25 Şubat 2008 Pazartesi

Once (2007)



!F 2008'i kapattığım film olan “Once” kronolojik olarak yazısı en son yazılacak film olsa da dün gece itibarıyle bir öncelik edindi kendine. 80. Akademi Ödülleri Töreni'nde “En İyi Şarkı” ödülünü bileğinin hakkıyla kazanan filmi tebrik ederek başlıyorum yazıya. İrlanda'lı bir adam ve Çek göçmeni bir kızın olabildiğine “temiz” ve “gerçekçi” öyküsünü izliyoruz filmde. Babasının yanında elektrik süpürgesi tamir ederken, bir yandan da sokak çalgıcısı olarak çalışan isimsiz adamımız bir gün çalarken isimsiz kızımızın dikkatini çeker. Kız ona 10 sent verir, adam başta sitem eder buna ama sonra özür diler. Anlarız ki kızın zaten verebilecek o kadar parası vardır. Ertesi gün (biraz da kızın bozuk elektrikli süpürgesi yüzünden) tanıştıklarında, yemek yerler, tanışırlar, kız müzik aletleri satan bir dükkanda adama piyano çalar ve bu şekilde başlar her şey. Tam bu sahnede “Falling Slowly”i dinleriz ikiliden. Mükemmel bir uyumla adam gitar ve ön vokali üstlenirken, kız piyano çalıp geri vokal yapar. Oldukça etkileyici olan şarkı filmi izlediğinizin gecesi Oscar alınca şaşırmazsınız bu sayede.


Peşine dünyanın en sıradan tekdüze hikayelerinden biri gelir. Üstelik aynı zamanda en naiflerinden biri. Çocuk ve kız fiziksel bir yakınlaşmaya girmezler (çocuk bir anlık isteyip, kızın tepkisini çekse de), sadece birbirlerinin dünyalarını tanıyıp, yeteneklerini birleştirirler. Kız söz yazar, çocuk besteler, beraber söylerler. Kızın şarkılara inancı tamdır, çocuğun aksine. Hatta sık sık kız şarkıları överken çocuk boş boş bakar. Bu inancın verdiği heyecanla çocuk şarkıları değerlendirmeye karar verir. Yine sokak çalgıcılarıyla bir stüdyoda kaydederler şarkıları. Bir yandan çocuk ve kız derin, anlamlı, sanatsal bir bağ kurarken kızın yürümeyen evliliğini öğreniriz. Final de filmin tümü gibi gereksiz attraksiyon yapmayan iç açıcı bir finaldir. Film bittiğinde dinlediğiniz güzel şarkılar kalır yanınıza.


Bu kadar sıradan bir sinemasal yapıya sahipken nasıl olup da yılın en başarılı bağımsızlarından biri oldu diye şaşırabilir insan. Ne de olsa bağımsızlar genellikle sinema alanında değişik bir şey gösterdikleri için övülürler. Zira büyük bütçeleri, çılgın efektleri yoktur. Onlar da beyin gücüyle ilginçleştirirler filmi. “Once” bu yoldan gitmeyen bir film, sadece ve sadece şarkılarına yaslanıp güçleniyor. Filmin hiç kavis yapmayan öyküsü eğer övülüyorsa, kavis yapmayan öyküler artık kalmadığı için olabilir ancak. Yani artık hiçbir esprisi olmayan bir aşk hikayesi bulmak da zor. Kızla çocuğun bu kadar saf kaldığı, birbirilerine HİÇ zarar vermedikleri bir öykü bulmak zor. Aşk hikayeleri bu dediğim şeylere dönüştüğü için, “Once”ın bu tip oyunlara hiç yüz vermeyen öyküsü ilginçleşiyor. Yoksa yetenekli bir ortaokulöğrencisi bile yazabilir bu hikayeyi, çok görmüş geçirmiş biri olmaya gerek yok. Diyalogların da çok çılgın olmadığını ekleyebilirim. Yalnız arada giren işe yaramaz gibi gözükse de izleyicinin bilinçaltına film için gerekli hisler katan sahneler var. Çocuğun, babasının büyük tutkusu olan motorsikletini kızın sürmesine izin vermemesi, kızın fakirhanesinde topluca televizyon izleyen apartman gençleri, çocuk gitarda “bak bu do majör” diye iyi niyetle gösterirken, kızın “görebiliyorum” diye cevap vermesi gibi. Bu gibi ufak tefek hoşluklar yüzünden tüm dünyada “kocaman yürekli küçücük bir film olarak” nitelendi. Spielberg gibi büyük yönetmenler tarafından bile. Bu naifliği ve oyunsuzluğuyla bağımsız izleyicisinin epeydir rastlamadığı türden bir şey olup memleketi İrlanda'dan çıkıp Amerika'da bile hit haline geldi.


Filmi asıl ayakta tutan şarkılar demiştim. Yönetmenin ilginç bir tavrı var bunlar konusunda. Genelde müzikallerde, şarkılar gerçek hayatta olmayacak yerlerde girer. Absürd durumlardır yani. “Once”da ise şarkıların hepsini gerçekten çalındıkları bir anda dinliyoruz, üstelik uzun uzun, 4-5 dakikalık tam versiyonlarını. Akustik gitarlı rock'ı sevmeyenler için film oldukça yorucu olabilir belki. Ancak başta “Falling Slowly” ve “When Your Mind's Made Up” olmak üzere oldukça başarılı olan şarkıların büyüsüne karşı koymak da güç olsa gerek. Üstelik de başroldeki Glen Hansard'ın son derecede içten performansıyla birleşince. Adamın susuzken su içermiş gibi söylediği şarkılar, kız rolündeki Marketa Irglova'nın çok daha minimalist, biraz daha az ilgi çekici ancak yine de başarılı olan eşliğiyle tekrar tekrar dinlenesi hale geliyorlar. Şarkıların biri hariç tümünü bu ikilinin yazdığını da söylemeden geçmeyelim.


“Once” sallanan kamerası, doğal ışığı, basit ve saf öyküsüyle izlenip unutulabilecek bir filmken, şahane ses bandı sayesinde yıllar boyu akılda kalacak bir esere dönüşüyor. Bana kalırsa bunda hiç abartmadan, zorlamadan ahlaki olabilen tavrı da etkili. Ne de olsa çalışınca başarmaktan, kuvvetli aile bağlarından, cinsellik temelli olmayan sevgilerden, tökezlese de sonunda terkedilmeyen evliliklerden söz ediyor film. Belki en provokatif olanımızın bile içindeki sakin insana, tertemiz sevgiler arayan insana sesleniyordur. Dünyada bu sebepten dolayı bu kadar başarılı olduysa insanlık için hala umut var demektir sanırım.


Not: 3.5 / 5


"Falling Slowly"


23 Şubat 2008 Cumartesi

The Nines (2007)



İronik olarak !F Bağımsız Filmler Festivali'nda izlediğim 3. film olan The Nines (Türkçe ismiyle 3x3) başrollerini Ryan Reynolds, Melissa McCarthy ve Hope Davis'in paylaştığı fantastik bir gerilim filmi. The Matrix tarzında olduğu söylenen filmde ben daha çok yazarların bir ürün ortaya koyarken çektiği sıkıntıyı anlatan filmlerin havasını sezdim ancak denilenler yalan değil. Bir seçilmiş insan meselesi de mevcut. 3 parçaya bölünmüş öyküsünü merak duygusunu sürekli yüksek tutarak izletmeyi başaran yapıtın kendini birden çok sefer izlettirmeye yetecek kadar malzeme içerdiğini de söyleyerek başlayayım.


Üç parçanın ilkinde sorunlu bir aktörün eski sevgili meseleleri yüzünden sınırı biraz aşmasını ve ev hapsine mahkum edilmesini izliyoruz. Sarışın ve umarsız gözüken karakterimiz, bir dizinin pilot bölümünü çekmek üzere Kanada'ya gitmiş bir yazarın evinde kalıyor. Kendisine yabancı bir evde, pek de hoş olmayan koşullar altında (alkol yok, porno yok) yaşamak zorunda kalınca gerilimin yükseleceği tahmin ediliyor zaten. “Dokuzlar”ı araması gerektiğiyle ilgili işaretler almaya başlayınca işler zıvanadan çıkıyor. Kendisine tıpatıp benzeyen, sadece başka bir imaja bürünmüş birisiyle çarpışıyor, evden kaçıp sağır ve dilsiz bir kızla anlamadığı bir muhabbet içerisine giriyor, her yerde 9 işaretlerine rastlamayı da ihmal etmiyor (oturduğu otobüs durağındaki afiş, kurduğu fare kapanlarının sayısı gibi). İkinci kısımda ise yazdığı dizinin pilot bölümünü Kanada'da çekip dönmüş, yine Ryan Reynolds'un bu sefer koyu saçla ve gözlükle oynadığı eşcinsel bir yazarı izliyoruz. Elbette anlayabileceğiniz gibi ilk kısımda gördüğümüz ev bu yazarın evi ve aktörü korkutan hayaletimsi olaylar aynı anda o evde yaşayan yazarın hareketlerinden kaynaklanıyor. Birbirlerini tek bir çarpışma anı haricinde göremiyorlar. Bu kısmın otobiyografik olduğu izlerken çok belliydi, film sonrası okuduğum yazılarla da tasdik ettim. Filmin yazarı ve yönetmeni John August'un kişisel hayatından parçalar içeren bu kısımda, yazarın televizyon yöneticileriyle girdiği dalaşmaya da mevcut oluyoruz. Filmin gizeminin büyük kısmını oluşturan bilgisayar oyunu teması da buralarda kuvvetleniyor. Baş karakterimiz bir bilgisayar oyununun içinde olduğunu hissetmeye başlıyor ciddi ciddi.


İki kısımda da Hope Davis ve Melissa McCarthy farklı ikişer rol ile eşlik ediyor Reynolds'a. McCarthy ilk kısımda aktörün basın danışmanı ve ev hapsindeki bir nev'i gözetmenini oynarken, Davis, Reynolds'u McCarthy'nin karakterlerinden ayrı tutmaya çalışan, onu bu yönde provoke eden sarışın fettanımsı kadınları oynuyor. McCarthy'nin oynadığı karakterlerin üçünün ismi de M ile başlarken (Man: İnsan), Davis'in oynadığı karakterlerin hepsinin ismi S ile başlıyor (Satan: Şeytan). Reynolds'un karakterlerinin baş harfleri ise G (God: Tanrı). Yeterince açık olmuştur sanırım. Finalde bize sunulan açıklama Tanrımsı bir güç olan Reynolds'un (Tanrı 10 üzerinden 10 ise, Reynolds 10 üzerinden 9) evrenimizi yarattığı, bir bilgisayar oyunu gibi onunla oynarken kendini fazla kaptırdığı ve 4000 yıldır diğer alemi bırakıp, farklı farklı 90 karakter suretinde, kendi yarattığı bu evrende takıldığı. Her seferinde McCarthy'nin oynadığı bir karakter ile haşır neşir olan Tanrı'nın insanlar arasına karışıp, kendi kendini unuttuğunu görüyoruz. Davis'in oynadığı kadınlar ise kendini İnsan'dan üstün görüp Tanrı'yı geri gelmesi için ikna etmeye çalışıyor.


Üçüncü kısımda, daha önceki kısımlarda bahsedilen dizinin pilot bölümünü izliyoruz (Reynolds bu sefer sakallı, bilgisayar oyunu programlayan bir aile babasını canlandırıyor). Ailesiyle beraber ormanda kaybolunca yardım aramaya çıkan karakterimiz yine sarışın kadına rastlıyor ve gizem yavaş yavaş çözülüyor burdan sonra. Babanın mesleği elbette önemli burada. Everquest ve Warcraft gibi online oynanan ve aşırı derecede bağımlılık yaratan bilgisayar oyunları, Tanrı'nın yaratıp, oynamaya bağımlı olduğu evrenimizi simgeliyor. Hatta uyuşturucu kadar alışkanlık yapıcı olduğu söylenen bu oyunlardan Evercrack diye bahsediliyor (Crack, argoda uyuşturucu demek). Filmin başlarında aktörün, kullanmayı bilmemesine rağmen uyuşturucu satın aldığını da ekleyelim. Burda tanıştığımız fahişe daha sonra Hope Davis'in karakteriyle beraber Tanrı'nın geri dönmesini isteyen, öbür tarafa ait gruptan birini canlandırıyor. Yine ilk kısımda aktörün kafası iyiyken yaptığı telefon konuşmasına gülüp geçmemize rağmen (Benim göbek deliğim yok. Bu doğmadım demektir. Ben hiç doğmadım mı? Yoksa ben Tanrı mıyım?) filmin ilerleyen dakikalarında yerine oturuyor.


Yönetmenin ketum davranmadan, sırrı film içindeki bir sürü metaforlar vasıtasıyla, oldukça marifetli biçimde anlattığı “The Nines” fantastik sinema severler için şüphesiz bir hazine. Başroldeki oyunculardan alınan güzel performanslar da cabası (Sağır ve dilsiz küçük kızı boşuna Dakota Fanning'e benzetmemişim. Zaten kardeşiymiş). Her kısım için (özellikle de 3. kısım için) farklı tasarlanan görüntü yönetimi, sarkmayan ve kendini fazla ciddiye alaraktan komikleşmeyen öykü, bir de oldukça orijinal diyebileceğim gizemi yine filmi izlenesi kılan unsurlardan. Demek ki metafizik bir mevzuyu, dijital dünyayla entegre edip hoş bir hikaye çıkarmak sadece “Ghost In the Shell” ile “The Matrix”in mahareti değilmiş. Onlar kadar ciddi ve çığır açıcı bir film olmasa da türün sevenleri için mutlaka dikkat çekici bir hikaye bu. Muhtemelen John August bilgisayarda “The Sims” oynarken, televizyonda da sesi kısılmış bir şekilde bir reality show açıkken, bir yerlerde “What If God Was One Of Us” çalmaya başlayınca bu filmin fikri ilham olmuştur. İyi ki peşinden gidip gerçekleştirmiş.


Not: 4 / 5

22 Şubat 2008 Cuma

Türkiye Top 5

1) KALP KALBE KARŞI – ENBE ORKESTRASI EE. ASLI GÜNGÖR

2) VAY ANAM VAY - TARKAN

3) SÖZ VER – FERİDUN DÜZAĞAÇ

4) UNUTAMAM – ENBE ORKESTRASI EE. MUSTAFA CECELİ

5) ...DAN SONRA – SILA EE. KENAN DOĞULU


Haftanın Top 5 listesi bu şekilde. Yaptığı sükse çabuk sönen albümünün çıkış parçası ile Tarkan birinci sıradan da çabuk vazgeçmiş. Açıkçası Yalın'ın yeni albümü bile bu kadar ses getirmeyi becermişti. Basın gözünü ne zaman açar da albümü bir hayal kırıklığı olarak değerlendirir bilinmez. İlk sırada “Kalp Kalbe Karşı” var.


Listeye yeni giriş yapan tek isim Feridun Düzağaç. Fazla şiirsel de olsa genelde güzel olan çalışmalarından bir tanesi daha. Yerinden ettiği “Büyüt İstersen”e tercih edeceğimizi belirtmeye gerek yok. Radyo dinleyicisi de öyle düşünmüş belli ki.


Birinci sırada takındığı inatçı tavrını, 5. sırada da sürdürüp bir türlü gitmek bilmeyen Sıla ise aynı yerinde bekliyor. Listede göremediğimize şaşırdığımız bir şarkı “Yalan Olmasın” oldu. Hande Yener'in son albümünün en güzel çalışmalarından biri olan şarkı bir Sezen Aksu çalışması olmasına rağmen yeterince ilgi görmedi demek ki. Niteliksiz klibinden dolayı olabilir belki.


Haftaya Mor ve Ötesi'nden “Deli”yi görmeyi bekliyorum listede. Ezel Akay'ın yöneteceği videosu televizyonlara düşünce asıl patlamasını yaşayacaktır ama ben şimdiden rast gelmeye başladım radyo kanallarında.


Durgun müzik piyasamıza rağmen iyi dinlemeler diliyorum.

20 Şubat 2008 Çarşamba

Aİ: Burhan Öçal


“Hayatımda ikinci kez bir pop sanatçısının elini sıkıyorum.”


Power Turk Müzik Ödülleri'nde Yalın'a ödül veren perküsyon MASTERMIND'ı Burhan Öçal'dan bir inci. Heralde işiyle ilgili övgüye doymuş olsa pop sanatçıların elini sıkmamış olmakla övünmeye ihtiyaç duymazdı. Lafı söylediği kişiler de bir salon dolusu pop sanatçısı! Bir de söylerken ki surat ifadesi vardı, ona işte kelimeler yetmiyor.

Power Turk Müzik Ödülleri Sonuçları


İşte gecenin en önemli sonucu. Mühürlü zarfımı açıp okuyorum sayın seyirciler... Ay çıkmadı.. Tamam çıktı. Yazmıyor mu? Ha burdaymış.. Sonucu açıklıyorum.. “Berbat bir geceydi!” Kazananı tebrik ediyoruz.


Organizasyon konusunda göz ardı edilemez bir beceriksizliğimiz olduğunu bilmeyen, farketmeyen kalmadı. Yine de bir şey yıllar boyu yapıldıkça ve yurt dışında taş gibi örnekleri mevcutken hala yapamamak biraz aptalca geliyor. Geçen sene güzel bir çaba olarak başlayan Powerturk Müzik Ödülleri, maalesef bu sene kendini kaybetti, bir anda kendini ülkenin en önemli müzik ödülü zannetmeye başladı, adaylarını şaka gibi seçti ve ödül gecesi de şaşırtmayıp tam bir fiyasko oldu. Bahsederken güzelliklerden başlayalım.



1- Şebnem Dönmez sundu. Oryantal Star'ı bile sunsa izlerim. Eskiden güzellik yarışmalarını sunarken yaptığı gibi fevkalade şovlar yapmadı ama varlığı yeter.


2- Nil ordaydı. Bu sene yeni bir albüm yapmasa da en iyi kadın şarkıcı ödülüne adaydı. En iyi video klip ödülünü aldıktan sonra ödülü klibin yönetmenine devredip, sonra “Çıkışta geri verirsin.” deyişi ve kendi esprisine katıla katıla gülüşü paha biçilemezdi.


3- Demet Akbağ. Sunuculuğuna bayılmıyorum ama ödül sunarken çok tatlı kısacık bir monolog yaptı ve salonu kırıp geçirdi.


4- Aysel Gürel anıldı. Hazırlıksız bir şekilde anıldı ama yeni kaybettiğimize göre anlaşılabilir bu.


5- Sahnedeki dikey ve yatay iki yüzeyi birleştiren ekran müthişti (MTV EMA ödüllerinde çakma diye duyduk). Emre Altuğ albümündeki nadir idare eder şarkılardan birine geçen sene Nil'in yaptığı 3 gitarlı akustik şovdan yaptı (birini kendi çaldı), Elif Turan da heyecandan dansedemedi ama en azından bir kareografisi vardı. Hemen hemen tüm performanslar playback idi. Bazıları orijinal şarkıların remixleriydi ama bu kurtarmaya yetmedi.


Şimdi blogu takip ediyorsanız Elif Turan'ı gecenin iyi tarafları arasında saydıysam o geceyle ilgili çılgın sıkıntılar olduğunu tahmin edebilirsiniz. Nerden başlasam bilemiyorum. Bir kere konsepti hala oturtamamışlardı. Yerli Grammy'ler mi yoksa yerli MTV ödülleri mi olmak istiyorlar belli değildi. Bir yandan enerji ararken bir yandan yıllardır bir şey üretmemiş yaşlı başlı şarkıcıları ödül vermeye çıkardılar. Kral Tv Video Müzik Ödülleri'nden kalma bir gelenek bu. Yaşlanınca Ajdar bile kıymetli olabilir bir gün. Üstelik bu yaşlı başlı insanlar ödül verdikleri insanlara iki laf etme fırsatı tanımayıp sahne çalmaya da çalıştılar. TV başında kendileri için yerin dibine geçtik ama onlar memnundu sanırım.


Adayların berbat olduğunu söyledik. Allahtan kazananlar berbat sayılmazdı. Sony BMG dikkat çekecek kadar fazla ödül aldı, zamanında Kral TV ödüllerinde Yonca'nın Prestij Müzik'e çıkışmasını anımsattı. Organizasyon yok gibiydi. Ödül verecekler bir türlü sahneye çıkamadı, yine o rezil, utanç verici sessiz anlar yaşandı. Üstelik bu bir bant yayındı! Tanrım, gidin oturun kurgu masasına kesin şunları! Bu kadar mı zor? Akıcılık yoktu anlayacağınız. Çoğu sahneye çıkan tutuktu, kimse seyirciyi güldüremedi (Demet Akbağ hariç), koltuklar boştu. Power Turk ödülleri abisi Kral TV ödüllerine benzemek için ciddi adımlar attı aslında bu sene.


Dansçılar ciddi ciddi uyumsuzdu. Bazıları dansetmeye korkuyordu resmen. Yaptıkları şovlar 3-4 saatte ortaya çıkabilecek danslardı. Adayların 1 aydan fazla süredir oylandığını hatırlatayım. Mustafa Ceceli (çok heyecanlı, iyi bir insana benziyor) şarkısını söylemek için geç çıktı, ilk dörtlüğü öyle boş boş dinledik. Üstelik de kullandıkları ekran videosu geçen sene Hepsi'nin “İki Kelime” adlı şarkılarına yaptıkları şovda kullanılan videoydu. Zaten ödüllerin jingle'ını da değiştirmeyip yine “Hadi Bakalım”ı kullanmışlar, büyük tembellik olmuş.


Geçen senenin genç havası HİÇ yoktu. Bunun da sadece berbat aday listesinden kaynaklandığına emin olabilirsiniz. Oraya performans yapmaya Demet Akalın, Hande Yener, Bengü, Tarkan, Mustafa Sandal çıkabilirdi, bunlara düet ve medley'ler yaptırıp ertesi gün bütün gazetelere haber olunabilirdi, organizasyon adına bir şeyler başarılmış olunabilirdi ama olmadı. İzlediğimiz herhangi bir tutuk, hazırlıksız, provasız, boş koltuklu Türk ödül gecesiydi.


Hadi eleştirip duruyoruz, bunlar da yeterince yapıcı ama başka tavsiyelerde de bulunalım. Seneye:

-Doğru dürüst aday belirleyin. Best of, canlı konser kaydı albüm yaptı diye, sırf klip çekti diye birini aday etmeyin.

-Genç seyirci getirin. Ayakta olsunlar. Coştursunlar.

-Yalın ödül aldığında hemen en ön sırada oturan Tuba Ünsal'ı çekmeyi akıl edin! Enerji gelsin şova.

-Canlı performanslar ses getirecek işler olsun. Sıkıntıdan patlatacak işler değil.

-Senelik temalar bulun. O senenin teması özgün olsun, gaza getirici olsun. Kırmızı boncuklarla yetinmeyin.

-Genç insanlara ödül verdirin! Çıkıp geyik yapsınlar, sunar sunmaz sahneden gitsinler. Tempoyu düşümesinler. Daha olgun insanları bırakın, daha olgun ödülleri dağıtsınlar.

-Ön koltuklara LCV (ecnebicede RSVP) yapın. Boş kalmasın. Arkalara da doldurun işte hevesli Türk gençlerini. Geceye gelmek için ölen tonla insan vardır eminim.

-Rockçılara söz verin. Belli ki bizim endüstride bi tek onların ağzı laf yapıyor.


Kazanan listesini de es geçmeyeceğim. Google aramalarınız için tekrar anons ediyorum. İşte Power Turk Müzik Ödülleri 2008 kazananları ve hatta sonuçları, britney spears, janet jackson superbowl, paris hilton sex tape:


En İyi Çıkış : Sıla

En İyi Kadın Sanatçı: Şebnem Ferah

En İyi Erkek Sanatçı: Yalın

En İyi Grup: Mor ve Ötesi

En İyi Albüm: Yalın – Her Şey Sensin

En İyi Konser: Şebnem Ferah – 10 Mart 2007 BGM Konseri

En İyi Web Sayfası: www.kenandoğulu.com.tr (Fadik Sevin Atasoy, “Kenan Doğulu DAT kom Tİ AR diye okudu, lütfen siz de öyle okuyun! Ne öyle cahil gibi “nokta kom te re”?! Haddinizi bilin!)

En İyi Çıkış Yapan Video Klip: Mustafa Ceceli – Unutamam (Çok şeker adam valla, elinde mikrofonsuz, slow şarkıya playback yapmaya çalışmasını hiç unutmayacağım. Elini kolunu nereye koyacağını bilemedi garibim, gözlerini bile açmadı)

En İyi Video Klip: Nil – Bu Mudur?

En İyi Şarkı: Gripin & Emre Aydın – Sensiz İstanbul'a Düşmanım

En İyi Düet: Gripin & Emre Aydın – Sensiz İstanbul'a Düşmanım


Titre ve kendine gel Power Turk. Alay etmek için yeterince ödül törenimiz var. Seninle gurur duymak istiyoruz.

19 Şubat 2008 Salı

!F AFM Bağımsız Filmler Festivali 2008

Yazarınız !F AFM Bağımsız Film Festivali'nde hangi filmleri görecek?


20 Şubat – Pink


21 Şubat – The Nines


22 Şubat – The Aerial


23 Şubat – Yobi: The Five Tailed Fox


23 Şubat – Dorian Gray'in Portresi


23 Şubat – Otto, or Up With Dead People


24 Aralık – Once


Bunlar dışında tavsiye ettiklerim filmlerden bir kaçı: Just Like Home, Death Note ikilemesi, Diary, Grimm Love, In Search Of A Midnight Kiss, Inland Empire, Itty Bitty Titty Committee, Lars and the Real Girl, No Country For Old Men, Poultrygeist, Sicko, Teeth.

Southland Tales (2006)



Geçtiğimiz perşembe başlayan !f AFM Bağımsız Film Festivali için blogda güzel planlarım vardı ancak yoğunluk yüzünden pek vakit ayıramadım. Festival dahilinde izlediğim ilk ve şimdilik tek filmin yazısını da ancak yazabiliyorum. Southland Tales'i festivalin açılış gününde izledim, tıklım tıklım bir salonda. Donnie Darko'nun yönetmeni Richard Kelly'nin ikinci filmi olan yapıt Kelly'nin artık David Lynch yolunda olduğunu ispatlıyor bence. Gerçi Lynch kendi yolunu da az biraz değiştirdi dijital sinema devrimi sonrası ama belli öğeleri hala daha oldukça yoğun ve Richard Kelly'de bunlara dokunup geçiyor zaman zaman.


Mükemmel bir ilk film ve katıksız bir şaheser olan Donnie Darko'dan uzun uzun bahsetmeme gerek yok, ne kadar iyi olduğunu izleyen herkes bilir. Zamanında Trabzon'da lisede okurken o seneki !f festivalinde programda olduğunu görüp az heveslenmemiştim. Aynı sene “Spirited Away”i de gösterdiklerini anımsarsak boşuna üzülmemiştim İstanbul'da olmadığıma. Şimdi tam emin olamıyorum ancak en az 4-5 yıl geçmişken üstünden yönetmenin yeni filmini yine bu festivalde izleme olanağı buldum. Southland Tales ilk olarak Cannes'da gösterildi ve deyim gayet yerinde, yerden yere vuruldu. 160 dakika civarı süresi, benim izlediğim kurgudan farklı olan kurgusu, yönetmenin narsistliği eleştiri üzerine eleştiri toplamış, film, festivalin eleştirmenlerce belirlenen yıldız tablosunda da en düşük notlu filmlerden biri olmuştu. Sony Pictures Classics filmi festivalde satın aldıktan sonra, kurgusunu değiştirdi, süresini kısalttı, anlatıcı rolündeki Justin Timberlake'in anlatısını (muhtemelen filmi daha kolay anlaşılabilir yapmak için) bütünüyle değiştirdi. Elbette Richard Kelly'nin izni dahilinde. Amerika'da bu yeni haliyle gösterime girmesine rağmen yine de gişe yapamayan film umuyorum ki bu çok umut verici yönetmenin önünü tıkamaz, zira sinema pahalı bir sanat ve bilim kurgu da bu sanatın en pahalı türlerinden biri.


Filmin konusuna da hafiften değindikten sonra benim görüşlerime geleceğim. Aslen 9 parçalık olarak tasarlanan mevzu bahis “güney masalları” daha sonradan 6'ya indirildi ve biz son üçünü izliyoruz. İlk üçü “The Fountain”ı andıran şekilde çizgi roman olarak yayınlandı. Film Amerika'ya düzenlenen 2 nükleer saldırı sonrası 3. Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla başlıyor. Bir yandan okyanus devinimiyle sonsuz bir enerji kaynağı oluşturan “Liquid Karma” buluşu gerçekleştirilirken (güle güle petrol), diğer yandan Cumhuriyetçi Amerikan iktidarı tüm medyayı sansürleyen “USIdent” isimli bir sistem geliştiriyor. Bir senatörün kızıyla evli olan ve savaştan dönerken kaçırılıp, hafıza kaybına uğrayan Elliot Frost'u izliyoruz başrolde. Bu aktör bugünkü demokratları simgeleyen neo-marksistler tarafından sisteme bela çıkarmak için kullanılırken bir de ikiz polisler Roland ve Ronald Taverner ile tanışıyoruz. Bunların yanında eski porno aktristi Kyrsta Now, delirmiş bir asker Pilot Abilene de var. Şimdi kişisel olarak çok az film bundan daha çekici olabilir benim için. Yakın gelecekte geçmekte olan bir bilimkurgu olmasını bir yana bıraktım, bu çeşitli karakterler, filmin temelini oluşturan bilimsel buluş ve kıyamet temaları beni mıknatıs gibi çekti filme. Ne yalan söyleyeyim hayal kırıklığına da uğramadım. Özellikle filmin girişi anlaşılabilirlik açısından çok zordu ancak Kelly'nin sevdiği zaman-mekan dokusundaki yırtılmalar falan işin içine girince ben de filme girebildim.Bunun yanında hem plaj, deniz, güneş dekorunu (demokratlar sahnedeyken) hem de soğuk gri metalik ve teknolojik fonları (cumhuriyetçiler sahnedeyken) kullanması, şahane ve genç bir kadrosu olması (Dwayne Johnson, Sarah Michelle Gellar, Seann William Scott, Mandy Moore, Justin Timberlake, Miranda Richardson), bir anda ortaya çıkan müzikal sahneler, ortalara doğru gelen, gök gürültüsü efektleriyle izlediğimiz hamilelikle ilgili pembe dizi vari sahne (yine Lynch etkisi), filmin kendini ciddiye alsa da zaman zaman işi dalgaya vuran tavrı diğer artıları filmin. Üstelik bu oyuncu kadrosunun iyi iş çıkardığını ekleyeyim.


Peki yönetmen nasıl bir iş çıkarmış? İlk aklıma gelen Darko'nun açılışında kameranın tek planda gezip bir sürü karakteri ağır veya normal çekimde gösterdiği planı filmin ortalarında aynen kullanmasıdır heralde. Bir de Donnie'nin küçük kardeşinin sahnedeki dans gösterisinin aynı ışık ve kamera açılarıyla Sarah Michelle Gellar tarafından tekrarlanması olabilir. Bunları imzaya mı dönüştürmeye çalışıyor bilinmez ama ufaktan bir tekrar kendini söz konusu. Yine bahsettiğim gibi zaman-mekan dokusuyla ilgili final de Donnie'yi hatırlatıyor. Ancak ilk filmin aksine Southland çok daha büyük ölçekli bir film, futuristik Los Angeles manzaralarıyla, finaldeki zepliniyle ve Donnie'nin aksine bir banliyöden daha geniş mekanlarda geçen Dünyayı Kurtaran Adam öyküsüyle. Temalar oldukça benzer, evet ama yönetmen uluslar arası başarısının etkisiyle daha “büyük” takılmış bu sefer. Benim açımdan bir sıkıntı yok, söylediğim gibi film bayıldığım temalarla dolup taşıyor, istediği kadar da uzun olabilir bu yüzden. “10 dakika ara”ya alışkın bir Türk izleyicisi olmama rağmen festivalde kesintisiz izlemek de baymadı (Süresi 144 dakika). Yönetmenin her yeni gelen filminde bunlardan bahsedip durmasını istemem elbette ancak benim fikrimde Southland Tales kesin bir başarı. Donnie'nin “gençlik filmi” imajını içermediği için ve Hollywood'a bulaştığı için (tuhaf aktörler, saçma sapan şeyleri büyük ciddiyetle söyleyen aktrisler) bu sefer David Lynch'i kesinlikle andırıyor Richard Kelly. Donnie için aynı şeyler söylenirken pek katılmıyordum ama bu sefer kesin var. Lynch'e benzemek elbette sadece bir övgü olabilir, yaptığın işi eline yüzüne bulaştırmadığın sürece. Southland Tales bilimkurgu filmlerini sevenler için kaçırılmaz bir fırsat. Gösterime girmesi çok küçük bir ihtimal olduğuna göre yarın 22.00'deki son İstanbul gösterimini kaçırmayın. 28 Şubat'ta da Ankara'da oynayacak.


Not: 4.5 / 5

Türkiye Box Office 15.02.2008 - 17.02.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

120

1

59.091

59.091

2

Semum

2

49.796

190.299

3

Not: Seni Seviyorum

1

25.920

25.920

4

Sweeney Todd

1

24.702

25.257

5

Son Ders: Aşk ve Üniversite

2

14.524

56.858

6

Ben Efsaneyim

4

11.257

386.344

7

Şimdi Ya Da Asla

3

11.173

111.186

8

Asterix: Olimpiyat Oyunlarında

3

8.590

128.824

9

John Rambo

3

4.053

51.790

10

Taze Gelin Şaşkın Damat

1

3.458

3.458


Bu hafta gişe listemiz resmen şaka gibi. Sebeplerini yazalım:


1- Geçen haftasonu yaptıkları 40.000 civarı seyirciye yaklaşık bir seyirci çekseler, bu haftanın listesinde yine 3. ve 4. sırayı paylaşacak olan Maskeli Beşler ve Çılgın Dersane listeden kaybolmuşlar. Çılgın Dersane'nin ilk haftasında yaptığı gibi kasten listeye dahil olmama gibi bir durum varsa bilemiyorum ancak bu hafta o kadar az salonda oynamışlarki genelde sadece ticari mantıkla çalışan dağıtımcılarımızdan beklemeyeceğimiz bir hamle olmuş. Bu iki çöp filmin daha sıkılacak suyu vardı bence ama en çok izlenmiş 10 filmimizin arasında görmemekten yine de memnun oluyorum.


2- Yine listede gözükmeyen başka bir film Ulak. Ulak'ın halen daha yaygın olarak oynadığını biliyorum salonlarda, “Taze Gelin Şaşkın Damat”tan daha az izleyici çekmiş olması mümkün değil. Eğer öyle bir şey varsa da 5 milyon dolar civarı bütçeli olduğu söylenen film için hezimetten farklı bir durum olmaz. Ancak dediğim gibi kağıt üzerinde bir problem olsa gerek Ulak'ın listedeki yokluğu. Belki hayal kırıklığı yaratan rakamları kötü reklam olmasın diye de açıklamaktan kaçınmış olabilirler.


3- Seyircinin azlığı elbette. 3.500 seyirci çeken film bile listeye dahil olabilmiş. “120” bir numarada açmış ama geçen haftanın birincisi Semum'un yaptığı kadar iş yapmamış. Üstelik bence büyük bir gişe potansiyeli olan 120 nin salon başına performansı da pek iyi değil. Onun üçte biri kadar salonda gösterime giren “Not: Seni Seviyorum”un onun yarısı kadar iş yapmasına bakarsak örneğin. Ayrıca şunu da ekleyeyim “Not: Seni Seviyorum” 1500 saat sürmese çok daha fazla izleyici çekebilirmiş. Vatanı Amerika'da da beklendiği kadar iş yapmamasının sebebi bu olsa gerek.


4- Listede yükseldi gözüken filmler seyirci sayısında düşüş yaşamış. “Son Ders” 5.000 daha az seyirci çekerek, 5 sıra daha yukarıya yerleşmiş. “Şimdi Ya Da Asla” 13.000 daha az izleyiciyle 2 sıra yükselmiş. Rambo listeye geri dönmüş vs. vs. Tabi bunların hepsi seyirci sayısının azlığıyla ilgili yine. Okulların açılması çok yaramamış salonlara.


5- Cloverfield yok. Bu da demektir ki bu liste bir boka yaramıyor. Filmi izlemedim, iyi mi kötü mü bilinmez ama seyirciden ilgi gördüğüne eminim. Bilinmedik sebeplerden dolayı en az 4 film yutulmuş gözüküyor (Maskeli Beşler, Çılgın Dersane, Ulak, Cloverfield). Ben “Şeytan Duymadan Önce” ve “Kan Dökülecek”in de son sıralardan giriş yapmasını beklerdim ama olmamış maalesef.


Haftaya Recep İvedik geliyor. Yüzü güler artık salon sahiplerinin. İyi seyirler.

15 Şubat 2008 Cuma

Naylon Plak Ödülleri 2008: Oylama Başladı!



NAYLON PLAK ÖDÜLLERİ 2008


TÜRK POP MÜZİĞİNDE GEÇEN SENENİN EN KÖTÜ İŞLERİNİ SEÇİYORUZ.


SEÇİYORUZ Kİ SADECE UNUTULMAKLA KALMASINLAR.


BİR DAHA DİNLEYİCİYİ APTAL YERİNE KOYMASINLAR.


İŞTE ADAYLAR:


EN KÖTÜ ŞARKI:


Gökçe – Aradım Seni

Özcan Deniz – Bi Dudaktan

Emre Altuğ – Kapış Kapış

Berksan – Bay Bay

Ebru Destan - Boyfriend

Elif Turan – Büyüt İstersen

Kutsi – Olay Olay

4Yüz – Dandini

İzel – Belli Mi Olur

Murat Boz – Püf


EN KÖTÜ ALBÜM


Emre Altuğ – Kişiye Özel

Tarkan – Metamorfoz

Ferhat Göçer – Yolun Açık Olsun

Özcan Deniz – Hediye

Bengü – Taktik

Elif Turan – Çık Aradan

Gökçe - Böğürtlenli Reçel

Petek Dinçöz – Yolun Açık Olsun


EN BÜYÜK HAYAL KIRIKLIĞI (ŞARKI)


Harun Kolçak – Aşk Beni Hep Değiştirecek

Sibel Can – Çakmak Çakmak

Burak Kut – Komple

Emel – Evlenilecek Kızlar Eğlenilecek Kızlar

Kenan Doğulu – Shake It Up Şekerim

Mustafa Sandal – İndir

Demet Akalın – Tatil

Sertab Erener – I Remember


EN BÜYÜK HAYAL KIRIKLIĞI (ALBÜM)


Çeşitli Sanatçılar - Onno Tunç Şarkıları

Nev – Işığım Ve Gölgem

Emre Altuğ – Kişiye Özel

Tarkan – Metamorfoz

Mustafa Sandal – Devamı Var

Ezginin Günlüğü – Çeyrek

Keremcem – Aşk Bitti

Gülşen – Ama Bir Farkla


EN KÖTÜ VİDEO KLİP


Ferhat Göçer – Cennet

Emre Altuğ – Kapış Kapış

Tuğba Ekinci – Boynuz (Rnb Version)

Kutsi – Olay Olay

Hande Yener – Romeo

4 Yüz – Dandini

Ebru Gündeş – İyi Şanslar

Mor Ve Ötesi – Küçük Sevgilim


EN KÖTÜ ŞARKI SÖZÜ


Gökçe - Aradım Seni

Özcan Deniz - Bi Dudaktan

Emre Altuğ - Kapış Kapış

4Yüz - Dandini

Özgün - Kıvırır

Ebru Destan - Boyfriend

Elif Turan - Büyüt İstersen

Bengü - Korkma Kalbim


EN KÖTÜ BESTE


Berksan – Bay Bay

Demet Akalın – Tatil

İzel – Belli Mi Olur

Kutsi – Olay Olay

Kenan Doğulu – Shake It Up Şekerim

Murat Boz – Püf

Gülşen – Karaböcükler

Tan – Neler Neler


EN KÖTÜ DÜZENLEME


Ferhat Göçer – Cennet

Betül Demir – Başka Bir Şey

Tuğba Ekinci – Boynuz (Rnb Version)

Sibel Can – Çakmak Çakmak

Özcan Deniz – Bi Dudaktan

Elif Turan – Büyüt İstersen

4 Yüz – Dandini

Burak Kut – Komple


EN KÖTÜ UZUN FORMATLI ŞARKICI VİDEOSU


Hepsi – Hepsi 1 (Dizi)

Emre Altuğ – El Gibi (Dizi)

Petek Dinçöz – Arım Balım Peteğim (Gündüz Programı)

Ferhat Göçer – Aşk ve Hüzün (Eğlence Programı)

Keremcem – İki Yabancı (Dizi)

Özcan Deniz – Kader (Dizi)

Tarkan – TRT 1 Yılbaşı Performansı

Çeşitli Sanatçılar - Kral TV Video Müzik Ödülleri


KOMEDİ DANS ÜÇLÜSÜ: Ödüllerimizin bu kategorisi “Yılın Onur Ödülü” veya en kötüleri seçtiğimize göre “Yılın Utanç Ödülü” ayarında olup, kazananlar şimdiden belirlenmiştir. Üçünü de tebrik ederiz.


Kıraç

Erol Köse

Şule Güleç (Tanımayanlar için “Msn” ve “Bir Kızım Olana Kadar” şarkılarını tavsiye ederiz)


SİZE DÜŞEN NEDİR?


Bu çalışmalar arasından en kötü ödülünü hakettiğini düşündüğünüz isimleri belirleyip oyunuzu kullanmak! Unutmayın, yıl boyu kulağınızı tırmalayan şarkılara ve şarkıcılara karşı sesinizi duyurma zamanı geldi! Bu fırsatı kaçırmayın.


OYUNUZU NASIL KULLANACAKSINIZ?


Okuduğunuz sayfanın en altında bir “İletişim Formu” var. Oy vermek istediğiniz adayları buradan bana iletebilirsiniz.


E-posta ile göndermek işinize gelirse, o da mümkün. Oy vermek istediğiniz adayların listesini lecterhouse@gmail.com adresine gönderin.


Çok yakında daha rahat oy verebileceğiniz bir anket sistemi de devreye girecek. Adayları okuduysanız, mutlaka oy kullanın, seçerken objektif olmaya dikkat edin. En çok adaylığı bulunan isimler için hazırladığım özel albüm kapaklarına da göz atın. Herkese iyi oylamalar.





Emre Altuğ: 6 Adaylık



Özcan Deniz: 5 Adaylık



Elif Turan: 4 Adaylık



Ferhat Göçer: 4 Adaylık



4 Yüz: 4 Adaylık



Tarkan: 3 Adaylık



Gökçe: 3 Adaylık

Ödüllere özel yazdığım blog için:
http://naylonplak.blogspot.com

14 Şubat 2008 Perşembe

Türkiye Box Office 08.02.2008 - 10.02.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Semum

1

67.639

67.639

2

Ulak

3

53.108

368.082

3

Çılgın Dersane Kampta

5

42.381

858.100

4

Maskeli Beşler Kıbrıs

5

41.140

920.000

5

Ben Efsaneyim

3

40.300

340.617

6

Charlie Wilson'ın Savaşı

1

37.670

37.670

7

Asterix Olimpiyat Oyunlarında

2

31.547

111.559

8

Sihirli Oyuncakçı

2

30.026

107.903

9

Şimdi Ya Da Asla

2

24.864

80.768

10

Son Ders: Aşk ve Üniversite

1

19.792

19.792


Artık bu gişe listelerini yayınlarken ufaktan utanç duymaya başladım. Fragmanındaki efektleri bile Geleceğe Dönüş 2'nin efektleri kalitesinde gezinen, saçma sapan yeni cinli film “Semum” birinci sırada. Hadi yerli film diye çok laf etmeyelim, en azından izleyicinin bunlara bir şans vermesi güzel ama kalitenin düşüklüğü sonradan gelecek iyi filmlere de bir güvensizlik duyulmasını sağlayacak bu gidişle. Kalitenin düşüklüğü demişken birbirlerinin bir önüne bir arkasına geçip haftalardır ardışıklığı bozmayan “Maskeli Beşler Kıbrıs” ve “Çılgın Dersane Kampta”yı da unutmayalım.İkisi de 1 milyon barajına yaklaştı, bu demektir ki iki serinin de devamı gelecek. Önümüzdeki sömestri dönemi için şimdiden üzülüyorum halimize.


İkinci sırada yavaş gitse de sağlam giden Ulak var. Babam ve Oğlum gibi bir gişe yapmayacağını öngörebiliriz rahatlıkla ama kendini çabuk tüketmezse ticari olarak tam bir hayal kırıklığı olmayacak. Tabi yapılan promosyon da oldukça eksik bence. 5. sırada Ben Efsaneyim var. Hemen peşine ise haftanın yeni filmlerinden ve son zamanların en çekici filmlerinden “Charlie Wilson'ın Savaşı” var. Julia Roberts'ı yıllar sonra geri döndüren, üstelik de Mike Nichols yönetmenliğinde izlettiren film politik bir taşlama olmasına rağmen idare eder bir iş yapmış. Umarız gösterimden kalkmadan önce kıymeti bilinir.


Listenin son sırasında heralde ticari formüllere göre son haftaların en şaşırtıcı açılışı var. Eminim yapımcıları “Son Ders: Aşk ve Üniversite”nin hem aşk hem üniversite ortamı hem de “usta” Ferhan Şensoy'u sunmasıyla, tanıtmasalar bile listenin tepesinde bulunacağını düşünmüşlerdir. Maalesef öyle olmuyor. Ferhan Şensoy'un gişede çok önemli bir faktör olmadığını biliyoruz, hatta ben sanatsal başarı konusunda da çok bayıldığımı söyleyemeyeceğim (aynen Rasim Öztekin gibi). Ölü Ozanlar Derneği tarzı klişe bir öyküyle de yürümüyor demek ki bu işler. Şunu da ekleyeyim dışarıdan bakınca filmin televizyonlarda yeni başlayacak bir dizi gibi durması da büyük handikap. Sinema büyüsü yakalanmadı mı olmuyor. Tanımadığımız yönetmenine, “bir dahaki sefere inşallah” diyoruz.


Bu cuma tam 8 film gösterime girecek. Eğer seyirciler arasında iyi anılırsa çok çılgın gişe potansiyeli taşıyan Sarıkamış filmi “120” var aralarında. Gizemli yaratık filmi “Cloverfield”, 14 Şubat hatrına gelen “Not: Seni Seviyorum”, yeni Tim Burton filmi “Sweeney Todd” ve oldukça övgü toplayan bağımsız “Şeytan Duymadan Önce” de gelenler arasında. Ne yazık ki bugün itibarıyle “!f AFM Bağımsız Filmler Festivali” başlıyor dolayısıyla gösterimdeki filmlere çok vakit ayıramayacağız. Herkese iyi seyirler.

10 Şubat 2008 Pazar

Aİ: Yüksel Aytuğ


Ülkemiz televizyon eleştirmenlerine şaşkınlıkla bakmamak elde değil. Yazılacak magazin sütunları bittiği için buraya taşınan ve sırf kanal değiştirerek mesleğinin hakkını verdiğini düşünen bu insanlara katlanmak zaman zaman zorlaşıyor. Televizyon gibi (en azından ülkemizde) çok derinlik gerektirmeyen bir alanı hadi geçtik de sinemaya bulaşmasalar bari. Yüksel Aytuğ SİYAD ödülleri adayları arasında “Beyaz Melek” ve “Mahsun Kırmızıgül”ü göremeyince çok üzülmüş. Bu jürilerin sanat ağırlıklı bir bakışı olduğunu kabul etmiş ama (SİYAD'dan film festivali jürisi diye bahsetmiş bu arada. Açılımı Sinema Yazarları Derneği'dir) Diyarbakır'da gözü gazete parçasına ilişip de Mahsun'a ödül verildiğini görüp içi sanat aşkıyla kavrulacak çocukları düşünmedikleri için kızmış. Bir türkücünün sinema yapması yadırganmış Aytuğ'a göre. Halbuki filmin ders vermek amaçlı, sanattan çok ahlak bilgisi dersine benzeyen bir yapıt olduğunu atlıyor muhtemelen. Fragmanına bile çoğu filmde olmadığı kadar duygu sömürüsünü sığdırabilmiş bir filmin, sinema yazarları tarafından ödüllendirilmemesi şaşırtıcı değil aksine mantıklı. 2 milyon seyirci çekti diye iyi bir film olması gerekmiyor. İşte sevgili Aytuğ'un sinema ve sanat hakkında yapılmış yüzeyselliğin kitabını yeniden yazan cümlesi: “Ama bana göre yılın en fazla ses getiren, en çok konuşulan, en fazla hasılat elde eden, sosyal bir sorumluluğu hatırlamamızı sağlayan ve hatta bunun için yasa koyucuları bile harekete geçiren filmini ve onun yönetmenini ödüle layık görmemek, içinde yaşadığınız toplumu "görmemek" anlamına gelir.” En az “Beyaz Melek” kadar ajitasyon ve abartı dolusun sevgili Aytuğ. Üzülerek söylüyorum.

6 Şubat 2008 Çarşamba

I Am Legend (2007)



Richard Matheson'un paranoyak ve mükemmel kitabı “Ben Efsane!” şimdiden üç kere sinemaya uyarlanarak efsane oldu bile. Bir salgın sonrası dünya nüfusunun hemen hepsinin vampirlere dönüşmesini ve geride kalan son adamın yaşadıklarını anlatan kitap 1984 vari bir tarzla okuyucunun bir türlü içini rahatlatmazken, tek bir adamı anlatmasına rağmen oldukça sürükleyici olmayı da başaran bir eser. Geçtiğimiz haftalarda gösterime giren son uyarlama “Ben Efsaneyim” başrolünde Will Smith'in oynadığı, bildik Hollywood formülleri üzerinden işlese de birkaç noktada bu yoldan ayrılıp şaşırtan bir film. Kitaptan farklı olarak kanseri iyileştirdiği keşfedilen yapay bir virüsün evrim geçirerek tüm dünyayı taze kanla beslenen canavarlara dönüştürmesiyle başlıyor öykü. Elbette yine kitabın aksine bol bol bomboş New York görüntüleri izliyoruz, neyse ki, neyse ki kafası uçmuş bir Özgürlük Heykeli yok. Baş ve neredeyse tek karakter olan Robert Neville'in şahane arabaları terkedilmiş New York sokaklarında sürmesini izliyoruz. Bu Will Smith bilimkurgularında arabanın büyük önemi var anlaşılan. Benzer isimli “Ben, Robot”ta sırf o kullansın diye yeni bir model üretmişti Audi. Sokaklar elbette vampireler günışığından korktuğu için boş. Gece ise her şey farklı. Vampirler oynamaya çıkıyor ve kaçan Robert Neville oluyor bu kez.


Filmin yönetmeni pek de başarılı bir film olmayan Constantine'in yönetmeni Francis Lawrence. Görsel tasarımları güzel de olsa pek sağlam bir film değildi. Constantine. “Ben Efsaneyim” onunla kıyaslanırsa oldukça iyi bir gelişme. Ayrıca çoğu tek kişilik bir şov olan filmi sakız gibi uzatmaması da güzel. Kitabın paranoyak havasına erişmesini beklemiyoruz zaten ancak filmdeki Neville'in kitaptaki Neville'den daha sefil olduğu durumlar da var. Örneğin vampirler evin yerini bilmiyolar ve bir kez öğrendiklerinde adamın çabaları karşı koymaya yetmiyor. Halbuki kitapta evi Neville'in kalesiydi ve kendi içeri getirmediği sürece tehlike giremiyordu. Bunun yanında filmdeki Neville'in bir bilimadamı ve asker oluşu da var. Yaptığı deneylerin umutsuzluğu adamın umutsuzluğunu da körüklüyor. Filmdeki ve kitaptaki köpeklerin farklı akıbetleri de güzelce işlenmiş farklı iki öykü.


En büyük fark ve filmin kitabın en gerisine düştüğü kısım ise final. Will Smith dünyayı yeterince kurtarmamış gibi adamı illa filmin başlığına oturtmak için, efsane yapmak için bir sebep aramışlar. Halbuki son kalan adam olması bile yeterince büyük bir olay değil mi? Kitapta ortaya çıkan Ruth karakterinin, filmde ortaya çıkan çocuklarla farkı zaten iki yapıtın bakış açılarındaki farkı ortaya koyuyor. Kitaptaki Ruth'ın gizli sırları, insanın kabuslarına girecek, tekrar anıyorum, 1984 vari bir sona ulaşmamızı sağlıyordu. Filmde ise en az 100 filmde ulaştığımız umutlu bir son var. Elbette her şey tatlıya bağlanıp dünya güllük gülistanlık olmuyor ama buna yol açacak umudu veriyor film.


İlk yarısının sonlarına doğru kısacık süresine rağmen sıkıcılaşmayı başaran film, salgının sıfır bölgesi Manhattan adasının karantinaya alındığı sahnelerde tempoyu yükseltiyor. Köprünün patlatılması gibi aksiyon severleri tatmin edecek sahnelerle dolu bu kısım. Aileyle beraber kaçma sonra yolların ayrılması kısımları ise o kadar da mükemmel sayılmaz. Kitaba benzer olarak flashback şeklinde gördüğümüz bu kısımlar haricinde Neville'in günlük hayatı, Manhtattan sokaklarında geyik avlamakla geçiyor. Tabi vurduğunu görmüyoruz bile, zira hayvanseverler topa tutabilir filmi o durumda. Vampir avına gelince ise iş değişiyor, oldukça ürkütücü sahneler var bu kısımda. Karanlıkta sırf silahın ışığıyla canavarlardan kaçmaya çalışma sahneleri çoğu Hollywood korku filminde rastlamayacağınız kadar “yoğun” sahneler. Köpeğini kurtarmaya çalışırken yaratıklarla burun buruna gelince film zıplattırıyor sizi koltuğunuzdan. Sonra da kitaba uygun olarak yaratıklar taklit etmeye ve zekileşmeye başlayınca finale doğru yol alıyoruz. Bu kısımda ortaya çıkan çocuklar mükemmel karakterler değiller ama sömürü olarak hiç kullanılmamışlar, takdir ettim. Neville'in umutsuzluğunu dengelercesine, kurtulan başka insanların da olduğuna inanıyor bu gençler.


Fazla uzamadan bir sona varan ve her karesi orijinal olmasa da, “ben bu filmi önceden izlemiştim” de dedirtmeyen bir film “Ben Efsaneyim”. Kitabın hayranlarını tam olarak tatmin edecek bir uyarlama değil ama amaçlarının da bu olduğunu sanmıyorum. Şahıs olarak pek sevmesek de Will Smith dünyayı kurtara kurtara bu tip filmlerdeki oyunculuğunu geliştirmiş. Zaten yaptığı inanılmaz gişe, bir filmi kelimenin tam anlamıyla tek başına sürükleyebileceğini gösteriyor. Uma Thurman'ın “Kill Bill” sonrası “My Super Ex Girlfriend”de yaptığı gibi, Will Smith de süper kahramanlığıyla dalga geçen “Hancock” adlı bir filmle geliyor yakında sinemalara. Merakla bekliyoruz..


Not: 3 / 5

Powerturk Müzik Ödülleri 2008


Powerturk Müzik Ödülleri geçen sene baya umut verici bir organizasyon olarak başladığında sevinmiştim. İlla yerli Grammy'ler aramıyoruz da en azından MTV ödüllerine denk gelecek prestijde bir ödülümüz olsa da yeter. Geçen sene adaylar ve ödüller güzel dağıtıldı, canlı performanslar özellikle Nil ve Hande Yener'inki başta olmak üzere tatmin ediciydi. Bu sene ise adaylara göz attığımda şok oldum. Albüm bile yapmayıp sadece klip çeken sanatçılar adayken, yılın bir sürü önemli ismi aday değildi. Bunun yanında rezalet çalışmalar önemli ödüllere aday olmuştu. Listeyi şimdi yayınlıyorum, siz yine de oy verin, en azından kötünün iyisi bir sonuç olsun elimizde.


En İyi Çıkış


Gökçe

Malt

Cem Özkan

Pinhani

Sıla


(Gökçe? Hakikaten mi yani? Kreş nerde?)


En İyi Kadın Sanatçı


Gülşen

Funda Arar

Demet Akalın

Nil Karaibraimgil

Şebnem Ferah


(Şebnem bu sene sadece bir canlı kayıt yayınladı, Nil hiçbir şey yayınlamadı. Halbuki Hande Yener 2000'lerde yapılmış en güzel pop albümünü yaptı.. Aday değil maalesef)


En İyi Erkek Sanatçı


Fatih Erkoç

Yaşar

Özgün

Yalın

Serdar Ortaç


(Fatih Erkoç best of yayınladı, Serdar Ortaç remix albümü yayınladı, Yaşar zannedersem sadece Ezginin Günlüğü albümündeydi. Özgün'ün Kıvırır şarkısı da senenin en kötülerindendi, en iyilerinden değil)


En İyi Grup


Gripin

Pinhani

Hepsi

Mor ve Ötesi


(Hepsi sadece dizi ve klip çekti, Mor ve Ötesi yine sadece klip çekti. Kreş şahane bir albüm yayınladı ama aday değil)


En İyi Albüm


Yalın – Her Şey Sensin

Keremcem – Aşk Bitti

Fatih Erkoç – Kör Randevu

Mirkelam – Mutlu Olmak İstiyorum

Emre Altuğ – Kişiye Özel


(Emre Altuğ! Rezalet bir albümdü tam anlamıyla. Keremcem'in albümü resmen bir hayal kırıklığıydı. 3-4 şarkı vardı önceki albümün başarısına erişebilen. Fatih Erkoç'unki best of idi! Tek doğru aday Mirkelam. Umarım alır, hakkaten iyi şarkıları vardı bu sene.)


En İyi Konser


Şebnem Ferah

Serdar Ortaç

Sertab Erener

Gökhan Tepe


(En işe yarar kategori. DVD kaydı çıkmasına rağmen bence Şebnem'e vermeyecekler ama. Geçen sene de ödülü o aldı. Sertab'ın alması daha büyük ihtimal gibi. Hem DVD'sinin yayınlanmasına da ön ayak olur.)


En İyi Sanatçı Web Sayfası


www.kenandogulu.com.tr

www.izelnet.net

www.asfaltdunya.com

www.sezenaksu.com.tr

www.nev.com.tr


En İyi Çıkış Yapan Video Klip


Mustafa Ceceli – Unutamam

Asfalt Dünya – Beni Severmiş O

Elif Turan – Büyüt İstersen

Malt – Deprem

Sıla – ...Dan Sonra


En İyi Video Klip


Emre Altuğ – Ortam İnsanı

Serdar Ortaç – Mesafe

Teoman & Zakkum – Zehr-i Zakkum

Mirkelam – Elma Değil Ayva

Nil Karaibrahimgil – Bu Mudur?

Hande Yener – Romeo


(En azından bir video klip kanalı olarak, video klipten anlıyorlar. Adaylar cidden iyi. Romeo hariç. Korkunç bir videoydu, hepimiz de biliyoruz. Albümü aday yapmayıp, bu klibi aday yapmak ilginç bir tutum.)


En İyi Şarkı


Gripin & Emre Aydın – Sensiz İstanbul'a Düşmanım

Nev – Sükut-u Hayal

Murat Boz – Püf

Yalın – Her Şey Sensin

Cem Özkan – Dön Bana


(Püf?!)


En İyi Düet


Bengü & Serdar Ortaç – Korkma Kalbim

Gripin & Emre Aydın – Sensiz İstanbul'a Düşmanım

Teoman & Zakkum – Zehr-i Zakkum

Bendeniz & Harun Kolçak – Biri Var

Aslı Güngör & Ferhat Göçer – Kalp Kalbe Karşı


(Yine güzel bir kategori. Korkma Kalbim'in neresi güzel de düet oluşu güzel olucak onu anlamadım ama olsun.


Adaylardan çoğunu yakında açıklanacak Naylon Plak Ödülleri adayları arasında da göreceksiniz. İşin kötüsü biz en kötüleri seçiyoruz. Açıkçası geçen seneki tören yayınının kusurlarını görmezden gelmiştik, geri kalan şeyler güzel olduğu için. Bakalım bu sene aynı şeyi yapabilecek miyiz? Sitede günü yazmıyor maalesef ama bi 15 gün falan kaldı diye biliyorum. Bu sene “Umut Veren Müzik Ödülü Töreni” ünvanını kaçırdılar ellerinden. Ayrıca geçen seneki “Hadi Bakalım” jingle'ını kullanmak bayağı bir tembellik olmuş. Anmadan geçmeyelim!



Oy kullanmak için burayı tıklayın. Güzel bir onaylama düzeneği hazırlamışlar SMS vasıtasıyla.


5 Şubat 2008 Salı

Hairspray (2007)



John Waters'ın çektiği ve çekeceği filmler arasında muhtemelen en edeplisi olan “Hairspray” Brodway'de oynayan oldukça başarılı bir müzikale dönüştü 2000'lerde. Posteri de Times Square'in de ayrılmaz bir parçası oldu (I Am Legend'da mahvolmuş New York'ta poster halen yerindeydi). Asıl filmdense daha çok bu müzikalin uyarlaması olan 2007 tarihli Hairspray filmi de müzikali aratmayacak derecede başarılı olarak ismini sinema tarihine yazdırdı. Eleştirmenlerden topladığı övgüler bir yana dursun, 200 milyon doları geçen uluslar arası hasılatıyla Grease ve Chicago'nun peşinden en çok iş yapan 3. müzikal sıfatını edindi. Gişede en iyi açılış yapan müzikal ünvanını ise onlara da kaptırmadı. Sahne uyarlaması eminim süperdir, şarkılar da güzel ve oldukça keyifli ancak tüm bu pozitif gerçekler filmin yeterince başarılı olmadığı gerçeğini örtmeye yetmiyor. Özellikle senaryonun gidişatı ve Tracy rolünde Nikky Blonsky'nin Disney Channel dizilerini andıran oyunculuğu yüzünden (Evet izledim o kanalı tamam, hemen de yakalarsınız!).


Film Baltimore'da şişman ve kendiyle barışık bir kız olan Tracy'nin dans tutkusunu ve takip ettiği bu hayali sayesinde ayrımcılığa karşı açtığı savaşı anlatıyor. Aslına bakarsanız biraz çocuk filmi seviyesinde anlatılsa da filmin meselesi esaslı. Televizyonda olduğu gibi hayatın geri kalanında da yapılan siyah-beyaz ayrımcılıktan ve bunun yanında manken gibi gözükmeyen herkese karşı yapılan ayrımcılıktan bahseden film bütün iyi karakterleri bu amacın etrafında toplayıp, bütün yüzeysel kötü karakterleri de bu amacın karşısına koyuyor. Oldukça bilindik şekilde seyretse de filmin savunduğu şeyden memnunum anlayacağınız. Kötü kadın rolünde Michelle Pfeiffer “Stardust”da olduğu gibi parlamıyor ama yine de filmin en çekici yanlarından biri. Şarkı söyleyip dansetmesi asıl güzel kısım zaten. Çok konuşulan John Travolta'ya gelince. Açıkçası filmin büyük bölümünü şişman kostümü altında hiçbir surat mimiğini oynatamadan ve vücudunu da fazla hareket ettirmeden geçiriyor. Dolayısıyla soruyorsunuz kendinize Oscar adayları açıklanmadan önce bu adamın adı niye geçiyordu diye. Sonlara doğru açılıp, danslarıyla kırıp geçirmeye başlayınca biraz aklınız yatıyor. Elbette orijinal filmdeki Divine'ın yerini tutamaz ama Travolta'nın sonsuz utangaç Edna'sı da (Tracy'nin annesi) belli bir süreden sonra kendini izlettiriyor.


Yan rollerde tam bir yıldız şöleni var. Yani gelip Ramazan Bayramı'nda Show TV'ye çıksalar yeridir. Zac Efron, Amanda Bynes, zor bir rol olmasa da kusursuz oynayan James Marsden, Christopher Walken, Queen Latifah ve ufacık rolüne rağmen bütün salona kahkahayı patlattıran Jerry Stiller gibi. Zac Efron'un, saç stilinin de katkısıyla iyice İsmail Hacıoğlu'na benzemesi rahatsız etmiyor değil tabi. Özellikle çekindikleri, şaşırdıkları durumda suratlarındaki her mimiğin tıpatıp aynı olması ilginç. Amanda Bynes, başroldense yan rollerde daha başarılı oluyor gibi geldi. Queen Latifah da tarihte en çok iş yapan 3 müzikalin ikisinde oynakatan gurur duyuyordur muhtemelen.


Sonuç olarak aman aman bir film değil, Moulin Rouge'u zaten bırakın da son dönem başarılı müzikallerinden Chicago'ya da pek erişemiyor sanatsal başarı açısından. Kendi de tahmin edilebilir olan “Dreamgirls”le kapışır belki ana yeneceğini zannetmiyorum. Orada da vardı bir Afrikan-Amerikan meselesi ama drama olunca farklı işleniyor. John Travolta'yı illa merak ediyorsanız izleyin, çok bir şey ummayın ama. Müzikal seviyorsanız elbette seveceksiniz tabi onu söylememe gerek yok. Alakasız bir durumda, karakterlerin biri atlasın, ritimli ama duygulu bir şarkı söylesin, sonra bütün cadde dansetmeye başlasın, lamba direklerine tırmanılsın.. Bunlar olduktan sonra müzikal hayranı için gerisi sorun değil!


Not: 2.5 / 5

Türkiye Box Office 01.02.2008 - 03.02.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Maskeli Beşler Kıbrıs

4

72.516

802.137

2

Ulak

2

69.909

243.144

3

Çılgın Dersane Kampta

4

63.250

762.230

4

Ben Efsaneyim

2

60.645

245.810

5

Asteriks Olimpiyat Oyunlarında

1

37.453

37.453

6

Sihirli Oyuncakçı

1

36.148

36.148

7

Şimdi Ya Da Asla

1

29.751

29.751

8

John Rambo

1

16.179

16.179

9

Don Kişot

2

15.785

63.211

10

Red Kit: Batıya Hücum

2

14.813

70.695


Haftanın gişe sonuçları bu şekilde. Üzücü bir şekilde Maskeli Beşler serisinin son faciası 1 numaraya geri dönmüş. Annem ve 8 yaşındaki kardeşim daha geçen gittiler bu filme, bayıldılar. Pek kıvanç duyduğum bir durum değil bu açıkçası. Ulak ise 3 numaradan 2 numaraya yükselmiş. Babam ve Oğlum'un açılış rekorunu kırdığıyla ilgili haberler çıkıyor basında, Babam ve Oğlum'un gişesi uzun zamanda ağır ağır elde edilmiş bir başarıdır. Onun açılışını geçmesinin pek de bir önemi yok çünkü yüksek bir açılış değil. İlla kıyaslama istiyorlarsa Ulak'ın iki haftalık seyircisinin, Kabadayı'nın sadece ilk haftasonunda yaptığı izleyiciye denk olduğunu söyleyeyim mesela. 5 milyon dolar olduğunu duyduğum bütçesi için (yalan olmasın, emin değilim) büyük bir facia bu rakamlar. Umarım açılır sonra, doğru dürüst izleyici toplar.


Oldukça karamsar, yine de kitabına oranla iyimser kalan “Ben Efsaneyim” 1 numaradan 4 numaraya gerilemiş. Filmin ilk yarısının sonlarına doğru oldukça sıkıcılaşması, temposunu filme homojen olarak dağıtamaması seyirci tepkilerini ve normal olarak gişeyi etkilemiş bence. Buna rağmen bu hafta açılış yapan “Asteriks” ve “Sihirli Oyuncakçı” filmlerinden önde. Bu sömestri tatilinde anneler babalar çocuklarını götürmek için (benim annem gibi) Maskeli Beşler'i seçiyorlar demek. Pek hayırlı bir nesil yetişmez bu gidişle!


Diğer iki yeni film Amerika'da liste tepesine kadar çıksa da burda o ilgiyi görmeyen Jack Nicholson ve Morgan Freeman işbirliği “Şimdi Ya Da Asla”. Hemen peşine de artık kendi Polat'ları, Çakır'ları olduğu için, ecnebi kahramanlarına (!) yüz vermeyen Türk gencinin sırtını döndüğü “John Rambo” var. Halbuki 5-10 sene önce gelse bu film böyle mi olurdu! Yerli malı gözünü kan bürümüş karakterler ortaya çıkınca, yabancı versiyonlarının da esprisi kalmadı. Bu arada John Rambo'nun fragmanının bile “Allah gözünüzü doyursun!” dedirtecek bir kan açlığı, savaş isteği sergilediğini belirteyim. 2 dakikalık şeyi bile izlerken nefret ettim. Silah yoksa hiçbir şey değişmezmiş!.. Öyle buyurdu Hollywood.


Haftaya “Charlie Wilson's War” (oley, Julia döndü!), yerli yaratık filmi (ama garanti İLK yerli yaratık filmidir) “Semum”, ve Ferhan Şensoy draması “Son Ders: Aşk ve Üniversite” geliyor. Özellikle sonuncusunun ismindeki yaratıcılığa dikkat çekmek istiyorum. Filmin daha afişinden bile belli olan başı, sonu ve öyküsünü sonra konuşuruz..

4 Şubat 2008 Pazartesi

Türkiye Top 5

1) VAY ANAM VAY - TARKAN
2) KALP KALBE KARŞI – ENBE ORKESTRASI EE. ASLI GÜNGÖR
3) UNUTAMAM – ENBE ORKESTRASI EE. MUSTAFA CECELİ
4) BÜYÜT İSTERSEN – ELİF TURAN
5) ...DAN SONRA – SILA EE. KENAN DOĞULU

İşte istedik ve radyolar bizi kırmayarak bu hafta “Kalp Kalbe Karşı”yı listeye soktular. Enbe Orkestrası'nın albümü iki şarkıyla temsil ediliyor bu hafta listede. Birinci sırada Sıla kadar olmasa da uzun süre orada göreceğimizi tahmin ettiğim Tarkan var. Basın ciddi gaz veriyor Tarkan'a bu aralar ama eleştirenlerin arasına albümün ismi yüzünden Yaşar Kemal bile girmiş. Valla böyle bir tartışmada gidip Tarkan'ın tarafını tutacak halde değilim ama eleştirmeye gelirsek albümün kötü özellikleri arasında yer bulamaz bile ismi. Onca uyduruk şarkı varken. Yaşar Kemal tekerlemeye döndürülmüş atasözlerine de dikkat çekseymiş keşke.

2. ve 3. sıralar iki güzel slow ile doldurulmuş. Hemen peşine eğer listeden yok olsa kalite ortalamasının yukarı doğru hızlı bir yükseliş göstereceği “Büyüt İstersen” geliyor. Bu şarkının sözlerini duyup da sevmek hakikaten inanılmaz bir şey benim için, aklım almıyor. Tabi dinlemek ayrı şey duymak ayrı şey. Tıpkı bakmak ve görmek eylemlerinin farklı oluşu gibi. Bu gibi şarkılar dinlensin diye değil duyulsun diye yapılıyor. Bi de para için elbet.

Son sırada listenin artık fosilleşecek kadar eski şarkısı “..Dan Sonra” var. Hande Yener “Yalan Olmasın” ile giriş yapınca hangisi çıkar görecez bakalım.Mustafa Sandal'ın Gönlünü Gün Edeni şarkısı da güçlü bir aday bence. Yeni liste de taze taze yine burada olacak. Takibe devam.

1 Şubat 2008 Cuma

Bedük - Better Than My Baby



İşte Türk sanatçılarının çekmesini istediğimiz videolara bi örnek. Şarkı da güzel, klip de güzel. Krosundan enteline herkesin sevdiği Fight Club'ın teması ticari olarak iyi tercih olmuş. Zamanında MTV Türkiye'nin MTV Avrupa Müzik Ödülleri'ne bu adamı yollamaması kötü bir karardı, o zaman da demiştim. Buyrun, keyifle seyredin.