8 Nisan 2008 Salı

İstanbul Film Festivali 2008 Günlüğü (1. Bölüm)



İstanbul Film Festivali geçtiğimiz Cumartesi günü tüm hızı, çekiciliği, bulunmazlığıyla başladı. Her hafta bir yerli televizyon filminin beyazperdede gösterime girmesine rağmen halen daha bir sinematek sahibi olmayan ülkemizin bu kavrama en çok yaklaştığı günler bu festival günleri oluyor. !F Bağımsız Filmler Festivalini seviyoruz (çünkü bağımsızları seviyoruz), filmekimi'ni seviyoruz çünkü maazallah o olmasa Antalya'da gösterilen filmler İstanbul'da gösterilemez (İstanbul'un başka bir şehirden geri kalması düşünülemez, teklif dahi edilemez) ama İstanbul Film Festivali'nin apayrı bir yeri var. 200 tane film göstermese ve 2 hafta sürmese de olurdu. Şehrin bu en köklü sinema geleneği bu sene de başladı işte. Maalesef bu sefer kataloğu ezberleyip biletler satışa çıkar çıkmaz kuyruğa giremedim ama olsun. Festival havasına girmiş durumdayım iki gündür.


Sabah erkenden kalktım biletim olmamasına rağmen festivale bu sene dahil edilen Fitaş salonuna gittim. Çok yerinde bir karar olmuş bu bence, zira yenilenen binasıyla Beyoğlu Fitaş sırf eskiden beri var olduğu için değil, güzel bir sinema ortamı içerdiği için de önemli artık. İlk gördüğüm film Alman komedisi, "Reclaim Your Brain" / "Her Şey Reyting İçin" oldu. Almanların altın çocuğu Moritz Bleibtreu'nun başrolünde oldukça güzel bir performans gösterdiği film benim için ayrıca ilgi çekiciydi, çünkü medyayı kullanarak toplumu düzeltmeye uğraşıyordu. Bu benim hayattaki amaçlarımdan biridir. Biri hayatından bıkmış bir kanal çalışanı olan, bir takım kaybedenden oluşan grubun reyting ölçümleriyle oynayarak Alman televizyonuna yeni bir yön vermeye çalışmasını anlatıyor film. Edukators'un yönetmeninin kotardığı film konudan anlaşıldığı kadar anarşist sayılmaz, aslına bakarsanız oldukça saf, çoğu yerde filmde gördüğümüz şeylerin asla gerçekleşemeyeceğini düşünüyorsunuz. Buna rağmen izlemesi çok keyifli, biraz abartısı da olsa (Alman komedisi sonuç olarak) gerçekten yaşandığını hayal edip mutlu olabiliyorsunuz. Yalnız yönetmenin “özgürleştirilmiş” televizyonda yayınlanan programlar arasına kendi filmi “Edukators”u sokması çok çılgın bir kendini beğenmişlik örneğiydi, gözümüzden kaçmadı. İyi ve kötü televizyon böyle siyah ve beyaz kadar farklı değil, tıpkı iyi insan ve kötü insanların filmdeki kadar siyah-beyaz olmadığı gibi. Bu gibi derinliklere girmeden meydanda slogan atar gibi bir film yapmış yönetmen, neyse ki komik ve izlenebilir kılmasını bilmiş. Dua edin, enerji gönderin bir şey yapın da bu yazarınıza da Türk televizyonunu kurtarma şansı verilsin. He he he..


Hemen peşine izlediğim ikinci film “An American Crime” idi. Indiana'da yaşanmış korkunç bir cinayetin gerçek öyküsü olan bir kitaptan uyarlanan film, bu cinayetin davasındaki mahkeme kayıtlarını bolca içermesiyle de dikkat çekiyordu. Başrollerde de Catherine Keener ve Ellen Page gibi iki umut verici isim olunca görülmesi gerekti tabi. Konu çok çocuklu boşanmış bir ev kadınının kendisine bakması için bırakılan bir kıza resmen psikopatça ve hastalıklı işkenceler etmesi ve sonra yargılanışıydı. Mahkeme sahneleri umduğumdan daha kısaydı gerçi, ayrıca yönetmen gerilimin dozunu arttırmak için uzun süre bekliyordu. Yine de özellikle son üçte birinde koltuğumda çivi varmışcasına rahatsızdım. Tüm salon da aynı fikirdeydi sanırım. Yönetmenin katıldığı gösterimde film sonrası benim de katıldığım bir alkış koptu. Bir sürü çocuk içerse de oyuncu kadrosunun çıkardığı iş inanılmazdı filmde, Ellen Page'den zaten Juno yazısında da bahsettik, büyük bir yetenek olduğu belli. Kendisinin Hard Candy'de Patrick Wilson'a ettiği işkenceleri hatırladık ufaktan bu filmde işkence gördüğü sahnelerde. Açıkçası Hard Candy'de öyle eziyet ediyorduki adama, pedofil olmasına rağmen acımıştım. Bu sefer tabi hiç günahı olmadan işkence gören bir kız var ortada, işlenen suçun ne kadar büyük olduğu su götürmez. Hatta bu olay için değil Indiana'da Amerika'da işlenmiş en büyük suç diyenler de var. Filmin sonunda izleyiciye ufak bir akıl oyunu yapılmış. Finalin etkisini arttırmak için çok formül bir manevra olmuş ama işe de yarıyor. Yani zaten 5-6 tane veledin içindeki şiddet, Catherine Keener'ın şahane canlandırdığı ev hanımının rahatsızlığı, Johnny denen evin tek erkek çocuğunun tutsak edilen kıza uyguladığı vahşetten etkilenmediyseniz, en azından finalde etkileneceksiniz. Üstelik öyle sulu göz bir şekilde de değil. Yönetmen Tommy O'Haver iyi iş çıkarmış bu açıdan bakınca. İşkence gören Slyvia'nın, kız kardeşi rolündeki Keira Knightley benzeri Hayley McFarland da çok güzel oynuyor.


Bugün gördüğüm film ise “The Speed Of Life”, “Hayatın Hızı”ydı. Açıkçası Venedik'te gösterilen bu film sadece gördüğüm ilk iki filme göre daha zayıf değil oldukça sıkıcıydı da. Tanıtım yazılarından umduğum şeyle tamamen alakasız çıkan film için özenti demek istemiyorum ama hiç tatmin etmeyen bir öykü anlatımı olduğu da kesin. Öyküsü daha güzel şekilde işlenebilirmiş, birbirinden farklı karakterler de iyi düşünülmüş ancak bunlar filmin akıp gitmesi için yeterli olmuyor. Gerçekten 90 dakikayı zor bitirdim ve şu an filmle ilgili etkileyici bir şey hatırlayamıyorum. Yine genç olan oyuncu kadrosunun performansını övebilirim. Amatör video kameralarının ilginç şekilde kullanıldığı yerler de olmuş.


Festivalde yarın Chiko'yu, Cuma günü Duman Altı'yı, Pazar günü de Yetiş Eros'u izlemeyi planlıyorum. Öbür haftanın planını sonra yapacağım artık. Festivale mutlaka katılmaya çalışın. Herkese iyi seyirler.

1 yorum:

triancula dedi ki...

yetiş eros ve an american crime benim de listemde ben hayvan gibi ders çalışmak zorunda olduğum için bu aralar artık bedavadan netten düşürüp izlicem bu sene :) 7 ytl öğrenci hey maşallah :)