6 Şubat 2008 Çarşamba

I Am Legend (2007)



Richard Matheson'un paranoyak ve mükemmel kitabı “Ben Efsane!” şimdiden üç kere sinemaya uyarlanarak efsane oldu bile. Bir salgın sonrası dünya nüfusunun hemen hepsinin vampirlere dönüşmesini ve geride kalan son adamın yaşadıklarını anlatan kitap 1984 vari bir tarzla okuyucunun bir türlü içini rahatlatmazken, tek bir adamı anlatmasına rağmen oldukça sürükleyici olmayı da başaran bir eser. Geçtiğimiz haftalarda gösterime giren son uyarlama “Ben Efsaneyim” başrolünde Will Smith'in oynadığı, bildik Hollywood formülleri üzerinden işlese de birkaç noktada bu yoldan ayrılıp şaşırtan bir film. Kitaptan farklı olarak kanseri iyileştirdiği keşfedilen yapay bir virüsün evrim geçirerek tüm dünyayı taze kanla beslenen canavarlara dönüştürmesiyle başlıyor öykü. Elbette yine kitabın aksine bol bol bomboş New York görüntüleri izliyoruz, neyse ki, neyse ki kafası uçmuş bir Özgürlük Heykeli yok. Baş ve neredeyse tek karakter olan Robert Neville'in şahane arabaları terkedilmiş New York sokaklarında sürmesini izliyoruz. Bu Will Smith bilimkurgularında arabanın büyük önemi var anlaşılan. Benzer isimli “Ben, Robot”ta sırf o kullansın diye yeni bir model üretmişti Audi. Sokaklar elbette vampireler günışığından korktuğu için boş. Gece ise her şey farklı. Vampirler oynamaya çıkıyor ve kaçan Robert Neville oluyor bu kez.


Filmin yönetmeni pek de başarılı bir film olmayan Constantine'in yönetmeni Francis Lawrence. Görsel tasarımları güzel de olsa pek sağlam bir film değildi. Constantine. “Ben Efsaneyim” onunla kıyaslanırsa oldukça iyi bir gelişme. Ayrıca çoğu tek kişilik bir şov olan filmi sakız gibi uzatmaması da güzel. Kitabın paranoyak havasına erişmesini beklemiyoruz zaten ancak filmdeki Neville'in kitaptaki Neville'den daha sefil olduğu durumlar da var. Örneğin vampirler evin yerini bilmiyolar ve bir kez öğrendiklerinde adamın çabaları karşı koymaya yetmiyor. Halbuki kitapta evi Neville'in kalesiydi ve kendi içeri getirmediği sürece tehlike giremiyordu. Bunun yanında filmdeki Neville'in bir bilimadamı ve asker oluşu da var. Yaptığı deneylerin umutsuzluğu adamın umutsuzluğunu da körüklüyor. Filmdeki ve kitaptaki köpeklerin farklı akıbetleri de güzelce işlenmiş farklı iki öykü.


En büyük fark ve filmin kitabın en gerisine düştüğü kısım ise final. Will Smith dünyayı yeterince kurtarmamış gibi adamı illa filmin başlığına oturtmak için, efsane yapmak için bir sebep aramışlar. Halbuki son kalan adam olması bile yeterince büyük bir olay değil mi? Kitapta ortaya çıkan Ruth karakterinin, filmde ortaya çıkan çocuklarla farkı zaten iki yapıtın bakış açılarındaki farkı ortaya koyuyor. Kitaptaki Ruth'ın gizli sırları, insanın kabuslarına girecek, tekrar anıyorum, 1984 vari bir sona ulaşmamızı sağlıyordu. Filmde ise en az 100 filmde ulaştığımız umutlu bir son var. Elbette her şey tatlıya bağlanıp dünya güllük gülistanlık olmuyor ama buna yol açacak umudu veriyor film.


İlk yarısının sonlarına doğru kısacık süresine rağmen sıkıcılaşmayı başaran film, salgının sıfır bölgesi Manhattan adasının karantinaya alındığı sahnelerde tempoyu yükseltiyor. Köprünün patlatılması gibi aksiyon severleri tatmin edecek sahnelerle dolu bu kısım. Aileyle beraber kaçma sonra yolların ayrılması kısımları ise o kadar da mükemmel sayılmaz. Kitaba benzer olarak flashback şeklinde gördüğümüz bu kısımlar haricinde Neville'in günlük hayatı, Manhtattan sokaklarında geyik avlamakla geçiyor. Tabi vurduğunu görmüyoruz bile, zira hayvanseverler topa tutabilir filmi o durumda. Vampir avına gelince ise iş değişiyor, oldukça ürkütücü sahneler var bu kısımda. Karanlıkta sırf silahın ışığıyla canavarlardan kaçmaya çalışma sahneleri çoğu Hollywood korku filminde rastlamayacağınız kadar “yoğun” sahneler. Köpeğini kurtarmaya çalışırken yaratıklarla burun buruna gelince film zıplattırıyor sizi koltuğunuzdan. Sonra da kitaba uygun olarak yaratıklar taklit etmeye ve zekileşmeye başlayınca finale doğru yol alıyoruz. Bu kısımda ortaya çıkan çocuklar mükemmel karakterler değiller ama sömürü olarak hiç kullanılmamışlar, takdir ettim. Neville'in umutsuzluğunu dengelercesine, kurtulan başka insanların da olduğuna inanıyor bu gençler.


Fazla uzamadan bir sona varan ve her karesi orijinal olmasa da, “ben bu filmi önceden izlemiştim” de dedirtmeyen bir film “Ben Efsaneyim”. Kitabın hayranlarını tam olarak tatmin edecek bir uyarlama değil ama amaçlarının da bu olduğunu sanmıyorum. Şahıs olarak pek sevmesek de Will Smith dünyayı kurtara kurtara bu tip filmlerdeki oyunculuğunu geliştirmiş. Zaten yaptığı inanılmaz gişe, bir filmi kelimenin tam anlamıyla tek başına sürükleyebileceğini gösteriyor. Uma Thurman'ın “Kill Bill” sonrası “My Super Ex Girlfriend”de yaptığı gibi, Will Smith de süper kahramanlığıyla dalga geçen “Hancock” adlı bir filmle geliyor yakında sinemalara. Merakla bekliyoruz..


Not: 3 / 5

Hiç yorum yok: