23 Şubat 2008 Cumartesi

The Nines (2007)



İronik olarak !F Bağımsız Filmler Festivali'nda izlediğim 3. film olan The Nines (Türkçe ismiyle 3x3) başrollerini Ryan Reynolds, Melissa McCarthy ve Hope Davis'in paylaştığı fantastik bir gerilim filmi. The Matrix tarzında olduğu söylenen filmde ben daha çok yazarların bir ürün ortaya koyarken çektiği sıkıntıyı anlatan filmlerin havasını sezdim ancak denilenler yalan değil. Bir seçilmiş insan meselesi de mevcut. 3 parçaya bölünmüş öyküsünü merak duygusunu sürekli yüksek tutarak izletmeyi başaran yapıtın kendini birden çok sefer izlettirmeye yetecek kadar malzeme içerdiğini de söyleyerek başlayayım.


Üç parçanın ilkinde sorunlu bir aktörün eski sevgili meseleleri yüzünden sınırı biraz aşmasını ve ev hapsine mahkum edilmesini izliyoruz. Sarışın ve umarsız gözüken karakterimiz, bir dizinin pilot bölümünü çekmek üzere Kanada'ya gitmiş bir yazarın evinde kalıyor. Kendisine yabancı bir evde, pek de hoş olmayan koşullar altında (alkol yok, porno yok) yaşamak zorunda kalınca gerilimin yükseleceği tahmin ediliyor zaten. “Dokuzlar”ı araması gerektiğiyle ilgili işaretler almaya başlayınca işler zıvanadan çıkıyor. Kendisine tıpatıp benzeyen, sadece başka bir imaja bürünmüş birisiyle çarpışıyor, evden kaçıp sağır ve dilsiz bir kızla anlamadığı bir muhabbet içerisine giriyor, her yerde 9 işaretlerine rastlamayı da ihmal etmiyor (oturduğu otobüs durağındaki afiş, kurduğu fare kapanlarının sayısı gibi). İkinci kısımda ise yazdığı dizinin pilot bölümünü Kanada'da çekip dönmüş, yine Ryan Reynolds'un bu sefer koyu saçla ve gözlükle oynadığı eşcinsel bir yazarı izliyoruz. Elbette anlayabileceğiniz gibi ilk kısımda gördüğümüz ev bu yazarın evi ve aktörü korkutan hayaletimsi olaylar aynı anda o evde yaşayan yazarın hareketlerinden kaynaklanıyor. Birbirlerini tek bir çarpışma anı haricinde göremiyorlar. Bu kısmın otobiyografik olduğu izlerken çok belliydi, film sonrası okuduğum yazılarla da tasdik ettim. Filmin yazarı ve yönetmeni John August'un kişisel hayatından parçalar içeren bu kısımda, yazarın televizyon yöneticileriyle girdiği dalaşmaya da mevcut oluyoruz. Filmin gizeminin büyük kısmını oluşturan bilgisayar oyunu teması da buralarda kuvvetleniyor. Baş karakterimiz bir bilgisayar oyununun içinde olduğunu hissetmeye başlıyor ciddi ciddi.


İki kısımda da Hope Davis ve Melissa McCarthy farklı ikişer rol ile eşlik ediyor Reynolds'a. McCarthy ilk kısımda aktörün basın danışmanı ve ev hapsindeki bir nev'i gözetmenini oynarken, Davis, Reynolds'u McCarthy'nin karakterlerinden ayrı tutmaya çalışan, onu bu yönde provoke eden sarışın fettanımsı kadınları oynuyor. McCarthy'nin oynadığı karakterlerin üçünün ismi de M ile başlarken (Man: İnsan), Davis'in oynadığı karakterlerin hepsinin ismi S ile başlıyor (Satan: Şeytan). Reynolds'un karakterlerinin baş harfleri ise G (God: Tanrı). Yeterince açık olmuştur sanırım. Finalde bize sunulan açıklama Tanrımsı bir güç olan Reynolds'un (Tanrı 10 üzerinden 10 ise, Reynolds 10 üzerinden 9) evrenimizi yarattığı, bir bilgisayar oyunu gibi onunla oynarken kendini fazla kaptırdığı ve 4000 yıldır diğer alemi bırakıp, farklı farklı 90 karakter suretinde, kendi yarattığı bu evrende takıldığı. Her seferinde McCarthy'nin oynadığı bir karakter ile haşır neşir olan Tanrı'nın insanlar arasına karışıp, kendi kendini unuttuğunu görüyoruz. Davis'in oynadığı kadınlar ise kendini İnsan'dan üstün görüp Tanrı'yı geri gelmesi için ikna etmeye çalışıyor.


Üçüncü kısımda, daha önceki kısımlarda bahsedilen dizinin pilot bölümünü izliyoruz (Reynolds bu sefer sakallı, bilgisayar oyunu programlayan bir aile babasını canlandırıyor). Ailesiyle beraber ormanda kaybolunca yardım aramaya çıkan karakterimiz yine sarışın kadına rastlıyor ve gizem yavaş yavaş çözülüyor burdan sonra. Babanın mesleği elbette önemli burada. Everquest ve Warcraft gibi online oynanan ve aşırı derecede bağımlılık yaratan bilgisayar oyunları, Tanrı'nın yaratıp, oynamaya bağımlı olduğu evrenimizi simgeliyor. Hatta uyuşturucu kadar alışkanlık yapıcı olduğu söylenen bu oyunlardan Evercrack diye bahsediliyor (Crack, argoda uyuşturucu demek). Filmin başlarında aktörün, kullanmayı bilmemesine rağmen uyuşturucu satın aldığını da ekleyelim. Burda tanıştığımız fahişe daha sonra Hope Davis'in karakteriyle beraber Tanrı'nın geri dönmesini isteyen, öbür tarafa ait gruptan birini canlandırıyor. Yine ilk kısımda aktörün kafası iyiyken yaptığı telefon konuşmasına gülüp geçmemize rağmen (Benim göbek deliğim yok. Bu doğmadım demektir. Ben hiç doğmadım mı? Yoksa ben Tanrı mıyım?) filmin ilerleyen dakikalarında yerine oturuyor.


Yönetmenin ketum davranmadan, sırrı film içindeki bir sürü metaforlar vasıtasıyla, oldukça marifetli biçimde anlattığı “The Nines” fantastik sinema severler için şüphesiz bir hazine. Başroldeki oyunculardan alınan güzel performanslar da cabası (Sağır ve dilsiz küçük kızı boşuna Dakota Fanning'e benzetmemişim. Zaten kardeşiymiş). Her kısım için (özellikle de 3. kısım için) farklı tasarlanan görüntü yönetimi, sarkmayan ve kendini fazla ciddiye alaraktan komikleşmeyen öykü, bir de oldukça orijinal diyebileceğim gizemi yine filmi izlenesi kılan unsurlardan. Demek ki metafizik bir mevzuyu, dijital dünyayla entegre edip hoş bir hikaye çıkarmak sadece “Ghost In the Shell” ile “The Matrix”in mahareti değilmiş. Onlar kadar ciddi ve çığır açıcı bir film olmasa da türün sevenleri için mutlaka dikkat çekici bir hikaye bu. Muhtemelen John August bilgisayarda “The Sims” oynarken, televizyonda da sesi kısılmış bir şekilde bir reality show açıkken, bir yerlerde “What If God Was One Of Us” çalmaya başlayınca bu filmin fikri ilham olmuştur. İyi ki peşinden gidip gerçekleştirmiş.


Not: 4 / 5

2 yorum:

triancula dedi ki...

bence the nines charlie kauffman senaryolu bi david lynch filmi gibiydi. gerilim diye adlandırılması çok yanlış bence filmin bi türü de yok, fantastik desen o da değil, ortaya karışık bi tür, ama bu kötü bi anlam teşkil etmiyo, oldukça akıcı ve güzel ve enteresan bişey ortaya çıkmış kaldı ki oyuncuların dördü de çok iyi, küçük elle dakota'dan çok daha iyi bana kalırsa, ayrıca ryan reynolds'ın filmin 2.bölümündeki halindeki tavırları hakikaten de beni dumur etti, şöyleki ben two guys a girl'ü izlememiştim ve ryan'ı da sadece the amityville horror'dan biliyorum ve vasat olduğunu düşünüyodum ama hakikaten adamda bi ben affleck kazmalığı artı adam sandler sempatikliği var :) hakkaten şaşırdım, alanis morissette'in de eski sevgilisiymiş ayrıca. vay vay. alanis bırakılır mıydı ya! :))

DarkYES dedi ki...

Filmi sevenler grubunun bir üyesi olarak belirtmem gerekir ki, film benim için Ryan Reynolds'ın izlediğim Blade Trinity -kötü bir filmdi bence- ve The Amityville Horror'daki on üzerinden beşlik performanslarından sonra takdir edilesi bir performans sergilediği izlemesi zevkli bir filmdi :)