30 Nisan 2008 Çarşamba

Nim's Island (2008)




Geçen haftanın gişe birincisi, bu haftanın ikincisi, yaşıtları erkeklerden normal olarak erken ergenliğe girmiş, özgürlük arayan kızların tapacağı film “Nim's Island”ı oyuncuların hatrına izledim geçen hafta. Aynı isimli bir romandan uyarlama olan film Gerard Butler ve Jodie Foster'dan çok Abigail Breslin sayesinde ilgimi çekti benim. Kendisini Little Miss Sunshine olarak tanıyorsunuz, ileride de diğer Hollywood kızları gibi kafayı yemezse büyük oyuncu olarak tanıyacaksınız. Kimsenin yaşamadığı bir Pasifik adasını kendilerine ev edinen bir baba-kızı ve baba, denizde kaybolunca kızın atıldığı maceraları anlatıyor film. Tam olarak nasıl özetlenir derseniz, oldukça ütopik olan ada yaşantısının anlatıldığı kısmı bilemeyeceğim ama ikinci kısım bildiğiniz “Evde Tek Başına”. Yani öyle Harry Potter, Altın Pusula gibi büyüklere de hitap eden çocuk filmlerinden değil. Çocuklar ve volkana tırmanıp yunuslarla yüzmeyi hayal eden ortaokul kızlarına göre bir film.


Peki neden hiç Butler ve Foster'dan bahsetmiyorum. Çünkü oyunculuklarından hiçbir şey anlamadım. Çünkü dublajlılardı. Çünkü birini Meltem Cumbul, diğerini Halit Ergenç seslendiriyordu ve kabus gibiydi. Evden çıkma fobisi olan Jodie Foster'ın Yılan Hikayesi'nden aşina olduğumuz tüyleri diken diken eden o sesleri çıkarmasına zor katlandım film boyunca. Meltem Cumbul yeteneği sınırlı da olsa çok sevdiğim bir oyuncudur ancak seslendirme işi ona göre değil. Tuhaf ünlemleri kendi güzel görüntüsüyle beraber çekiliyor ancak. Rezaletti resmen. Halit Ergenç ise filmin sonralarında açıldı ve iyi iş çıkarmaya başladı ama başlarda Cumbul'dan bile beterdi. Zaten kendime “Kimdir böyle kötü seslendiren?” diye sorunca hatırladım afişte yazan “Seslendirenler” uyarısını. Neyse işte film iyi değildi, seslendirenler daha beterdi. Gerard Butler'ın canlandırdığı biri hayali iki karakterden birini Amerikan aksanlı diğerini İskoç aksanlı oynadığını da internetten okuyup öğrenmek zorunda kaldık mesela. Lafı açılmışken ekleyeyim, bu çift karakter işi çok sıradan bir öykü anlatma numarasıydı.


Başta dediğim gibi yapıt baştan aşağıya fantezi ve basitçe bir “kadının gücü” propogandası. Filmdeki tek erkek karakterin (baba) neredeyse sonuna kadar okyanusun ortasında kayıp ve çaresiz olması (zeki pelikanlar sayesinde kurtarıyor paçayı), diğer yandan 10-11 yaşlarındaki kızın volkan patlatıp, egzotik hayvan mancınığı yapmaya kadar giderken, yardıma gelmeye çalışan agorafobik yazarın perdede izlerken tırstığım şartlarda, fırtınada, okyanusu kürekle aşması bildiğin fanteziydi. Ha, içindeki çocuğu uyandırınca izlemesi keyifliydi ama kimseye de gidip tavsiye etmem filmi. Çocuğunuz varsa götürün ama sonra volkanik dağın eteğine bırakmayın, kötü örnek alabilir.


Abigail Breslin hep olduğu gibi tatlı ötesiydi. Kız kardeşime benzemesi bir yana “Signs”da görüp “Ne şeker kız bu.” dediğimden beri iyi filmlerle, emin adımlarla yürüyor. Oscar'a aday dahi oldu bu yaşında. Tabi filmdeki performansı Little Miss Sunshine'daki performansına yakın bile değil ama bu prodüksiyonun büyüklüğünden ve yönetmenin beceriksizliğinden kaynaklanıyor. Deniz aslanlarına oyunculuk yaptırmaya çalışırken kıza direktif verecek zaman kalmayabilir. Little Miss Sunshine büyük ölçüde kızın oyunu üzerine kuruluydu dolayısıyla üzerine daha çok düşülmüştür. Dakota Fanning temposunu kaybettiğinden beri en umut veren çocuk oyuncu rütbesine yerleşti kendisi. Umarım hayal kırıklığına uğratmaz.


Sonuç olarak film ilk hafta zirvedeyken, sonraki hafta yerini, kendisiyle aynı haftadır oynayan bir filme kaptırdıysa seyircinin de biraz yüz çevirdiğini ve birbirlerine pek de övgüyle anlatmadığını tahmin edebiliriz. En azından zirveyi kapan Horton kadar övülmemiş demek ki. Yine de kitap okumayı ve cesur olmayı öğütleyen bir film çocuk seyirciler için olumlu bir tercih olabilir. Gerçi zaman zaman beni bile korkuttu fırtına sahneleri; çocuğunuz uçak, deniz fobisi kapmasın sonra. Yolunun Pasifik Okyanusu'na düşmeyeceğine ikna edin en azından. Ayrıca yapımcılar en azından bir-iki salonda bu filmlerin altyazılı kopyalarını oynatırsa çok sevineceğimizi belirteyim. Alttan geçen yazıyı okumak çok karmaşık bir şey değil, ayrıca biz yabancı film sevmeyen, altyazı-fobik Amerikan insanı da değiliz. Zaten sinemayı cidden seven adam dublajı sevmez. Vefakar seyirciniz de sinema seven seyircinizdir zaten. Gelip geçici kitleyi memnun edeceğinize bizi edin. Aklınızda bulunsun.


Not: 2 / 5

Atilla Dorsay, Madonna, The Cardigans, Elif Turan'ın Ev Adresi



1- Bugün İTÜ'ye Atilla Dorsay geldi. Görüşlerine katılın katılmayın, yaşayan eleştirmenlerin kralı olan bu insanla bir söyleşiye katılmak güzeldi. Maalesef erkenden haberim olmadı burada duyuramadım (Sevgili İTÜ Sinema Klubü, biraz daha çaba lütfen). Şans eseri el afişini görünce koşturarak gittim ikinci yarısını yakaladım. Oldukça klişe sorulara güzel cevaplar verdi kendisi. Burçin Yalçın'a da katılmak isterdim ama kampüste değildim o saate kadar.



2- Madonna'nın tüm dünyayla aynı anda Türkiye'de de çıkacak denilen albümü, bugün dünyada raflarda olmasına rağmen Türkiye'de değildi. Mağaza çalışanları yarın değil, en erken Cuma günü ellerine geçeceklerini söyledi. İnşallah geçenki gibi haftaya dönüşmez bu bekleme süresi. Ben korsan kopyaları dinlemedim çünkü kendimi zor tutuyorum. D&R'ın sitesinde fiyatı 24 YTL. 19.90 olsaydı çoğu yerli albümü geride bırakacaktı inanın bana.



3- The Cardigans Best Of'u çıktı. Ama nolur nolur kopyaları bitirmeyin. Çift CD'li limited edition geldi sadece, fiyatı da 50 YTL. Eminim çok sayıda gelmemiştir. Yarın gidip alıcam, nolur bırakın bana da bi tane :) The Cardigans'ın (ki fevkalade olduklarını söylememe gerek yok) bütün hitleri, güzel şarkıları bir albümde toplandı. Nadir bulunan şarkılar ve b-side'lar ise 2.cd'de. O 2. cd için ölürüm ben. Hele de önceki albüm Super Extra Gravity'nin ülkemize gelmeyen özel basımında bulunan "Slow" şarkısını düşünürsek. Türkiye'de ilk kez yayınlanıyor demektir bu, ben de aylardır dinlemiyorum. Albümü alana kadar da bekleyeceğim. Oruç gibi oluyor, insan daha bi maneviyatlı dinliyor sonra :)

Not: Blogdaki ziyaretçi sayacının söylediğine göre, Google'da "Elif Turan'ın Ev Adresi" diye aratıp benim siteme gelenler varmış. Günlerdir gülüyorum bu duruma ama gelenler de boş dönmesin istedim. İşte adres:

Kavacık Sok. Laleli Mah. No: 256 Erol Köse'nin Alt Katı, İSTANBUL

29 Nisan 2008 Salı

Türkiye Box Office 25.04.2008 - 27.04.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Horton

2

22.081

91.608

2

Macera Adası

2

18.326

135.252

3

Ölümün Sesi

1

17.350

17.350

4

Mevlana: Aşkın Dansı

1

16.513

16.513

5

Recep İvedik

10

14.016

4.148.207

6

Sokak Dansı

1

12.119

12.119

7

Kesinlikle, Belki

2

11.331

37.653

8

Lanetli Topraklar

3

8.209

69.994

9

Sokağın Kralları

3

6.579

66.215

10

Kesişen Yollar

1

4.066

4.066


Demiştim Horton birinci sıraya çıkacak diye. Macera Adası'nı izlemiş ve oyuncularından başka pek birşeyini beğenmemiş biri olarak haklı buluyorum filmin 2. sıraya gerileyişini. Bahsettiğim oyuncular da Meltem Cumbul ve Halit Ergenç'in seslendirmeleriyle katledilmişti zaten. 3 sırada Japon arağı “One Missed Call” var. Başrolündeki Shannyn Sossamon haricinde ilgi çekici bir yönü yok. 4. sırada ise topraklarımızdan çıkmış en büyük insanlardan birini anlatıp yine de 16 bin seyirciye ancak ulaşabilen Mevlana filmi var. Utanç verici bir şey olsa gerek yapımcılar ve ekip için. Bu topraklarda Mevlana'nın ilgi çekmemesi için özellikle çalışmak gerekiyor. Belli ki zannettiğimiz kadar kötü bir film. Özcan Deniz'İn varlığı yeter zira. Aşkın Dansı alt başlıklı film 6. sıradaki “Sokak Dansı”nı 4 bin seyirciyle sollayabilmiş ancak.


Listenin diğer yeni filmi ülkemizde her kesişen yollar öyküsüne bahşedilen yerli ismi taşıyor: “Kesişen Yollar”. Tıpkı Aşkın Gücü gibi akıllarına bir şey gelmeyince can kurtaran olarak kullanılıyor bu isim. 3 haftalık Sokağın Kralları ve Lanetli Topraklar haricinde listenin en eski filmi Recep İvedik. 10. haftasında 14 bin seyirci yapmış. Şaka maka bu haftanın gişesi abartılı derecede düşük. 4 bin seyirci toplayan film 10. sıraya girebiliyor. Bir bahar rehaveti söz konusu heralde. Be Kind Rewind listede bile değil.


Haftaya “The Hottie and the Nottie”, “Iron Man”, “Fool's Gold” gibi hiçbir şey ifade etmeyen filmlerin yanında neredeyse 30 yaşında bir film gösterime girecek. Politik sebepler ve daha sonra hırsızlık sebebiyle 30 senedir gösterilemeyen Erden Kıral filmi “Bereketli Topraklar Üzerinde” gösterime giriyor. İstanbul Film Festivali'nde yüksek ilgi gören gösterimlerinin etkisi olsa gerek. Hem bir yönetmen için hem de izleyiciler için her zaman karşılaşılmayan bir durum. Değeri biline..





Sakal makyajındaki kaliteye dikkat! Mevlana filminden bir kare..

28 Nisan 2008 Pazartesi

Be Kind Rewind (2008)



Mükemmel video klipleri ve enteresan filmleri ile tanıdığımız Michel Gondry önce İstanbul Film Festivali'nde, sonra da vizyonda bizlere tekrar merhaba dedi. Yeni filmi “Be Kind Rewind / Lütfen Başa Sarın”da, yönetmen Amerikan oyunculara ve İngilizce diyaloglara dönüş yaptı. İzleyen herkesin aşık olduğu “Eternal Sunshine of the Spotless Mind / Sil Baştan” filmiyle sinema dünyasında takip edilen bir yönetmen olan Gondry hemen peşine daha sessiz sakin bir tanıtım ile “Science Of Sleep”i sunmuştu. Yeni film her sinemaseverin aklını çelecek konusuyla uzun zamandır merakla bekleniyordu. Beklediğimize de değmiş açıkçası, film özellikle Türk izleyicisinin ezbere bildiği bir konuda oldukça orijinal bir iş çıkarmış.

Bu aşina olduğumuz kısma geri döneceğim. Öncelikle konusundan bahsedelim. Neredeyse “tarihi” bir kiralık video kaset dükkanında geçiyor film. DVD'nin yaptığı çıkış sonrasında artık zorla iş yapıyor dükkan. Üstelik içinde bulunduğu bina da yıkılma tehditiyle karşı karşıya. Daha modern bir binaya dönüştürülmek isteniyor çünkü. Dükkanın yaşlı sahibi bir çıkış yolu aramak için keşif gezisine çıkıyor. Dükkanı emanet ettiği çırağı ve onun (aslında dükkana girmesi yasak olan) aklı havada arkadaşına kalıyor iş yeri. Ancak kafadarların garip planları yüzünden yarattıkları manyetik facia dükkandaki bütün video kasetleri siliyor. İkili de durumu çaktırmamak için müşterilerin istedikleri filmleri kendileri çekmek durumunda kalıyorlar. Bu filmlerin bazıları Hayalet Avcıları, Rush Hour 2, Aslan Kral, Robocop, 2001: Bir Uzay Macerası... Heralde sinema severlerin neden ağzının sulandığını anlamışsınızdır filmin konusunu duyunca. Bir sürü klasik, amatör şartlarda ve Gondry'nin mizah anlayışının katkısıyla yeniden çekiliyor. Üstelik sonuçlar fevkalade. Gerçekten çekilmiş olsa hepsi kült statüsüne erişecek bir sürü “yeniden çevrim” izliyoruz filmin içinde. Özellikle görsel efektlerin taklit edilişindeki zeka inanılmazdı. Hayalet Avcıları'nda Sigourney Weaver'ın rolünü oynayan evsiz adamı görünce de kahkahalara boğulmanız söz konusu. Aktristin kendisi de öyle düşünmüş olmalı ki filmde konuk oyuncu olarak karşımıza çıkıyor.

Gelelim başta bahsettiğim tanıdık kısma. Filmin asıl dramatik kısmını yıkılmak istenen bir bina ve buna karşı çıkan mahalle halkı oluşturuyor. Eski bir Türk filmi vardır, Kemal Sunal, Adile Naşit ve o bildiğimiz kadro oynar. Mahallenin neşesi olan bu tayfanın yaşadığı evi yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Yıkmak isteyen iş adamının oğlunu kaçırırlar, kaçırılan çocuk evinden daha çok sevmeye başlar bu mahalleyi.. Finale doğru bütün mahalle yıkım ekibinin karşısına dikilir falan filan. Lütfen Başa Sarın bu filmin melodramını resmen birebir kopyalamış! Üstelik Amerika gibi bütün insani değerlerin yozlaşmasının merkezi gibi görülen bir yerde bizim bugün kendi ülkemizde bulamadığımız o nostaljik kalabalık aile değerlerimizi hiç sırıtmadan kullanışı beni çok etkiledi. Yönetmen neredeyse hiç duygu sömürüsü yapmamasına rağmen bütün mahallenin birleşip kendi yarattıkları filmi gururla izleyişi gözlerinizi yaşartabilir. Bir komedi filmi için oldukça etkileyici olduğunu anlatabilmişimdir heralde. Tüm o bilindik (neredeyse klişe) duygusal manevralara rağmen filme sempati duymamak mümkün olmuyor bu durumda.

Festivalimizin yarışmasında ödül kazanamadı ve bence biraz yazık oldu ama Be Kind Rewind absürd senaryoları ve sinemanın klasik filmlerini sevenler için çok yerinde bir tercih olacaktır. Sinemalarımıza yaptığı (muhtemelen) kısa ziyaret bitmeden yakalayın derim. Son zamanların en dikkat çekici yönetmenlerinden birinin yeni filmini yakalamakla kalmaz, yıllardır sinemamızda bulamadığımız o içten mahalle danışmasını, insani değerleri, “Erler Film sunar” nostaljisini de yaşayabilirsiniz.


Not: 4 / 5

27 Nisan 2008 Pazar

Hande Yener, Bıçak Sırtı, Kürklü Merkür ve İtü Dans Festivali

İlginizi çekebilecek birkaç haber:



1) Hande Yener beyazperdede! Sanatçı, Ali Kemal Güven adlı bir yönetmenin ilk filminde oynayacak. Filmin adı “Kraliçe Fabrikada”. “Kezban Paris’de” tarzı bir şey mi olacak bilemem ama fikirde tam bir kitsch potansiyeli var. Umalım ki değerlendirsinler. Yönetmen adayının ismini yazar olarak tanıyorum ben sadece. “Hep Böyle Kal” isimli bir kitabı var. Aynı kişi midir, isim benzerliği midir emin değilim.



2) “Bıçak Sırtı” dizisi yarın (28 Nisan 2008) final yapıyor. Benzer sinematografide başka diziler gelir yerine umarım. Saçma sapan ve zaman zaman arak senaryosuna, şahane bir kadrodan aldığı vasat oyunculuğa rağmen kaliteli yönleri olan bir diziydi.





3) Fazlasıyla etkileyici, abartılı derecede çarpıcı olduğu söylenen “Kürklü Merkür” 30 Nisan – 10 Mayıs tarihleri arasında tekrar Dot sahnesinde olacak. Ben bu sefer kaçırmayacağım, siz de öyle yapın.



4) İtü Dans Festivali 1-4 Mayıs tarihlerinde Maslak Kampüsü’nde düzenleniyor. 2 Mayıs Cuma akşamı Maçka Dans grubunun gösterisine gelmeniz lazım!! Zira ben varım.. Yeterli bir sebep :)

Türkiye Top 5

Türkiye Listesi

1) MUCİZE – DEMET AKALIN
2) 4 MINUTES - MADONNA
3) KENAR SÜSÜ - SILA
4) KALP KALBE KARŞI – ENBE ORKESTRASI EE. ASLI GÜNGÖR
5) SÜRPRİZ – GÜLBEN ERGEN


Türkiye Yerli Liste

1) MUCİZE – DEMET AKALIN
2) KENAR SÜSÜ - SILA
3) KALP KALBE KARŞI – ENBE ORKESTRASI EE. ASLI GÜNGÖR
4) SÜRPRİZ – GÜLBEN ERGEN
5) DEĞER Mİ? – GECE YOLCULARI


Türkiye Yabancı Liste

1) 4 MINUTES - MADONNA
2) MERCY – DUFFY
3) BLIND – HERCULES & LOVE AFFAIR
4) IN MY ARMS – KYLIE MINOGUE
5) SCREAM – TIMBALAND (FEAT. KERI HILSON & NICOLE SCHERZINGER)


Liste iki hafta öncesinin aynısı oldu. Madonna tüm şarkılar arasında 2. sırada, yabancı listede ise 1 numarada. Yerli listeyi Demet Akalın götürüyor halen. Gece Yolcuları en son albümlerinin iş yapmadığını kabul ettikten sonra Sezen Aksu’ya sarıldılar, oldukça ticari bir numaraydı. Her gün bir sürü rock grubu çıkınca var olmaya çalışmak zor oluyor tabi. Yüksek Sadakat’in şarkısı da pek iş yapmayacak gibi. Ben, olmayacağını bilsem de, Ayşe Hatun Önal’ın şarkısını görmek istiyorum ilk 5’de. Kalbe Ben dinlenilmesi gereken bir şarkı. Tarkan’ın yeni şarkısının tam aksine.


Yabancı listede ise değişim, dönüşüm pek bir yavaş oluyor. Pek bayılmadığım Duffy haftalardır iki numarada. Kylie, 4. sıraya gerilemiş. Madonna ise umarım gösterdiğimiz bu ilginin kıymetini anlayıp ülkeye uğrar yakında. Herkese iyi dinlemeler.

25 Nisan 2008 Cuma

Pecker (1998)



John Waters'ın meşhur filmlerinden biri olmasa da sırf o yönettiği için merak edip aldığım “Pecker” 1998 tarihli bir komedi. Başrollerinde Edward Furlong'un ve Christina Ricci'nin rol aldığı film fotoğrafçılık konusunda oldukça tutkulu olan genç bir çocuğun New York sanat tayfası tarafından keşfedilmesini ve bu sebeple ailesi ve mahallesiyle ilişkisinin bozulmasını anlatıyor. Çok tipik bir şöhret ve bedelleri öyküsü anlayacağınız. Tabi tipik olmayanı John Waters'ın filme kattığı mizah ve zeka.


Waters kim ne derse desin favori yönetmenlerimden olacak hep. Cesareti bile yeterli olurdu ama zevksizlik abidesi olan filmlerine de ben kötü diyemem açıkçası. En meşhurlarından Pink Flamingos'u CNBC-E sağolsun yarısı kesilmiş halde izlediğimde bile çok etkilenmiştim. Sonuç olarak sinemada etiği düşünen binlerce insan var. Bir iki tane de düşünmeyen lazım. Bu sebeple filmlerini hep takip etmeye çalışmışımdır. Yine en aşırılara gittiği filmlerden biri olan “Female Trouble”ı geçen sene, “Polyester”i ise ondan 2 sene önce izledim. Son filmi “A Dirty Shame” ile eski enerjisine mükemmel bir dönüş yapan yönetmenin durulduğu zamanlara rastlıyor “Pecker”. Filmografisi içinde sonradan her türlü uyarlamaya maruz kalan “Hairspray” dahil en uslu filmlerden biri. Tek edepsizlik Waters'ın doğduğu şehir olan Baltimore'da geçen öyküye bir şekilde dahil olan striptiz barları sekanslarında oluyor diyebilirim. Waters filmlerinin edepsizliği yücelterek final yapması bir klasiktir dolayısıyla filmin sonunu da katabiliriz belki terbiyesiz kısmına. Striptiz barlarındaki bazı terimler (teabagging gibi – sallama çay poşeti demek, striptizci erkeklerle ilgili bir terim, daha fazla açıklayamayacağım) haricinde ailenizle izleyebileceğiniz bir film havasında akıyor.


John Waters'ın memleketi Baltimore'u yücelte yücelte bitirememesi, öykünün sonunda çocuğun yönetmenliğe adım atacağını anons etmesi filmin otobiyografik kısmını da gözümüze sokuyor. Bu bahsettiğim son sahne Almodovar'ın son filmlerinden “Kötü Eğitim”in son sahnesiyle birebir aynı etkiyi verdi bana, zira ikisi de aynı finaldi çünkü. Öykünün, aslında filmin yönetmenini anlattığını son anda açıklaması hoş bir sürpriz oluyor her seferinde. Tabi tarih olarak Pecker, Kötü Eğitim'den epeyce daha önce. Almodovar da zamanında Waters gibi yaramaz bir çocuktu, belki Pecker'ın finali ilham vermiştir ona. Filmde başroldeki Pecker'ın şöhreti arttıkça yüzleşmek zorunda kaldığı snobluk, ailesi ve yaşadığı şehrin New York'tan çok daha az kültürlü olması filmin asıl dramatik yapısını oluşturuyor. Neyse ki çoğu film gibi gerçek dışı bir şekilde çözülemez bir ağa dönüştürmüyor öyküyü. Kız arkadaşıyla arası bozuluyor ama en ufak şeyde köprüleri atmıyorlar, ailesi çocuk pişman olduğunda yine bağrına basıyor onu. Bu yükseliş filmlerinde yaratılan abartılı drama hep canımı sıkmıştır. Neyse ki bu film işleri olması gerektiği kadar karmaşıklaştırıyor, sonra da her “orta sınıf ve altını anlatan komedi filmi”nde olduğu gibi snobları aşağılayarak bitiriyor. Sizin de yanınıza Christina Ricci'nin süper karakterini izlemiş, Baltimore'un abartılı absürdlüğüne gülmüş olmak kalıyor. Din ile ve özellikle Meryem'le kafayı bozmuş Memama karakteri ve Pecker'ın kankası Matt karakteri de çok eğlenceliydi.


Kariyeri Tamer Karadağlı ile aynı filmde oynamaya kadar düşmüş olan Edward Furlong'un eski güzel performanslarından birini içerdiği için, başroldeki ailesinin saçma sapan hallerini görmeniz için, modern sanatla biraz dalga geçip, kasıntılığına gülmek için tavsiye ediyorum Pecker'ı. Ancak Waters'ın çoğu filmi gibi kült bir zevksizlik komedisi beklemeyin. Pecker çok daha ağırbaşlı kalıyor onların yanında.


Not: 2.5 / 5

24 Nisan 2008 Perşembe

Ayşe Hatun Önal - Sustuysam



Ayşe Hatun Önal ta 2004'te ilk EP'sini yayınladığında şiddetli eleştirilere maruz kalmış, daha bir şarkısını dinleyen insanlar tarafından yerden yere vurulmuştu.Tabi o zaman elektronik müziğe alışkın olmayan kulaklar “Çeksene Elini”nin garip sözlerini de duyunca alışmaya çalışmaktansa kestirip atmayı tercih etmişti. Gerçi single çalışmasının gerisinin elektronikle alakası yoktu, alaturka kıvamında Türk pop şarkıları vardı ama olsun. Zaten bir kız çıkıp ilk şarkısında bir erkeğe “ayılık var senin hamurunda” demişse hangi müzik türünde olursa olsun beğenilme şansını kendi kısmış demektir. Ülkede üstüne alınacak çok insan var ne de olsa.


Ben şahsen “Sonunda” çalışmasına ucuz ama eğlenceli pop gözüyle bakmıştım, “Çeksene Elini” kendini ciddiye almayan bir şarkıydı zira. Ayşe Hatun şarkıyı yaratması için nerden ilham aldığına bile bir türlü karar veremiyordu. Bu şarkıda pek kullanmadığı sesi ve yorumu hoşuma gitmişti diğer şarkılarda. Çeksene Elini'nin klibi ve düzenlemesi için ise ülke standartlarının üstünde olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdim. Kendi zamanının ötesinde olduğu sonradan anlaşıldı zaten. Geçen sene Okan Bayülgen'in Makine adlı programına katılıp “Hayalimdeki” adlı şarkısını söylediğinde Önal'ı seven biri olarak ben bile şaşırdım. Şarkı herhangi bir pop/elektronik şarkısı değildi. Şarkı ülkede eşi bulunmayacak kadar güzel bir yerli şarkıydı. Performansın youtube.com kaydını eskittim birkaç günde. Sonradan kaybolduğunda uzun bir süre hasret kaldık. Ta ki geçen hafta “Sustuysam” adlı albüm çıkana kadar.


Yeni albüm kesinlikle başarılı bir albüm. Hande Yener'in ülkeye empoze ettiği elektronik dalga meyvelerini veriyor. Bunu “Önal, Yener'e özendi” manasında kullanmıyorum, elektronik yapılı albümlerin ana akım albüm piyasasında kendilerine yer bulmalarından bahsediyorum. “Apayrı”, bir pop / elektronik kırması albümüyken, peşine gelen “Nasıl Delirdim?” saf bir elektronik albümüydü, çok da başarılıydı. Sustuysam, bunun da bir adım ötesine geçiyor ve alternatif bir elektronik albümü olma sıfatını taşıyor. Bunu abartılı bulanlar olabilir ama gerçek böyle. Ne çıkış şarkısı “Kalbe Ben”, ne “Bomba”, ne de “Marslı” adlı şarkılar her piyasaya sürülüp reklamı yapılan albümde duyabileceğiniz tarzda şarkılar değiller. Özellikle Marslı'daki bir tiyatro metninin okunuşunu andıran yorum, melodiyle beraber söylenen tek bir sözcüğün bulunmayışı şaşırtıcı derecede cesur. Unutmayın bir de bu, kendini dinleyiciye kabul ettirmek konusunda daha uzuuun yolu olan eski bir mankenden geliyor.


Şarkılara teker teker bakarsak albümün parlayan yıldızları “Kalbe Ben”, “Hayalimdeki”, “Doğru Kanaldan Bağlan” ve insaflı davranırsak “Yok Yok”. Kalbe Ben'in (görselliğinin Milla Jovovich'li Invasion adlı fotoğraf çekiminden arak olduğunu duysam da) fevkalade olan klibi, mükemmel şarkıyı tamamlıyor. Ayşe Hatun'un Çeksene Elini gibi ağır dalga geçilen bir şarkıdan sonra ikinci bir şans elde edebilmesi bu şarkıya bağlıydı ve çok doğru bir seçimle hem damar olabilen hem de dans ettirebilecek bir şarkı seçtiler. Gerçekten de kemanlar o kadar güzel kullanılmış ki etkilenmemek elde değil. “Hayalimdeki”nin ne kadar başarılı olduğundan zaten bahsettim, albümdeki düzenlemesi daha iyi olabilirmiş, belli başlı noktalarda daha gaza getirici ritmlerin kullanılması mümkünmüş ama sonuç yine de iyi. “Doğru Kanaldan Bağlan” ise mutlaka tanıtım çalışmalarında kullanılması gereken, kusursuz bir dans şarkısı. Albümdeki en iyi sözler bu şarkıya ait bile diyebilirim biraz ileri gidip. Ayrıca konserler için de mükemmel bir isim olurdu, bu şarkının ismi. Tabi canlı performanslar yapacağını umarak söylüyorum bunu.


Albümde içim rahat olarak “güzel” diyebileceğim bir sürü şarkı var. “Yok Yok”, türü sevenlerin tutacağı, pop dinleyicisinin ise dinledikçe alışacağı bir şarkı. Bırakma Beni, İnat, Aç Kapıyı çok güzel sürprizler barındırıyor dinleyici için. Aç Kapıyı'daki tutkulu vokal, İnat'da nakaratın peşine giren melodi, Bırakma Beni'nin melankolisi mükemmel. Sonlara doğru “Aslında” adlı şarkı albümün tek slowu olma özelliğini taşıyor. Girişteki oturmamış şarkı sözleri olmasa daha iyi olabilirmiş. Yok Yok'un remixi ise genelde orijinallerin dım tıs eklenmiş hali olan yerli remixlere benzemiyor. Şarkıdan farklı olmayı becermiş.


Gelelim albümün en kötü, EN kötü tarafına. Ayşe Hatun albümüne konuk rapçi almakla çok büyük bir hata yapmış. Fresh B. gördüğüm en komik en saçma rap verse'üne imza atıyor albümde, Ege Çubukçu da (ki zaten iyi bir rapçi sayılmaz) benim bile yazabileceğim bir kısım yazmış. Bulundukları şarkıları mahvediyor iki rapçi de, çok kötü ve alakasız durmuş, Ayşe Hatun bir sürü şarkıda neredeyse kendi rap yapıyorken bunlara ne gerek varmış anlamadım. Hakkaten kötüler, çok kötüler. Özellikle Fresh B.


Sonuç olarak albüm yerli müziğin elektronikle gitgide daha içli dışlı olduğu son günlerde dinlenilmesi gereken bir çalışma. Zaten kaliteli albümler zor çıkıyor, manken şarkıcılarla ilgili ön yargınızı kırıp edinin bir kopya. Eğer satar da (d&r listesinde 9.sırada) diğer şarkılara klip gelirse zaten ülke farkedecektir bu cevheri. Ha, bazı şarkılar bazı zevklere uymayabilir tabi ama kulağınız alıştıkça hakkını verirsiniz. Zamanında yerin dibine geçirilen şarkıyı (Çeksene Elini) bugün Tuğba Ekinci “Condom” diye aynı kliple falan yeniden canlandırıyor. Demek ki Ayşe Hatun Önal'da var kalıcı bir şeyler.



Not: 3.5 / 5

Aİ: Serdar Ortaç



Yapılmış en komik konser afişini gururla takdim ediyorum.

22 Nisan 2008 Salı

Aİ: Cengiz Semercioğlu



İnsanlar yazdıkları şeyin kendi karakterlerini ne kadar ele verdiğinin farkında değil. Mesela ben burda yazarken, daha henüz g*tü kalkık bir yazara dönüşmediğim için görüşlerimi, kıskandığım şeyleri örtmek için kullanmıyorum. Halbuki Türkiye'nin önemli olduğu söylenen gazetelerinin yazarları aynı zahmeti göstermiyorlar. Köşe yazılarında bir fesatlık, bir ego tatmini sormayın gitsin. Propagandayı da ekleyelim. Beyaz Melek'i resmen geçen senenin sanat olayı ilan eden Cengiz Semercioğlu, Josh Holloway, Türkan Şoray gibi isimlere hayranlık gösterilmesine bir gıcık olmuş ki çok fena. Hürriyet'te her gün Beyaz Melek'in devasa (!) yurtdışı başarılarını okumaktan bunaldık zaten, Houston'ın (bağımsız film festivali olduğu nedense hiç söylenmeyen) film festivalinde ödül falan alıyormuş. Her geçen haberde Cannes festivaliymiş gibi abartılıyor, halbuki Altın Portakal sonuçlarını bile bulabileceğiniz IMDB sitesinde bu festivalde verilen ödülleri bulamıyorsunuz. O kadar ki prestijli; anladınız siz.. Her neyse asıl mesele yazarın son iki karalamasıydı. Bugün yazdığı bu:


“Bu fikirleri eşi Cem Özer mi veriyor yoksa kendi mi buluyor bilmiyorum ama kılık kıyafet konusunda ciddi bir danışmana ihtiyacı var Nurgül Yeşilçay’ın. Son dönemde iki davette gördüm kendisini, birinde afro saçlarıyla Kanal 1’in güzellik yarışmasında jüri koltuğunda oturuyordu. Diğerinde de üzerinde Türkan Şoray portresi olan siyah bir elbiseyle İstanbul Film Festivali’nin kapanışına katıldı (...) Sırf Türkan Şoray’ı yüceltmek için kendine haksızlık yapmamalı. Baktım baktım Nurgül’ün Türkan Şoray’lı elbisesine, sadece çocukça geldi bana...”


Diğeri de “Ben de yakışıklıyım, bana niye koşmuyorlar yatmak için” diye özetlenebilecek Josh Holloway yazısı:


“Ne abartılı, ne ağdalı, ne yılışık bir ağırlama şekliydi gözlerime inanamadım. Düşünün ülkemin "sex and the city" hayatını benimsemiş şehirli kadınları basın toplantısında açık açık yatmayı bile teklif ettiler Sawyer’a... Basının tüm kadın çalışanları Josh’un basın toplantısına akın etti. (Kadın gazeteciler bu kadar çırpınırken Josh’ın Türk medyasındaki tek röportajı bizim Mevlüt Tezel’e vermesi de ayrı bir konu).

Tamam adam yakışıklı. Tamam adamın oynadığı dizi iyi. Ama bu adam da dünyanın en önemli oyuncusu değil ki canım. 40 yaşına gelmiş adamın kariyerinde tek bir iyi film yok, yakaladığı tek büyük balık Lost. Bu arada Josh’a bir sır vereyim. Bizdeki popüleritesini tek bir şeye borçlu; korsan dvd sektörüne. Sakın Josh diye kendini parçalayanların TV’de iyi bir Lost izleyicisi olduğunu sanmayın ha. Josh bu kadar "korsan hayranı" olduğunu öğrense ne düşünürdü acaba?.. Şimdi bazı okurlar, adam yakışıklı ya, erkek kıskançlığı yaptığımı düşünecekler. Yok efendim ben sadece yaşını başını almış kadınların bu kadar densizleşmesine ve ortalama bir dizi oyuncusu karşısında yaşanan üçüncü dünya görgüsüzlüğüne itiraz ediyorum”


“Yapmıyorum” demek yetmiyor erkek kıskançlığı yapmadığına inanmamız için. Holloway hiç sallamazdı ne kadar korsan seyircisi olduğunu. Dizinin yapımcısı o değil. Ayrıca önemli olan ne kadar büyük bir oyuncu olduğu değil, ülke topraklarına daha meşhur insanların gelmeyişi (koyunun olmadığı yer). Gazateteden bayanların ilgisini çekemiyorsak gidip hıncımızı Sawyer'dan çıkarmaya gerek yok.


Nurgül'ün kıyafetine gelirsek mükemmel bir hayranlık gösterisiydi. Şoray'ın son zamanlarda Nurgül'e ettiği iltifatlara, fevkalade bir cevaptı. Anlayamayanlar böyle moda kazası gibi göstermeye çalışabilirler. Ancak doğru dürüst sinema ilgisi olup, sinemayı Beyaz Melek sempatizanlığından ayırabilen insanlar en umut verici genç aktristimizin sinemamızın sultanına yaptığı bu jesti tebrik ediyodur eminim içten içe.

Türkiye Box Office 18.04.2008 - 20.04.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Macera Adası

1

84.706

84.706

2

Horton

1

30.118

30.118

3

Recep İvedik

9

16.613

4.115.776

4

Sokağın Kralları

2

13.411

45.388

5

Bakış Açısı

3

12.101

116.558

6

Lanetli Topraklar

2

11.922

45.276

7

Kesinlikle, Belki

1

11.198

11.198

8

Cengiz Han

6

7.094

163.894

9

Sleuth

3

5.193

52.848

10

Vahşi Zarafet

1

3.202

3.202



Bu hafta Macera Adası bir anda zirveyi ele geçirdi. Açıkçası tahminlerime göre bu filmin tepede olmaması gerekiyordu ama filmde hem Jodie Foster'ın hem de Gerard Butler'ın oynadığını bilmiyordum. Ben de sadece Abigail Breslin için gidecektim. Her neyse Şahan Gökbakar yine de üzülmesin, tepede olmasa da listenin ilk üçüne iki tane film sokan aktör azdır, üstelik de biri 4 milyonun üstünde seyirci topladıysa.


Recep İvedik zirveden 3.sıraya geriledi bu hafta, Gökbakar'ın seslendirdiği Horton ise 2.sıraya yerleşmiş. 4. sırada Keanu'nun Sokağın Kralları var. Ben festival yüzünden bu filmlerin çoğunu izleyemedim ama açıkçası çok da bir şey kaçırdığımı düşünmüyorum. Bu aralar pek iyi film girmiyor gösterime. Haftaya “Be Kind Rewind” girince farklı olacak tabi.


Ryan Reynolds'un romantik komedisi “Kesinlikle, Belki” listenin diğer yeni filmlerinden. 10. sırada ise festivaldeki gösterimlerinin hemen peşine vizyona giren Vahşi Zarafet var. Bu film Julianne Moore'a rağmen hem konusu yüzünden hem de uluslar arası basında çıkan haberleriyle bana pek umut vermedi. Ancak festivalde izleyip beğenenleri de duydum. Oldukça depresif bir hikayesi var, bir kez okuyun görmeden önce.


Haftaya kötü olacağını (maalesef) adım gibi bildiğim belgesel / dram kırması bir Mevlana filmi giriyor gösterime. Sadece Meltem Cumbul, Yıldız Kenter, Müşfik Kenter gibi isimleri içeren seslendirme kadrosu biraz ilgi çekiyor. Diğer yeni filmler Japon filminin Hollywood çevrimi One Missed Call, ses getiren dans filmi Step Up'ın devamı Sokak Dansı, ilginç afişiyle dikkat çeken komedi Age Of Ignorance ve tipik bir kesişen hayatlar hikayesine benzeyen, fakat hem yönetmeni hem de oyuncu kadrosu oldukça parlak olan Reservation Road olacak. Tabi bir de "Be Kind Rewind". Oldukça renkli bir hafta, birbirinden çok farklı filmler giriyor gösterime. Umarım festivalin gaza getirdiği seyirci temposunu düşürmeden film izlemeye devam eder. Herkese iyi seyirler.

21 Nisan 2008 Pazartesi

İstanbul Film Festivali 2008 Günlüğü (6. Bölüm)



İstanbul Film Festivali kapanışını dün Boleyn Kızı adlı filmle yaptı. Aslında bakarsanız film hakkında çoktan yazmış ve bitirmiştim ancak kapanan bilgisayarım ve silinen metin sayesinde şimdi çok daha asabi bir yazı yazacağım maalesef. Zaten önümüzdeki ay gösterime gireceği için filmi görmeyi düşünmüyordum ama festivalin bitiyor oluşunun hüznüyle esti bir anda. Çok da iyi ettim diyemeyeceğim, kapanışın havasını solumak süper bir şeydi ama filmden ciddi hayal kırıklığına uğradım.


Festivalde ilk defa bir gala gösterimine gittim dün. Seyirci kitlesi inanılmazdı. Güne gelmiş gibi gürültülü gürültülü yorum yapan hanımlar da vardı, filmde ima edilen şeylere “Oha!” diye bağırarak tepki verenler de. Filmin gülünçleştiği kısımlarda salon kahkahalara boğulsa da, sanırım etkileyici finali yüzünden alkışlarını esirgemediler. Ben festivalin tümü için bir alkış olarak gördüm onu. Filmin öyle övgü gösterilerine maruz bırakılacak bir tarafı yoktu.


Boleyn Kızı'nın hiç şüphesiz en çekici özelliği oyuncu kadrosuydu. Natalie Portman, Scarlett Johansson ve Eric Bana'nın yanında, Kristin Scott Thomas ve bence önümüzdeki senelerin en büyük yıldızlarından biri Jim Sturgess de vardı. Bu güvenilir oyuncular üstlerine düşeni yapmışlardı kanımca, özellikle de muhteşem Natalie Portman. Entrikalar çeviren saray kadını on yıllardır oynanan bir roldür ancak tıpkı Marie Antoinette gibi kötü bir finalle son bulan öyküsüyle Anne Boleyn rolünde parlıyordu. Filmin peşine gece CNBC-e'de yakaladığım Closer filmini de izleyince dün gece Portman'a adanmış oldu. Yanındaki Johansson aslında filmin uyarlandığı kitaptaki başrolü oynuyordu. Fakat filmin odağı Johansson'un karakteri Mary Boleyn'den, Anne'e çevrildiği gibi, “diğer Boleyn kızı” sıfatı da Mary'den Anne'e geçmişti. Oyuncular haricinde diğer ekip nasıl bir performans vermiş derseniz, kostümler Oscarlı ellerden çıkmaydı ve müthiştiler. Görüntü yönetimi filmin başlarında oldukça etkileyici olamsına rağmen sonralara doğru bildik yöntemlere başvurdu, işler kötüleştikçe soğuk renklere bürünmek gibi. Buna rağmen ışık kullanımı filmin tümünde güzeldi. İyi iş çıkaran ekip de bundan ibaretti zaten. Filmde bahsettiklerin haricinde övülecek bir yan yoktu, tarihsel bir film olmaya çalışırken resmen bir pembe dizi anlatımına sahipti. Uzuuuun kitabında iyi yansıtıldığı söylenen saray klostrofobisi filmde hissettirilememişti. Film biterken geçen özetlerde “Taşrada ömür billah mutlu mesut yaşadı” demek elbette ki yetmiyor. Yine, gerçek bir karakter olan Anne Boleyn'in İngiltere'ye yaptığı etki sadece özetlerde verilmeye çalışılmıştı. İngiltere'nin Katolik Kilisesi'nden ayrılışı ve geçirdiği reform, kadının oğlan doğurup doğuramayacağı gibi şahane (!) bir gerilimin gölgesinde kalıyordu. Eric Bana'nın canlandırdığı kral özellikle bir hayal kırıklığı idi. Ne yalan söyleyelim, tam bir gerizekalı gibi yazılmıştı. Uçkur düşkünü olduğunu falan biliyoruz da bu kadar zayıf bir yargıya sahip olması acınasıydı. Bana'yı meşhur eden kral rolü Truvalı Hektor'u hatırlayıp iç geçirmek kaldı seyirciye. Zaten İngiliz milleti değil mi, kralları bile bir tuhaf. Keşke sadece müzik yapıp, dünya politikasını yönetmeye çalışmasalar.


Filmin finali en etkileyici kısmıydı, bunun sorumlusu da Portman ve Sturgess idi. Performansları bu sahnede tavan yapıyordu. Zaten tüm o gerçeklikle hikayenin finali içimi kararttı, uzun bir süre daha idam edilen kraliçe filmi görmek istemiyorum. Kralın saçmalıkları yüzünden genç yaşlarında öldürülen bu güzel kadınları izlemek zor oluyor. Antoinette gibi Anne Boleyn'in de sık sık popüler kültürde anılması makus talihlerine tepkili olanların benden ibaret olmadığını gösteriyor heralde.


Filmi bir yana bırakırsak, haberini verdiğimiz ödül töreninden sonra Cumartesi akşamı İKSV bir davet verdi. The Marmara Oteli'nde pek duyurulmadan gerçekleştirilen partide emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Şanslı bir şekilde arasına sızdığım konuklar, müzikler, mekan ve bilhassa tatlılar şahaneydi. Üstelik sinema dünyasından beğeniyle izlediğim ve okuduğum bir sürü insanla aynı ortamda bulunmuş oldum. Mithat Alam'la tanışma fırsatı yakaladım, ben dahil herkesin yokluğundan şikayet ettiği sinematek meğersem varmış. Boğaziçi Üniversitesi'nde kendi adını taşıyan film merkezinde her akşam film gösterimi var. Bu apayrı bir yazının konusu tabi, bu gösterimlerden birine katılabildikten sonra yazacağım. Sky Turk'te yayınlanan “En Heyecanlı Yeri” programının şahane sunucusu Ceylan Özçelik'le de tanıştım. Kader'deki performansı amatör oyuncu performansları arasında özel bir yere sahip Ufuk Bayraktar oradaydı. Festival boyunca sık sık gördüğüm (tıpkı geçen sene her yerde Ceyda Düvenci'yi görmem gibi) Berk Hakman oradaydı. Lise yıllarımda forumunda takıldığım Doğu Yücel'in yazdığı ilk sinema filmi “Okul”un iyi yanlarından biriydi Hakman. Filmin yazarıyla sanal da olsa muhabbet ettiğim için ayrı bir yeri vardı “Okul”un benim için. O zamanlar Trabzon'da her şeyden uzakta yaşıyordum. Boydan boya Türkan Şoray'lı kostümüyle Nurgül Yeşilçay da orayadı fakat maalesef bizzat göremedim. Ülkemizdeki sinema eleştirmenliği kavramının bir nev'i yaratıcısı olan ve ilk defa eleştiri yazmak kararını kendisinin bir kitabını okurken verdiğim Atilla Dorsay oradaydı. Heyecan verici bir şeydi tüm o ilham verici insanların arasında bulunmak. Elbette bu seneki festivalin benim için en renkli yanı Vahit Tansoy idi. Kendisinden, yakında yapacağımız röportaj vasıtasıyla detaylıca bahsedeceğim. Her yerden yüksek bir ilgi görüyor bu aralar ama beraber farklı bir iş yapacağımıza eminim.


Şimdi sıra bu sene ilk defa görmeyi planladığım Antalya Film Festivali'nde. Hele de denildiği gibi Madonna'nın ilk yönetmenlik denemesi “Filth and Wisdom” geliyorsa, yine denildiği gibi kendisi de teşrif edecekse beni kimse buralarda tutamaz. Teşekkür ediyorum İKSV'ye 2008 festivali için. Siz de film izlemek için festivali beklemeyin. Beyoğlu Sineması'na gidin, kapanmak üzere olan salondan desteğinizi esirgemeyin. Bu da yine ayrı bir yazının konusu olacak.

19 Nisan 2008 Cumartesi

Türkiye Top 5

1) 4 MINUTES - MADONNA

2) MUCİZE – DEMET AKALIN

3) KALP KALBE KARŞI – ENBE ORKESTRASI EE. ASLI GÜNGÖR

4) KENAR SÜSÜ - SILA

5) SÜRPRİZ – GÜLBEN ERGEN


Ve Türkiye çıldırdı sevgili okuyucular! Ülkemizin RESMİ listesine göre bu hafta BÜTÜN şarkılar arasında 1 numarada olan isim “4 Minutes” ile Madonna. Ben daha önce böyle bir şeye şahit olmamıştım. Hani duyarsınız ya “bu şarkı bilmemkaç ülkede bir numara oldu” diye, hani bu ülkelerin hiçbiri Türkiye değildir. İşte artık Türkiye de var. Kaliteli yabancı şarkılar yerlilerle kapışabiliyor artık. Bu ne demek, örneğin Madonna’nın albümü 13 YTL’ye satışa çıkarsa Demet Akalın’la kapışabilir demek. Ha niye sevindiğimi soracak olursanız, derdim yabancı hayranlığı falan değil. Bu demektir ki halk kaliteli olunca kendi dilinde olmasa bile dinliyor. Önyargılar böyle birer birer giderse, bizim popüler müzik de yakalandığı kısır döngüden kurtulup yeni maceralara atabilir. Ülkemiz dünya müziği için bir pazar olabilir! Çok da şahane olur. Neyse fazla uçmayayım. Madonna birinci oldu seviniyorum işte, seviyorum kadını var mı?


Diğer 4 sıra bu hafta umrumda değil.

İstanbul Film Festivali 2008 Günlüğü (5. Bölüm)



İstanbul Film Festivali bana yeni tecrübeler sunmaya devam ediyor. Yanında bazı acılar da. Bugün saatini yanlış bildiğim için biletim olmasına rağmen Anayurt Oteli’ni kaçırdım. 16.00 da oynayacağına yemin edebilirdim ama 13.30muş meğersem. Acı bir tecrübe oldu bana bu. Geçen sene aynı sebepten dolayı “Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları”nı kaçırıyordum neredeyse. Allahtan o sefer daha şanslıymışım. Bugün ise film başladıktan 1 saat sonra farkettim durumu.


Geçelim saatini şaşırmadığım filmlere. Dün Louis Garrel ve Ludivine Sagnier’in başrollerinde oynadığı, tam bir Fransız filmi olan “Aşk Şarkıları”nı izledim. Bahsettiğim iki ismi ciddi ciddi çok severim. Birini Bertollucci’nin 100 km öteden bile başyapıt olan filmi “The Dreamers”da diğerini ise Ozon’un “Swimming Pool”unda sevmiştim. Yalnız filmin garip bir yanı vardı, ne demek istediği kesinlikle anlaşılmıyordu. Yani öyküyü anlıyordunuz da, neden niye oldu, karakter niye o tepkiyi verdi anlamak mümkün değildi. Finale doğru hikaye öyle bir dümen kırdı ki yönetmenin anlatmaya çalıştığı fikri tamamen kaybettim. Sanki “bunlar gerçekleşti, biz de kameraya aldık” der gibiydi. İlginç şeyler gerçekleşmiş ne yalan söyleyeyim ama bence bütünlenen bir hikaye yoktu ortada. Fransız filmi işte, uslanmak bilmiyorlar! Şaka bir yana Gregg Araki’nin şahane “Splendor”u gibi bir şey izleyeceğimi sanarken, iş bir anda sevdiğini kaybetmek, yas tutmanın çeşitleri gibi şeylere dönüştü. Bu konularda çok ilginç şeyler söylememiş gerçi. Final ise, filmdeki o ergen karakter gerçek hayata sıçramış ve filmin senaryosunu kendi fantezisine dönüştürmüş gibiydi resmen. Bittiğinde, salondan çıkan iki kız Garrel için “Gördün mü, güzelim adamı kaybettik. Hem de 15 yaşındaki çocuğa!” dediler. Çok güldüm.


Peşine Anayurt Oteli’ni kaçırmış olmanın üzüntüsüyle, “Bir şeyler izlemeliyim!” modunda daldığım “Darling” geldi. İyi ki de öyle yapmışım, gayet güzel bir filmdi. Hatta şöyle söyleyeyim, bu sene izlediklerimin arasında en iyi filmlerden biriydi. Bir kadının hayal kırıklıklarıyla dolu hayatını çocukluktan alıp orta yaşların sonuna kadar götüren hikaye, ne bir yerde sıkıcılaşıyordu ne de duygu sömürüsüne dönüşüp bizi salak yerine koyuyordu. Yönetmen hikayeyi ulaştırmak için harika bir kıvam tutturmuştu, gerçek hayattan alınmış hikaye ise çok izlenesiydi. Zaten güzel işlenmiş kadın filmleri çok başka oluyor. İzlerken de kendimi sormaktan alamadım: Hakikaten erkeklerin derdi ne? Eğitimsiz olunca kadınları hor görmek, onlara eziyet etmek nerden çıkıyor? Birine kötü davranmak için KÖTÜ eğitim almalısın, eğitimsizsen, sanki genlerimizde bu varmış gibi neden gidip pislik yapıyorsun? Kadınların bu format icabı ezilmelerine düşünüp, bilip de katlanmak çok zor. İnsan olup da kendine yedirmek çok zor. İyi davranılıyorsa, bu olağan dışı oluyor, adamın köpeği ısırması gibi. Filme dönersek eğer, başroldeki Darling karakterinin fiziksel değişimi çok iyi becerilmiş, çocuk hali de yetişkin hali de mükemmel oynuyorlar. Uzaktan Patrick Dempsey’e benzeyen kocasının hıyarlık edip edip pişman oluşu içindeki iyi tarafa bir işaret olabilir ama istemeyerek tahmin ettiğiniz gibi film bu iyi tarafın ortaya çıkışına şahit olmuyor. Darling, tıpkı annesi gibi yüzü hiç gülmeyen bir kadına dönüşüyor zamanla. Finalde bize bırakılan ufacık umudu gözümde büyüterek çok üzülmemeye çalışıyorum öyküye.


Son olarak bu gece gösterilen Dario Argento filmi “Gözyaşlarının Annesi” var. “Şu üçlemenin sonuymuş” gibi her yerde yazan şeyleri tekrarlamayayım. Film “Suspiria” veya en az onun kadar güzel (hatta belki daha güzel) “Opera” kadar iyi değil kesinlikle. Argento’nun son yıllardaki (mutlaka keyifli ama kötü) hayal kırıklığı filmlerini unutturacak kadar da iyi değil. Başrolüne kızı Asia’yı yerleştirdiği filmde cadılara, yıllar sonra tekrar güçlenen kötülüğe değiniyor yönetmen. Çoğu yerde günümüzün sosyal hayatını eleştiriyor gibi geldi bana, üstelik sürekli kiliseye sığınılması ama hiçbir şeye yaramaması da ilgi çekici bir alt metindi. Yine de atmosfer yerine ses efektleriyle korkutmayı seçmiş, ki hoşa giden bir şey değil bu. Bol kan görmek isteyen bendenizi kesinlikle tatmin etti ama ürkütücülük konusunda sınıfta kaldı. Birkaç yerde zıplatmakla olmuyor, filmin çoğu yerinde gerilmedim güldüm. Ana dili İngilizce olmayan biri tarafından yazıldığı çok belli olan replikler gülünçtü, Asia ve diğer herkesin oyunculuğu gülünçtü (o kadar gülünçtü ki bilinçli yapıldığını düşünüyorum), finalde kızın yetenekleri diye beklediğimiz şey, mızrakla tişört yırtmak çıktı, o da gülünçtü. Asia’nın kütüphanedeyken telefon titeşince özür dileyerek açması sonra anırarak “Michael” diye bağırması, kötülerin gardiyanı gibi bir karakterin “Ben üst katı kontrol edeyim” diye çıktıktan bir saniye sonra “Şiiiiiz naaat deeeerr” diye koşarak inmesi sessiz kahkahalar attığım sahnelerdendi. Öykü de çok esaslı bir öykü değildi açıkçası, salak salak dolanan polislerle yaratılan gerilim özellikle çok gereksizdi. Lezbiyenliği alnından okunan Perihan Savaş benzeri karaktere hiç değinmeyeceğim. Kendisi “Bana söz ver, kimseye güvenmeyeceksin!” dedikten sonra kızın tek sığınağı Michael’ın kızı tuzağa düşüreceğini de çat diye anladık zaten! Benim burda yazmam bile sözde sürprizi daha az bozuyor. Her neyse, eninde sonunda Argento filmiydi yine, korku seven herkesin ilgisini çekecektir. Bol kan, çıplak kadın, vahşi cinayet sahneleri var. İnsanın aklına şöyle fotoğrafla değil de gotik çizimlerle oluşturulmuş korku filmi afişleri geliyor valla.


Festival sona yaklaşırken tıpkı geçen sene gibi yarışma filmlerinin ikisini izleyebildim sadece. Geçen sene pek de ahım şahım bir film olmayan “Reprise” kazanmıştı Altın Lale’yi. Onun çekici kısımları, bu sene “Darling”de varmış gibi geliyor bana. Öykü olarak çok alakasız iki film olabilirler ancak ödülü geçen sene Reprise’a veren bi festival, bu sene “Darling”e verir gibi geliyor bana. Sebebini yazıyla tam olarak anlatmam mümkün değil. Gondry’nin filmi fazla popüler, Yumurta ise fazla ödüllü olduğuna göre ödül ya buna gider ya da izleyemediğim “Tehlikeli Oyun”a. Bakalım gişe işlerinde tutan tahminlerim buna yansıyacak mı? Oscar tahminlerinde pek iyi değilimdir gerçi. Herkese iyi seyirler.

16 Nisan 2008 Çarşamba

İstanbul Film Festivali 2008 Günlüğü (4. Bölüm)



İstanbul Film Festivali benim için bu sene diğer senelerden daha renkli geçiyor. Blogun da varlığından dolayı çoğu. Birincisi kendimi size burada hesap vermek zorunda hissettiğim için daha dikkatli izliyorum filmleri. İkincisi yine blog sağolsun, geri dönüşler alıyorum okuyuculardan, bu da mutlu ediyor. Örneğin dün festivalin (tam anlamıyla) kurdu Vahit Tansoy'la tanışma fırsatı yakaladım. Bu şahsına münhasır, tam anlamıyla sinefil adam 18 senedir festivalin en sıkı takipçisi. Antalya'dan her sene günde 7 filme kadar çıkabilen programıyla gelip, onlarca film izleyip dönüyor. Geçen sene festival komitesinden yaşam boyu bilet ödülü kazandı! Kısa muhabbetimiz sırasında ne kadar renkli bir kişiliğe sahip olduğunu anlamam kolay oldu. Festivalin kalan sayılı günlerinde kendisiyle iletişim kurmaya devam edeceğim, hatta kafamda bir röportaj yapmak da var. Blogu sevdiğini söyledi bana, neredeyse yaşım kadar zamandır festival takipçisi olması ve yazılarımı beğenmesi büyük bir gurur benim için.


İlk olarak Vahit Bey'in aşık olduğu fakat benim biraz daha az beğendiğim Yetiş Eros'tan bahsedeyim. Atlas Sineması'nda yanlış salona girdiğim için neredeyse kaçırıyordum filmi. Tayvan yapımı filmi beklerken yönetmeni olarak Ersin Pertan sahneye çıkınca bir yanlışlık olduğunu anladım. Koşturarak girince yakaladım filmi neyse ki. Umarım ayıp olmamıştır sayın Pertan'a, ismi anons edildiğinde salondan biri can havliyle kaçınca. Filme dönersek, son dönem Uzakdoğu sinemasını sevenleri tatmin edecek durgunlukta bir film. Tabi tümünü genellemiyorum ama tempo o düzeylerde. İçerik ise farklı, kimi zaman rahatsız edici derecede depresif olabiliyor. Rahatsız edici derken, kötü demek istemedim, sadece fazla yoğun diyelim. Filmin çok benzediği başka bir film var, ben de o yüzden aşık olmadım zaten Eros'a. İki sene önce olması lazım, filmekimi'nde “Serseri Bulut” diye bir film gösterilmişti. Kuraklık zamanlarında halka kurtarıcı olan karpuzların, porno sektörünün ve yine yalnızlığın egemen olduğu bir filmdi. Üstelik tüm “camp”liğiyle müzikal sahneler de içeriyordu. O filme hasta olmuştum mesela, o festivalde izlediğin en iyi yapıtlardan biriydi. Yetiş Eros yalnızlıktan mustarip birkaç umutsuz insanın birbirlerinden destek bekleyip bulamamalarını anlatıyor. Görsellik filmin geldiği coğrafya sebebiyle mutlaka güzel, cinsellik sahnelerinin cesurluğu takdir edilesi ama dramatik yapı (mizah anlayışının yükseldiği birkaç sahne haricinde) pek etkileyici değildi. Bir sahnenin etkileyiciliği aynı planda ne kadar uzun süre çekim yapıldığına bakmıyor elbette. Yönetmenin sırtını sadece buna yaslaması iyi olmamış. Filmin sık sık uğradığı mekanlardan olan yol üstü marketin set dizaynı ve çalışan kızların mükemmelliği yine övdüğüm noktalardandı. Unutmadan söyleyeyim bu filmde de Serseri Bulut'taki gibi müzikal sahneler mevcuttu ve o filmdeki etkinin yarısını bile veremiyorlardı. Tüm bu sebeplerden dolayı filmden çıktığımda zamanımı harcadığımı düşünmedim ama tam anlamıyla tatmin olmamıştım.


Dün izlediği “Okul Yıllarım” ise Lars Von Trier'in yazdığı otobiyografik bir çalışmaydı. Benim gibi sinema aşığı genç bir çocuğun sevmemesi mümkün olmayan bir filmdi kısacası. Lars Von Trier her zaman takdir ettiğim bir yönetmen olmuştur, alakası olmadığı Amerika'yı yeren filmler yaparken de, “Gerizekalılar”ı çekerken de, Björk'le beraber duygu sömürüsünün alasını yaparken de. Mesele filmlerinin iyi kötü oluşu değil, deneyselliği ve hınzırlığıydı. Dolayısıyla film okulundaki senelerini anlattığı bu filmde (adım kadar eminim ki yarısından çoğu yalandır) eğlenmemem mümkün değildi, zira karakter başta pısırık herifin tekiydi ve biterken Von Trier'e dönüşecekti. Film tahmin ettiğim gibi çok da keyifli çıktı, öğrencilerin karakterleri, olay örgüsü gerçekten tatmin ediciydi. Yönetmenin her tercihiğini onayladığını söyleyemeyeceğim,örneğin dışkılama sahnelerini bu kadar “detaylı” çekmesine gerek yoktu. Biri suratımıza geliyordu resmen. Her neyse, yönetmenin tarzı çok olgun değil, kurguda oyun yapmayı seven bir tarzdaydı. Küçük zıplamalar, kesmelerden bahsediyorum. Belki filmde gereksiz yere deneysel takılan öğrencilere bir atıftır. Etkilemesini bilen bir yapıttı kısaca, daha fazla uzatmayayım. Fevkalade bir biyografi değildi belki, ama izlemesi kesinlikle keyifliydi. Başroldeki arkadaşımızın şahane performansından bahsetmemek olmaz, karakterin değişimini güzel yansıtmıştı. Sinema tutkunu öğrencileri izlerken, zamanında sinema aşığı olacağım yol önümde açıldığı için şanslı hissettim kendimi. Gerçekten inanılmaz bir sanat bu, bir sanatçının önünde hayal edemeyeceği ufuklar açıyor. Filmin bitiş jeneriğiyle beraber gösterilen son sahnesini anımsatıyor bu bana. Başroldeki yönetmenimiz tenis kortu çizgilerini izlerken, Dogville'deki set tasarımının kendisine ilham oluşu çok güzel bir nüanstı.. Çocuğun çizgilere bakışı değişince tahmin etmedim de değil. Hiç alçak gönüllü olmayayım!


Sırada henüz bilet almadığım ama kapıdaki satıcılara güvendiğim Tehlikeli Oyun, Anayurt Oteli (n'olur görebileyim şunu!), Gözyaşlarının Annesi, I'm Not There falan var. Bunları yazarken tavsiye etmek amaçlı yazdığımı anlıyorsunuzdur heralde. Kapanış filmi Boleyn Kızı'na ise boş yere para vermeyeceğim, bir ay sonra genel gösterime giriyor. Şimdi festival biletlerini kıtlıkta gibi kapışanlar o zaman da ilgi gösterir umarım. Mesele sırf festivalde kendini göstermek olmasın. Uygar Şirin ve Sinema dergisindeki şahane sayfasına selamlar. Herkese iyi seyirler.

15 Nisan 2008 Salı

Dirt - 2. Sezon



Friends'den aşina ve aşık olduğumuz Courteney Cox'un küçük ekrana dönüş projesiydi geçen sene “Dirt”. Bu sene Mart itibarıyle ikinci sezonunu izlemeye başladık. Dişli bir magazin dergisi editörü olan Lucy Spiller'ı canlandıran Cox, kendini meşhur eden sit-comdakinden çok farklı tarzıyla dikkatleri üstüne toplamıştı. Amerika'nın paralı kablo kanallarından biri olan FX'te yayınlanan dizi, bu kanalların sansür konusundaki özgürlüğünden faydalanıp sex, uyuşturucu, rock'n roll alemlerine rahatlıkla dalıyordu. İlk sezonun finalinde ise eski iş arkadaşı ve gerçek hayatta en yakın arkadaşı Jennifer Aniston'ı konuk oyuncu olarak aldı diziye. Ufak öpücükleri bizim magazin dünyasında bile ilgi uyandırmıştı. Mart'ta geri dönen dizinin kalitesi ilk sezona göre, özellikle de ilk sezonun ilk bölümlerine göre daha yüksek. Reytingler ise dengelercesine düşük. Sebeplerine bakalım biraz.


İlk olarak şunu söyleyeyim. Dirt, “Nip / Tuck”ın yayınlandığı kanalın bir prodüksüyonu. Nip/Tuck sezonu bitirince Dirt'ü piyasaya sürüyorlar. Bu iki dizi arasında, Dirt yeni başlarken ciddi benzerlikler vardı. Tıpkı Nip'in ilk sezonları gibi Dirt'ün de draması resmen boştu. Senaryosu tahmin edilebilir ve kısmen ucuzdu. Magazin dünyasını hicvettiği için çok büyük bir kusur sayılmazdı bu. Dizinin tarzı olabildiğince hafif meşrep olmak ve gerçek hayattaki starlarla dizidekiler arasında benzerlikler kurmaktı. Nip / Tuck bu kusurunu giderdi artık, reytinglerinin de katkısıyla sezon peşine sezon geldikçe senaryosu ve öyküsü kaliteyi arttırdı. Dirt'ün bu şansı olur mu bilmiyorum çünkü, geçen sezonun sadece zaman zaman yükselen reytinglerinden bile kötü bu senenin sonuçları. Kendini kurtaran kısmı dizinin haftada üç kere yayınlanıyor olması ve toplam seyircinin yüksekliği. Fakat bu sene yazar grevi yüzünden 13 bölümlük sezonun 6 bölümü kafadan gidince işi zorlaştı bence. Umarım FX umut veren bu dizisine şans vermeye devam eder. Senaryo bir yanda dursun dizinin sinematografisi çok sağlam. Hele de geçen sene fotoğrafçı Don şizofrenisi yüzünden hayaller görürken çok yaratıcı efektler kullanılıyordu. Teknikdeki bu başarı senaryonun hafifliğini örtmekte yardımcı oluyor mutlaka.


Peki ikinci sezon neden daha güzel? Çünkü gerçek hayattaki magazin olayları bu sene daha renkli ve dizi daha iyi karakterle içermeye başladı. Paris Hilton'un, Britney Spears'ın dizideki yansımaları olan karakterleri güzel bölümler verdi diziye. İlk sezonun baş karakterlerinden kıl insan Julia Mallory de ölünce Holt ve Lucy'nin çekici ilişkisinin önü açılmış oldu. Gerçi sezon boyu ıkındırttılar seyirciyi ama tekrar birleşecekler gibi duruyor. Lucy'nin meymenetsiz erkek kardeşi ve onun dahil olduğu uyuz “Lucy'nin sapığı kim?” öyküsü ortadan kaybolarak diziye iyilik ettiler. Lucy'nin kankası ve baş paparazzisi Don ise bu sezon daha aklı başında, oyuncunun fevkalade oyunuyla birleşince çok izlenesi bir karakter çıkıyor ortaya. Kesinlikle Emmy adayı olmalıydı bu adam geçen sene. Bunun yanında derginin salak güzeli Willa McPherson biraz akıllandı, ofise yeni gelen Farber'la aralarındaki kimya tam anlamıyla mükemmel. Lucy bu sene,ölümden döndüğü için midir bilinmez, daha sevilesi bir karakter oldu. Zaman zaman kaltaklıklar yapsa da, kabul etsin etmesin, çevrilen dolapları ifşa ederek bazı hayatları rayından çıkarsa da adamı dizinin başına oturtturmasını biliyor. Yeni giriş jeneriğindeki animasyon hali çok güzel olmuş, ordaki bakışla anlayabilirsiniz zaten, bu sezon biraz daha muzır. Hiç sevmediğimiz Brent Barrow mide bulandırıcı saçlarını kestirerek biraz daha az nefret ettiğimiz birisine dönüştü. Gıcıklık yapacaksan güzel gözük bari! Her yönden kaybetme.


İkinci sezon ikinci bölümüyle hızını kazandı bana kalırsa. Paris Hilton'la alay eden Milan Carlton karakterinin poposunu halka açık bir şekilde ta Uzakdoğu'da şaplakladılar. O kadar absürddü yani. Britney Spears ise üstündeki medya bunaltısından sonra 3.kez dizilerden destek gördü. How I Met Your Mother'da konuk oyunculuğu, South Park'ta bölüm boyunca savunulması derken, Dirt'te de kocasının ve medyanın kurbanı olarak gösterildi. Bu gibi bilindik isimleri uyarlayan bölümler haricinde Lucy'nin bir stüdyo sahibi ile romantizme kıyıdan bulaşan ilişkisi ve Holt'la yasak aşkları üzerine olan bölümler özellikle güzel olanlardandı. Geçen seneki rehine bölümü veya final gibi bir bölüm gelmedi henüz ama daha izlemediğim 2 tane var.


Sezon finalini izledikten sonra görüşlerimi tekrar yazacağım ama Dirt şu ana kadarki ikinci sezon bölümleriyle beni hayal kırıklığına uğratmadı. Umarım FX yine hafta içi tekrarlarıyla topladığı seyirci sayısını göz önüne alır ve seneye de diziyi izleme imkanı buluruz. TV starlarının çok başarılı dizilerden sonra tutunmaları zor olur biliyorsunuz. Ancak Courteney stilini çok değiştirerek bu diziyi yapmakla akıllılık etti bence. Laneti kıracağına inanıyorum ve Jennifer Aniston'ı tekrar görmek istiyorum dizide. Bir de Matthew Perry'i getirseler bir kez çok hoş olacak. Dünyanın en tatlı aşıkları Monica ve Chandler rolünde harikalar yaratan ikili kimyalarını bu sefer dramada test ederler. İlk sezonu e2 de yayınlanan “Dirt” sezon yavaş yavaş biterken yayınlayacak şey sıkıntısı çeken kanalda kendine mutlaka yer bulacaktır. Kaçırmamanızı tavsiye ederim.


Türkiye Box Office 11.04.2008 - 13.04.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Recep İvedik

8

31.774

4.076.476

2

120

9

18.205

824.383

3

Bakış Açısı

2

17.414


4

Sokağın Kralları

1

17.185

17.185

5

Lanetli Topraklar

1

15.996

15.996

6

Sleuth

2

9.543

39.422

7

Cengiz Han

5

7.934

149.359

8

Anestezi

4

6.141

86.820

9

Özgürlük Savaşçısı

3

5.699

71.303

10

Vesaire Vesaire

1

4.883

4.883


Bu haftanın listesi pek sürpriz içermiyor. İki haftadır gösterime çıkan yerli filmler hezimet üstüne hezimet yaşıyorlar. Tunç Başaran'ın hali hazırda umut vermeyen jübilesi Vesaire Vesaire son sıradan girmiş ilk 10'a. Başaran gibi zamanında başyapıtlar yapmış yönetmenlerin yeteneklerine ne oldu, nereye gitti bilemiyorum.. Eski ustalar nedense iyi film yapmıyor artık. İlk sırada halen Recep İvedik var. Haftalık seyircisi iyice düştü artık. 4 milyon 250 bin kişilik Kurtlar Vadisi Irak'ı geçmesi halen muhtemel yine de. Haftaya çok tatlı bir durum olacak, özellikle Şahan Gökbakar için. Başrol karakterini seslendirdiği ve Amerika'da 1 numarada açılış yapan film “Horton” 18 Nisan'da gösterimde olacak. Amerika'da Jim Carrey seslendiriyordu filmi. Hazır ortalıkta çizgi film yokken ve büyüklerin de gülebileceği çizgi filmler epeydir gözükmemişken millet saldıracaktır bu filme. Dolayısıyla ya zirvede Recep İvedik ikinci sırada Horton olacak ya da tam tersi. Her iki durumda da zirvenin ilk iki sırası Şahan Gökbakar'a ait olacak. Peşine de 120 gelir yine. Film sessiz sedasız 1 milyon barajına yaklaştı. Zaten demiştim zamanında.


Nedense minimum promosyonla gösterime giren Keanu Reeves filmi Sokağın Kralları, yeni teen-slasher Lanetli Topraklar listenin diğer yeni filmlerinden. Bu ikincisinin konusu bariz Büyü'ye benziyor, eminim onun kadar da kötüdür. New York, Los Angeles, Washington enlemlerinden ne kadara aşağıya gidersen makus talihin o kadar peşine düşüyor Hollywood filmlerinde. Klasik şekilde Meksika'da öldürülüyor gençler bu sefer.


Kalan filmler birkaç haftadır listedeydi zaten. Sleuth kaliteli tarzıyla iyi bir gişe yapmaya devam ediyor. Bakış Açısı için izleyenlerden iyi şeyler duymadım, özellikle seyirciyi aptal yerine koyduğunu söylediler. Zaten gitmeye niyetim yoktu, güzelim festival dururken. Aklım kalmamış oldu. Haftaya festival filmlerinden ikisi gösterimde olacak. Aşıklar ve Vahşi Zerafet. İkincisinin Julianne Moore'lu kadrosu ve gördüğüm kadarıyla görüntü ve sanat yönetimi çok şey vaad ediyor ama filmi izledikten sonra beğenen de çok değil. O yüzden emin olamıyorum. Küçük Gün Işığımız Abigail Breslin'in başrolünde olduğu Nim's Island kızın hatırına kesinlikle göreceğim bir film. Geleceğin yıldızlarından biri olacağına hiç şüphe yok, küçüklükten beri takip edelim kariyerini bari. En son !F festivalinde The Nines'da izlediğim Ryan Reynolds ise “Kesinlikle, Belki” adlı romantik komediyle dönecek. Horton'un gösterime girdiğini söyledim zaten. Herkese iyi seyirler.

12 Nisan 2008 Cumartesi

İstanbul Film Festivali 2008 Günlüğü (3. Bölüm)



İstanbul Film Festivali bütün güzelliğiyle devam ederken dün bana hayatımda izlediğim en komik filmlerden birini yakalama fırsatı sundu. Zaten hali hazırda çok ÇOK sevdiğim yönetmen Gregg Araki'nin yeni filmi “Smiley Face”den bahsediyorum. X kuşağını bütün uçmuşluğuyla ve boşvermişliğiyle göstermesiyle meşhur olan yönetmen son filmi “Mysterious Skin”in aksine (ve hemen önceki filmi “Splendor”u hatırlatırcasına) yine sabun köpüğü gözüküp çok daha derin olan bir film yapmış. Mysterious Skin para karşılığı seks yapan gençler, çocuk istismarı gibi ağır konularla ilgileniyordu hatırlıyorsunuzdur, sabun köpüğü olmasına imkan yoktu pek. Çok beğenilen ve hakikaten güzel olan bu filmden sonra yeni filmin isminin de belli ettiği üzere dramayı olabildiğince kısmış yönetmen. İşin güzel tarafı başrolde Scary Movie serisiyle tanıdığımız, her haliyle komik olan Anna Faris var. Filmi zaten Araki ve Faris elele sürüklüyorlar. Çok memnun oldum bu iki yeteneğin birbirini bulmasından.


Tam anlamıyla umutsuz vaka diyebileceğimiz, sabah akşam ot içen başarısız bir aktris kız var başrolde (Jane). Filmin başından sonuna kadar da kafası iyi. Kendini elinde Komünist Manifesto'yu tutarken bir dönmedolap kabininde bulunca oraya nasıl geldiğini anlatmaya başlıyor bize. Sabahın 9'unda ot tüttürerek başladığı gününe arkadaşının uyuşturucu dolu olduğunu bilmediği keklerini yiyerek devam ediyor ve kafa iyice duman oluyor. Sonra bu kekleri telafi etmeye çalışırken borçlanıyor, telafi edemeden o borcu ödemeye çalışırken polis peşine düşüyor, yanlışlıkla hırsız oluyor falan. Ama Anna Faris öyle efsanevi bir komedi oyunculuğu sergiliyor ki film finale doğru hız kesene kadar sürekli gülüyorsunuz. Üstelik bütün salon da benimle aynı fikirdeydi, film boyunca kahkahalar çınladı etrafta. Özellikle lazanya monoloğu ile rol denemesi için beklerken sakız isteyen kıza müthiş bir ses efekti ile attığı korku dolu bakış, aklı başında sinema gruplarının en komik sahneler listesine mutlaka girecektir. Dün bütün akşam bu sahneleri hatırlayıp güldüm Allah sizi inandırsın, gören benim de ot içtiğimi sanmıştır heralde.


Filmin bunun yanında Marksist felsefe ve solculuk hakkında çok esaslı sahneleri var. Her ne kadar bir ara Marksist bir profesörden bahsederken, başroldeki kıza onla yatıp yatmadığı sorulunca “Iyyy o bir Marksist!” gibisinden şeyler dese de, Jane'in gittiği sosis fabrikasında çektiği (çektiğini zannettiği) nutuk oldukça esaslı bir konuşmaydı. Politik görüşlerini sanatına yediremeyen ve çiğ çiğ ortaya sunan filmlerden ne kadar nefret ettiğimi yazıyorum sık sık. Bu filmi izlerken keşke her solcu film böyle olsun diye iç geçirmedim değil. İşte yönetmen X kuşağının 1 numaralı (pardon 2 numaralı, 1. sırada Bret Easton Ellis var) gözlemcisi yapınca böyle güzel yapıyor. Bazı özelliklerini çok kendime yakın buluyorum bu kuşağın ancak tarihsel olarak o devrin kapandığını ve günümüzde aynı kafada olanların “Y Kuşağı” diye adlandırıldığını ekleyeyim. Belki ona dahilimdir.


Anna Faris'in (hiç şaka yapmıyorum) Borat'dan bu yana gördüğüm en iyi komedi oyunculuğunu sergilediği ve bence bu dalda Oscar adayı olması gereken filminden, hakikaten kadın oyuncusu Oscar adayı olmuş bir filme geçiyoruz. Bu sabah matine saatinden 5 dakika sonra gidip yer bulduğum “The Savages”dan bahsediyorum. Başrolündeki Laura Linney'e en iyi kadın oyuncu dalında Akademi ödülü adaylığı getiren film birbirinden kopuk yaşayan orta yaşlarda iki kardeşin ve yıllardır görmedikleri babalarının filmlere en çok konu olan dönemlerden birinde (Noel dönemi) buluşup geçirdiği günleri anlatıyor. Asıl dram babanın yaşlılık yüzünden artık aklının gidip gelmeye başlaması. Ölümüne doğru geçirdiği günler boyunca Linney ve Philip Seymour Hoffman tarafından başarıyla canlandırılan kardeşlerin birbirlerinin dünyalarını keşfedişlerini izliyoruz. Baba rolünde Philip Bosco'nun etrafında neler olup bittiğini anlayamayan bakışları da çok başarılıydı, unutmadan söyleyeyim. Film uçuk olmayan, eyaletten eyalete gezen tipik Amerikan bağımsızlarının bütün özelliklerini taşıyor. Bu tarz benim çok sevdiğim bir tarzdır açıkçası, o yüzden o kadar aşinayım ki çoğu filmde daha önceden izlediğim bir filmi hatırlıyorum. Elbette bu yeni film için artı hanesine giden bir puan değil. The Savages tahmin edilemez sahnelerle dolu bir film değil, orta yaş bunalımındaki orta sınıf Amerikalıları anlatan filmlerden biri. Yönetmen ve yazar Tamara Jenkins açılış sekansındaki sürreal tavıra rağmen çok daha farklı bir ton tutturuyor peşine. Sonuçta da ilk defa izliyormuş gibi gelmese de etkileyici bir film izlediğinizi farkettiriyor. Linney'in oyunu Oscar alsaydı üzülürdüm, çünkü o kadar fevkalade değil ama The Truman Show'la tanıştığım bu yetenekli aktristin performansının göz ardı edilmediğine sevindim. Saçlarının bu koyu renk ve dalgalarla, klasik sarışın halinden çok daha güzel olduğunu da görmüş olduk.


Festivalde bu akşam gidip gidemeyeceğime emin olmadığım Mr. Freedom ve Macera var. Özellikle Antonioni'nin filmini tanıtmaya bile gerek yok ama festival ortamında daha yeni, daha “hiç görülmemiş ve kassan da göremeyeceğin” filmler izlemek istiyor insan. Bir “sinematek”imiz olsaydı böyle vicdan azabı da duymazdık “eski filmlere ilgi gösteremiyoruz festivalde” diye. Yarın Yetiş Eros'u, salı günü “Okul Yıllarım”ı izliyorum. Yine Salı günü gösterilecek ve biletleri tükenen “El Topo / Köstebek”e bilet satmak isteyen varsa mutlaka iletişim kursun benimle. Yoksa kapıda beklemek zorunda kalacağım. İstediği kadar eski olsun, o kadar meşhur ki bile bile kaçmasına göz yumamam. Herkese iyi seyirler.

10 Nisan 2008 Perşembe

İstanbul Film Festivali 2008 Günlüğü (2. Bölüm)



Son festival günlüğü yazısından beri sadece bir film izleyebildim ancak yazmaya yeterli malzeme verdi bana. Zar zor yetişerek, salona nefes nefese girdiğim “Chiko” bütün o ettiğim aceleye değmeyecekmiş meğersem. “American Gangster”den beri izlerken bu kadar sinirlendiğim bir film olmamıştı. Uyuşturucu satıcılarını kral eden filmlere yaklaşmamam lazım demek ki. Gerçi American Gangster'ın çok daha tutarlı bir ahlak anlayışı vardı ama Chiko'dan iyice nefret ettim. Senarist ve yönetmen Özgür Yıldırım'ın bu zırva öyküyü oturup kaleme alması, bir de yönetmek için zaman harcaması bende bu insan hakkında pek iyi düşünceler uyandırmadı açıkçası.


Başrolde hıyarın biri var (Chiko), saygı görmek için kimseye saygı göstermemesi gerektiğini düşünüyor. Oynayan çocuk iyi oynuyor gerçi. Yönetmenin varolan önyargıları daha da şiddetlendirmek için yaparmış gibi durduğu sahne seçimleriyle anlıyoruz ki hem sokakta gördüğü, evine gittiği adamların yüzünü dağıtmaktan çekinmeyen hem de namazında niyazında bir çocuk (eşşoğlu eşşek, iki yüzlü, kim böyle bir karakter yazar filminin başrolüne). Film boyunca alttan alta veya göstererek sadık kaldığı tek şey olan arkadaşı Tibet'in gerizekalının teki olduğunu izliyoruz sonra. Tuhaf bir mantık anlayışıyla, dolandırmaya çalıştığı patronlarından kurşun yeyince intikam almaya çabalıyorlar. Başroldeki hıyarın aklını para çelince uyuşturucu satıcısı olarak işine devam ediyor, diğeri dışlanıp sefil hayatına dönüyor falan. Sonra Chiko'nun ilgilenmediği kızıyle tanışıyoruz, bir yandan da para verip yattığı bir fahişenin namus bekçisi oluyor. Araya olmazsa olmaz futbol sahneleri, çok çok tipik bir yükseliş-düşüş hikayesi falan da giriyor. Tibet iyice kafayı yeyince bitiyor film. Ta final anına kadar yönetmenden Chiko'nun tüm hayatının rezilliğini onaylayacak bir hareket bekledim ama gelmedi. Bir anti-kahraman mı yaratmaya çalışmış anlamadım ama bir yandan tartışmasız ahlak dışı olan şeylere prim yaptırmış. Bahsettiğim şey seks küfür falan değil, bunlar tartışılabilir şeyler. Uyuşturucu satıcılığı, cinayet ve kadın ayrımcılığı gibi şeylerden bahsediyorum tartışmasız ahlak dışı şeyler deyince.


Filmle alakalı olmasına üzüldüğüm iki kişiden biri oyuncu Moritz Bleibtreu, diğeri ise yapımcı Fatih Akın. Zaten bu ikisine güvenip gittim, pişman oldum. Bir yandan da Almanya'daki Türk karşıtı hareketleri hatırladım. Irkçılık her yerde kabul edilemez bir şeydir ama gidip başkasının ülkesinde uyuşturucu işlerinin yürütücüsü olursan, “hoşgeldin” bekleyemezsin. Ben istemiyorum artık Almanya'da bu gibi pislikleri çeviren sefillerin hayatlarını izlemek. Ne Türk'e yakışıyor, ne de kendini insandan sayan kimseye.


Cuma günü çılgın gibi merak ettiğim “Duman Altı – Smiley Face”i izliyorum. Gregg Araki en sevdiğim yönetmenlerden biridir, yeni filminin hayal kırıklığına uğratmayacağından eminim. Ondan önce Mister Lonely gösterimi de var ama biletleri tükenmişti. Gidip kapıda bekleyeceğim, satan olursa girerim artık. Haftaya olacak sınavımı bugün sanmasaydım hız kesmezdim bu kadar ama olsun. Festivale katılın, herkese iyi seyirler.

Türkiye Top 5

1) MUCİZE – DEMET AKALIN

2) 4 MINUTES - MADONNA

3) KENAR SÜSÜ - SILA

4) KALP KALBE KARŞI – ENBE ORKESTRASI EE. ASLI GÜNGÖR

5) SÜRPRİZ – GÜLBEN ERGEN


Aman tanrııııım!! Radyolarımızda en çok çalınan ikinci şarkı Madonna'dan 4 Minutes!! Sadece yabancı şarkılar arasında değil toplamda! Üstelik İbrahim Tatlıses'in yeni albümü piyasadayken! Gurur duyuyorum ülkemizle, aferin bize. Çok mutluyum :)


Liste Nielsen ölçümlerinden alınmadır. Son derece güvenilir yani! Aynı kaynaktan hazırlanan Billboard listesi yenilenince onu da yayınlayacağım.

9 Nisan 2008 Çarşamba

Nil Karaibrahimgil



Nil Karaibrahimgil son yılların EN YETENEKLİ Türk Popüler Müziği sanatçısıdır! Bu kadar!

Türkiye Top 5

YERLİ


1) KALP KALBE KARŞI – ENBE ORKESTRASI EE. ASLI GÜNGÖR

2) MUCİZE – DEMET AKALIN

3) KENAR SÜSÜ - SILA

4) SÜRPRİZ – GÜLBEN ERGEN

5) VAY ANAM VAY – TARKAN


YABANCI


1) 4 MINUTES - MADONNA

2) MERCY - DUFFY

3) IN MY ARMS – KYLIE MINOGUE

4) SUPERSTAR – LUPE FIASCO

5) SERENADE – TOMMY VEE VS. SCUMFROG



Bundan böyle sadece yerli değil yabancı Top 5 listelerimizi de yayınlayacağım. Bugüne kadar yayınladığım liste Nielsen ölçümlerine dayanıyordu, yabancı listeyi de Nielsen ölçümlerine dayanarak hazırlanan Billboard dergisinden alacağım. Çok mutluyum sonunda resmi bir şarkı listemiz olduğu için. Darısı albüm listelerinin başına.


Yerli listede Kalp Kalbe Karşı haklı birinciliğini sürdürürken, yabancı listede yine haklı olarak Madonna zirvede. Justin'in eşlik ettiğini eklemek istemedim bilerek. Bence katkısı biraz daha az tutulabilirdi. Şarkı kesinlikle Hung Up'ın yanına yaklaşamaz ama bomba gibi klibinden sonra tutmaması mümkün değil. Amerika'ya özenmeyi pek seven ülkemizde Rnb'nin gitgide popülerleştiğini hatırlarsak şarkının önü açık. Umarım Amerika'da aynı başarıyı yakalar. 3. sırada ise yakında ülkemizi ziyaret edecek Kylie Minogue var gördüğünüz üzere. İngiltere'de Wow şarkısını, Avrupa'nın kalan kısmında ise “In My Arms” şarkısını single olarak piyasaya süren sanatçı bizim buralarda single işi olmasa da yine In My Arms ile ilgi görmüş belli. Speakerphone yayınlanırsa çok daha büyük iş yapar bence.


Yerli listede biraz şaşırtarak ilk 5'e girebildi Gülben Ergen. Demet Akalın'ın klibi çakma çıkan şarkısı Mucize 2 numarada devam ediyor. Ciddi ciddi üzüldüm klibin Danni Minogue'dan arak çıkmasına. O dans eden Demet'in etrafında dönen yazılar çok güzel gelmişti bana. Bu kadar estetik ve yaratıcı şeyler beklememek lazım zaten de, işte gafil avlandık. 5.sırada Tarkan var. Albümünü bugün raflarda gördüğüm Seksendört grubu geçen albümleri gibi iş yaparsa haftaya şutlanır Tarkan. Ayşe Hatun'un “Kalbe Ben” şarkısını, Mor ve Ötesi'nin “Deli” şarkısını (Eurovision zamanları kesin girer), Göksel'den “Yabani Otlar”ı görmek istiyorum ben listede.. Herkese iyi dinlemeler.

8 Nisan 2008 Salı

İstanbul Film Festivali 2008 Günlüğü (1. Bölüm)



İstanbul Film Festivali geçtiğimiz Cumartesi günü tüm hızı, çekiciliği, bulunmazlığıyla başladı. Her hafta bir yerli televizyon filminin beyazperdede gösterime girmesine rağmen halen daha bir sinematek sahibi olmayan ülkemizin bu kavrama en çok yaklaştığı günler bu festival günleri oluyor. !F Bağımsız Filmler Festivalini seviyoruz (çünkü bağımsızları seviyoruz), filmekimi'ni seviyoruz çünkü maazallah o olmasa Antalya'da gösterilen filmler İstanbul'da gösterilemez (İstanbul'un başka bir şehirden geri kalması düşünülemez, teklif dahi edilemez) ama İstanbul Film Festivali'nin apayrı bir yeri var. 200 tane film göstermese ve 2 hafta sürmese de olurdu. Şehrin bu en köklü sinema geleneği bu sene de başladı işte. Maalesef bu sefer kataloğu ezberleyip biletler satışa çıkar çıkmaz kuyruğa giremedim ama olsun. Festival havasına girmiş durumdayım iki gündür.


Sabah erkenden kalktım biletim olmamasına rağmen festivale bu sene dahil edilen Fitaş salonuna gittim. Çok yerinde bir karar olmuş bu bence, zira yenilenen binasıyla Beyoğlu Fitaş sırf eskiden beri var olduğu için değil, güzel bir sinema ortamı içerdiği için de önemli artık. İlk gördüğüm film Alman komedisi, "Reclaim Your Brain" / "Her Şey Reyting İçin" oldu. Almanların altın çocuğu Moritz Bleibtreu'nun başrolünde oldukça güzel bir performans gösterdiği film benim için ayrıca ilgi çekiciydi, çünkü medyayı kullanarak toplumu düzeltmeye uğraşıyordu. Bu benim hayattaki amaçlarımdan biridir. Biri hayatından bıkmış bir kanal çalışanı olan, bir takım kaybedenden oluşan grubun reyting ölçümleriyle oynayarak Alman televizyonuna yeni bir yön vermeye çalışmasını anlatıyor film. Edukators'un yönetmeninin kotardığı film konudan anlaşıldığı kadar anarşist sayılmaz, aslına bakarsanız oldukça saf, çoğu yerde filmde gördüğümüz şeylerin asla gerçekleşemeyeceğini düşünüyorsunuz. Buna rağmen izlemesi çok keyifli, biraz abartısı da olsa (Alman komedisi sonuç olarak) gerçekten yaşandığını hayal edip mutlu olabiliyorsunuz. Yalnız yönetmenin “özgürleştirilmiş” televizyonda yayınlanan programlar arasına kendi filmi “Edukators”u sokması çok çılgın bir kendini beğenmişlik örneğiydi, gözümüzden kaçmadı. İyi ve kötü televizyon böyle siyah ve beyaz kadar farklı değil, tıpkı iyi insan ve kötü insanların filmdeki kadar siyah-beyaz olmadığı gibi. Bu gibi derinliklere girmeden meydanda slogan atar gibi bir film yapmış yönetmen, neyse ki komik ve izlenebilir kılmasını bilmiş. Dua edin, enerji gönderin bir şey yapın da bu yazarınıza da Türk televizyonunu kurtarma şansı verilsin. He he he..


Hemen peşine izlediğim ikinci film “An American Crime” idi. Indiana'da yaşanmış korkunç bir cinayetin gerçek öyküsü olan bir kitaptan uyarlanan film, bu cinayetin davasındaki mahkeme kayıtlarını bolca içermesiyle de dikkat çekiyordu. Başrollerde de Catherine Keener ve Ellen Page gibi iki umut verici isim olunca görülmesi gerekti tabi. Konu çok çocuklu boşanmış bir ev kadınının kendisine bakması için bırakılan bir kıza resmen psikopatça ve hastalıklı işkenceler etmesi ve sonra yargılanışıydı. Mahkeme sahneleri umduğumdan daha kısaydı gerçi, ayrıca yönetmen gerilimin dozunu arttırmak için uzun süre bekliyordu. Yine de özellikle son üçte birinde koltuğumda çivi varmışcasına rahatsızdım. Tüm salon da aynı fikirdeydi sanırım. Yönetmenin katıldığı gösterimde film sonrası benim de katıldığım bir alkış koptu. Bir sürü çocuk içerse de oyuncu kadrosunun çıkardığı iş inanılmazdı filmde, Ellen Page'den zaten Juno yazısında da bahsettik, büyük bir yetenek olduğu belli. Kendisinin Hard Candy'de Patrick Wilson'a ettiği işkenceleri hatırladık ufaktan bu filmde işkence gördüğü sahnelerde. Açıkçası Hard Candy'de öyle eziyet ediyorduki adama, pedofil olmasına rağmen acımıştım. Bu sefer tabi hiç günahı olmadan işkence gören bir kız var ortada, işlenen suçun ne kadar büyük olduğu su götürmez. Hatta bu olay için değil Indiana'da Amerika'da işlenmiş en büyük suç diyenler de var. Filmin sonunda izleyiciye ufak bir akıl oyunu yapılmış. Finalin etkisini arttırmak için çok formül bir manevra olmuş ama işe de yarıyor. Yani zaten 5-6 tane veledin içindeki şiddet, Catherine Keener'ın şahane canlandırdığı ev hanımının rahatsızlığı, Johnny denen evin tek erkek çocuğunun tutsak edilen kıza uyguladığı vahşetten etkilenmediyseniz, en azından finalde etkileneceksiniz. Üstelik öyle sulu göz bir şekilde de değil. Yönetmen Tommy O'Haver iyi iş çıkarmış bu açıdan bakınca. İşkence gören Slyvia'nın, kız kardeşi rolündeki Keira Knightley benzeri Hayley McFarland da çok güzel oynuyor.


Bugün gördüğüm film ise “The Speed Of Life”, “Hayatın Hızı”ydı. Açıkçası Venedik'te gösterilen bu film sadece gördüğüm ilk iki filme göre daha zayıf değil oldukça sıkıcıydı da. Tanıtım yazılarından umduğum şeyle tamamen alakasız çıkan film için özenti demek istemiyorum ama hiç tatmin etmeyen bir öykü anlatımı olduğu da kesin. Öyküsü daha güzel şekilde işlenebilirmiş, birbirinden farklı karakterler de iyi düşünülmüş ancak bunlar filmin akıp gitmesi için yeterli olmuyor. Gerçekten 90 dakikayı zor bitirdim ve şu an filmle ilgili etkileyici bir şey hatırlayamıyorum. Yine genç olan oyuncu kadrosunun performansını övebilirim. Amatör video kameralarının ilginç şekilde kullanıldığı yerler de olmuş.


Festivalde yarın Chiko'yu, Cuma günü Duman Altı'yı, Pazar günü de Yetiş Eros'u izlemeyi planlıyorum. Öbür haftanın planını sonra yapacağım artık. Festivale mutlaka katılmaya çalışın. Herkese iyi seyirler.

Juno (2007)


Yılın büyük bağımsızı Juno, Oscar ödüllerinin peşine ülkemize de uğrama şansı elde etti, tıpkı geçen senenin büyük bağımsızı “Little Miss Sunshine” gibi. Filmi bu seneki “Bis Aralık Film Festivali”mde görmek için uğraşmış fakat başaramamıştım. Nihayet geçen hafta izlediğimde bulduğum şey beklediğimden ne fazla ne de azdı. Akademi Ödülleri'nin her yıl himayesine almak için bir bağımsız seçtiğini ve piyangonun bu sene Juno'ya vurduğunu duymuşsunuzdur zaten. Gayet tipik olarak “En İyi Orijinal Senaryo” ödülünü de kaptı. Buna rağmen ben çok kral bir film beklemiyordum, beklediğim gibi de çıktı zaten.


Diablo Cody'nin ödüllü senaryosu açıkçası topladığı övgüleri hak ediyor. Hikaye çok alengilli olduğu için veya bizi sürprizlere boğduğu için değil. Ben senaryodaki güzelliği diyalogların kendisinde gördüm. Gençlerin ağzından çıkan her laf o kadar gerçekçi ki, Jennifer Garner'ın kırılgan ve nazik yapılı karakteri o kadar güzel yazılmış ki hayran olmamak elde değil. Bunun yanında atıyorum Transamerica'da olduğu gibi yine çok ağır işlenebilecek bir konunun şekere batırılmış halini izliyoruz (mesele genç yaşta hamilelik ve çocuğunu evlatlık olarak vermek), bu yüzden de bir yerden sonra pek de ciddiye almamak gerekiyor filmi. Önemli olanı bu konuya dünyada akıl edilmemiş bir yaklaşımla bakmak değil, içinde mütevazi nüanslar barındırması. Juno adlı kızımızın can sıkıntısından seviştiğini söylese de aslında aşık olduğu çocuktan istemeden hamile kalması, sonra evlat vermek için tanıştığı zengin ailenin bebek düşkünü fakat bir türlü sahip olamamış bir kadın ile daha olgunlaşamamış, rock müzik ve gore film düşkünü bir adamdan ibaret oluşu çok da şaşırtıcı şeyler değil. Meselenin içine daha sonra mezuniyet balosu bile giriyor üstelik! Bunlara rağmen içten içe kendine özgü olmasını biliyor film. Cody'nin hayat görüşünü bilmesem de çoğu filmde yapıldığının aksine bir anda bebek takıntılı kadının tarafına geçmesi, onu savunması biraz ipucu veriyor örneğin. Yine Juno'nun, bebeğinin babasına oranla çok daha dominant bir karaktere sahip olması da öyle. Senaristin zamanında bir striptizci oluşu, yolunun oralardan Oscar'lara gelmiş olması, “girl power” denen şeye inandığını gösteriyor bence. Ayrıca Juno'yla ilgili HER yazıda bahsedilen bu striptizcilik geçmişini andığım için üzgünüm. Bahsetmesi ilginç bir şey ama ne de olsa. Umarım yazılarını okuduğunuz bu yazar adayı da Oscar almadan önce striptiz yapmak zorunda kalmaz! En umut dolu günlerimde değilim açıkçası. Neyse sevgili günlük, yazımıza dönelim.


Oyunculuklar bahsedildiği kadar güzel. Hard Candy filminde boğazına yapışasım gelen Ellen Page, bu gencecik yaşındaki Oscar adaylığının hakkını veriyor. Yine de karakterinin güzelliğinden dolayı mıdır bilemiyorum ben Jennifer Garner'ın sade oyununu daha çok beğendim. Tek istediği şey anne olmak olan ve buna ulaşması mümkün olmayan bu kadına üzülmeden duramıyorsunuz. Fiziksel özelliklerini de katınca Sex And The City'nin son sezonundaki Charlotte'u hatırlattı biraz bana. Aynı sorundan muzdaripti o da. Her neyse, Arrested Development adlı güzide dizide baba-oğul rollerindeki Michael Cera ve Jason Bateman bu sefer karşılıklı oynamasalarda aynı filmde buluşmuşlar. Michael Cera'nın Ellen Page ile birlikte yeni kuşağın çok yetenekli iki aktörü olduğunu düşünüyorum. Tipik güzel ve yakışıklı kavramına uymayan görüntülerinin yıldızlaşmalarına zararı değil faydası dokunacak bence. Çok iyi iki karakter oyuncusu olabilirler.


Filmin müzikleri öyle aman aman denecek kadar süper değil. Ha filmle beraber iyi gidiyor ama Amerika'nın şu aralar en çok satan albümlerinden birisi olmasına gerek yokmuş. Hem Amerikan bağımsızı dediğin şeyin müziği zaten güzel olmalıdır. Filmin yönetmeni Jason Reitman için ise diyeceğim çok bir şey yok. Eli yüzü düzgün bir film kotardığı besbelli ama asıl güzelliğin senaristten geldiğini düşünüyorum ben. Animasyonumsu giriş jeneriğiyle falan olmuyor sadece. Yine de Amerikan bağımsızlarının hayranı olduğum dingin, sakinleştirici havasını yakalamış.


Çok çok sevdiğim Little Miss Sunshine'la kıyaslamaya gelince (kaçınılmazdı yani, alakaları yok demeyin) o filmin bundan çok daha iyi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Draması da komedisi de daha güçlüydü. Ancak Juno için elinizi sallasanız ellisi var demek biraz ayıp olur. Kaliteli, zeki bir şeyler izlemek için elbette tercih edebilirsiniz. Aklınızı başınızdan alacak bir şeyler arıyorsanız ise aramaya devam edin.


Not: 3.5 / 5