5 Şubat 2008 Salı

Hairspray (2007)



John Waters'ın çektiği ve çekeceği filmler arasında muhtemelen en edeplisi olan “Hairspray” Brodway'de oynayan oldukça başarılı bir müzikale dönüştü 2000'lerde. Posteri de Times Square'in de ayrılmaz bir parçası oldu (I Am Legend'da mahvolmuş New York'ta poster halen yerindeydi). Asıl filmdense daha çok bu müzikalin uyarlaması olan 2007 tarihli Hairspray filmi de müzikali aratmayacak derecede başarılı olarak ismini sinema tarihine yazdırdı. Eleştirmenlerden topladığı övgüler bir yana dursun, 200 milyon doları geçen uluslar arası hasılatıyla Grease ve Chicago'nun peşinden en çok iş yapan 3. müzikal sıfatını edindi. Gişede en iyi açılış yapan müzikal ünvanını ise onlara da kaptırmadı. Sahne uyarlaması eminim süperdir, şarkılar da güzel ve oldukça keyifli ancak tüm bu pozitif gerçekler filmin yeterince başarılı olmadığı gerçeğini örtmeye yetmiyor. Özellikle senaryonun gidişatı ve Tracy rolünde Nikky Blonsky'nin Disney Channel dizilerini andıran oyunculuğu yüzünden (Evet izledim o kanalı tamam, hemen de yakalarsınız!).


Film Baltimore'da şişman ve kendiyle barışık bir kız olan Tracy'nin dans tutkusunu ve takip ettiği bu hayali sayesinde ayrımcılığa karşı açtığı savaşı anlatıyor. Aslına bakarsanız biraz çocuk filmi seviyesinde anlatılsa da filmin meselesi esaslı. Televizyonda olduğu gibi hayatın geri kalanında da yapılan siyah-beyaz ayrımcılıktan ve bunun yanında manken gibi gözükmeyen herkese karşı yapılan ayrımcılıktan bahseden film bütün iyi karakterleri bu amacın etrafında toplayıp, bütün yüzeysel kötü karakterleri de bu amacın karşısına koyuyor. Oldukça bilindik şekilde seyretse de filmin savunduğu şeyden memnunum anlayacağınız. Kötü kadın rolünde Michelle Pfeiffer “Stardust”da olduğu gibi parlamıyor ama yine de filmin en çekici yanlarından biri. Şarkı söyleyip dansetmesi asıl güzel kısım zaten. Çok konuşulan John Travolta'ya gelince. Açıkçası filmin büyük bölümünü şişman kostümü altında hiçbir surat mimiğini oynatamadan ve vücudunu da fazla hareket ettirmeden geçiriyor. Dolayısıyla soruyorsunuz kendinize Oscar adayları açıklanmadan önce bu adamın adı niye geçiyordu diye. Sonlara doğru açılıp, danslarıyla kırıp geçirmeye başlayınca biraz aklınız yatıyor. Elbette orijinal filmdeki Divine'ın yerini tutamaz ama Travolta'nın sonsuz utangaç Edna'sı da (Tracy'nin annesi) belli bir süreden sonra kendini izlettiriyor.


Yan rollerde tam bir yıldız şöleni var. Yani gelip Ramazan Bayramı'nda Show TV'ye çıksalar yeridir. Zac Efron, Amanda Bynes, zor bir rol olmasa da kusursuz oynayan James Marsden, Christopher Walken, Queen Latifah ve ufacık rolüne rağmen bütün salona kahkahayı patlattıran Jerry Stiller gibi. Zac Efron'un, saç stilinin de katkısıyla iyice İsmail Hacıoğlu'na benzemesi rahatsız etmiyor değil tabi. Özellikle çekindikleri, şaşırdıkları durumda suratlarındaki her mimiğin tıpatıp aynı olması ilginç. Amanda Bynes, başroldense yan rollerde daha başarılı oluyor gibi geldi. Queen Latifah da tarihte en çok iş yapan 3 müzikalin ikisinde oynakatan gurur duyuyordur muhtemelen.


Sonuç olarak aman aman bir film değil, Moulin Rouge'u zaten bırakın da son dönem başarılı müzikallerinden Chicago'ya da pek erişemiyor sanatsal başarı açısından. Kendi de tahmin edilebilir olan “Dreamgirls”le kapışır belki ana yeneceğini zannetmiyorum. Orada da vardı bir Afrikan-Amerikan meselesi ama drama olunca farklı işleniyor. John Travolta'yı illa merak ediyorsanız izleyin, çok bir şey ummayın ama. Müzikal seviyorsanız elbette seveceksiniz tabi onu söylememe gerek yok. Alakasız bir durumda, karakterlerin biri atlasın, ritimli ama duygulu bir şarkı söylesin, sonra bütün cadde dansetmeye başlasın, lamba direklerine tırmanılsın.. Bunlar olduktan sonra müzikal hayranı için gerisi sorun değil!


Not: 2.5 / 5

Hiç yorum yok: