10 Nisan 2008 Perşembe

İstanbul Film Festivali 2008 Günlüğü (2. Bölüm)



Son festival günlüğü yazısından beri sadece bir film izleyebildim ancak yazmaya yeterli malzeme verdi bana. Zar zor yetişerek, salona nefes nefese girdiğim “Chiko” bütün o ettiğim aceleye değmeyecekmiş meğersem. “American Gangster”den beri izlerken bu kadar sinirlendiğim bir film olmamıştı. Uyuşturucu satıcılarını kral eden filmlere yaklaşmamam lazım demek ki. Gerçi American Gangster'ın çok daha tutarlı bir ahlak anlayışı vardı ama Chiko'dan iyice nefret ettim. Senarist ve yönetmen Özgür Yıldırım'ın bu zırva öyküyü oturup kaleme alması, bir de yönetmek için zaman harcaması bende bu insan hakkında pek iyi düşünceler uyandırmadı açıkçası.


Başrolde hıyarın biri var (Chiko), saygı görmek için kimseye saygı göstermemesi gerektiğini düşünüyor. Oynayan çocuk iyi oynuyor gerçi. Yönetmenin varolan önyargıları daha da şiddetlendirmek için yaparmış gibi durduğu sahne seçimleriyle anlıyoruz ki hem sokakta gördüğü, evine gittiği adamların yüzünü dağıtmaktan çekinmeyen hem de namazında niyazında bir çocuk (eşşoğlu eşşek, iki yüzlü, kim böyle bir karakter yazar filminin başrolüne). Film boyunca alttan alta veya göstererek sadık kaldığı tek şey olan arkadaşı Tibet'in gerizekalının teki olduğunu izliyoruz sonra. Tuhaf bir mantık anlayışıyla, dolandırmaya çalıştığı patronlarından kurşun yeyince intikam almaya çabalıyorlar. Başroldeki hıyarın aklını para çelince uyuşturucu satıcısı olarak işine devam ediyor, diğeri dışlanıp sefil hayatına dönüyor falan. Sonra Chiko'nun ilgilenmediği kızıyle tanışıyoruz, bir yandan da para verip yattığı bir fahişenin namus bekçisi oluyor. Araya olmazsa olmaz futbol sahneleri, çok çok tipik bir yükseliş-düşüş hikayesi falan da giriyor. Tibet iyice kafayı yeyince bitiyor film. Ta final anına kadar yönetmenden Chiko'nun tüm hayatının rezilliğini onaylayacak bir hareket bekledim ama gelmedi. Bir anti-kahraman mı yaratmaya çalışmış anlamadım ama bir yandan tartışmasız ahlak dışı olan şeylere prim yaptırmış. Bahsettiğim şey seks küfür falan değil, bunlar tartışılabilir şeyler. Uyuşturucu satıcılığı, cinayet ve kadın ayrımcılığı gibi şeylerden bahsediyorum tartışmasız ahlak dışı şeyler deyince.


Filmle alakalı olmasına üzüldüğüm iki kişiden biri oyuncu Moritz Bleibtreu, diğeri ise yapımcı Fatih Akın. Zaten bu ikisine güvenip gittim, pişman oldum. Bir yandan da Almanya'daki Türk karşıtı hareketleri hatırladım. Irkçılık her yerde kabul edilemez bir şeydir ama gidip başkasının ülkesinde uyuşturucu işlerinin yürütücüsü olursan, “hoşgeldin” bekleyemezsin. Ben istemiyorum artık Almanya'da bu gibi pislikleri çeviren sefillerin hayatlarını izlemek. Ne Türk'e yakışıyor, ne de kendini insandan sayan kimseye.


Cuma günü çılgın gibi merak ettiğim “Duman Altı – Smiley Face”i izliyorum. Gregg Araki en sevdiğim yönetmenlerden biridir, yeni filminin hayal kırıklığına uğratmayacağından eminim. Ondan önce Mister Lonely gösterimi de var ama biletleri tükenmişti. Gidip kapıda bekleyeceğim, satan olursa girerim artık. Haftaya olacak sınavımı bugün sanmasaydım hız kesmezdim bu kadar ama olsun. Festivale katılın, herkese iyi seyirler.

Hiç yorum yok: