24 Ocak 2008 Perşembe

The Prestige (2006)



“The Prestige” 2006 sonlarında ülkemizde gösterime girdiğinde eleştirmenlerden, ortalama sinema izleyicisine kadar herkes tarafından beğeniyle karşılanmıştı. İnsanın beynini allak bullak etmeden sürprizli ve doğrusal olmayan bir kurguyu sunduğu için olsa gerek. Tür olarak biraz daha romantik olmasına rağmen benzer yönleri oldukça fazla olan “The Illusionist” ile yakın zamanlarda gösterime girdiklerinden karşılaştırılmış ve “The Prestige” kazanmıştı. Filmin diğer filmlerle bağlantıları bunla sınırlı değil. Bu filmde beraber oynayan Scarlett Johansson ve Hugh Jackman aynı yıl iskambil kartı illüzyonlarıyla ilgili olan Woody Allen kara mizahı “Scoop”da da beraber rol almışlardı örneğim. “Batman Begins”de yönetmen –başrol – yardımcı oyuncu ekibini kuran Christopher Nolan, Christian Bale ve Michael Caine de bu filmde tekrar bir araya geliyordu. Filmin Nolan başyapıtı “Memento”ya kurgusal olarak benzeyişi de başka bir detay. Bütün bu ayrıntılar filmi ilginç kılmaya zaten yeterdi ama bunla kalmayıp çok başarılı bir romanın uyarlaması olarak öyküsünü de sağlama alıyor.

Sihirbazlık kariyerlerinin başlarında iki arkadaşın, trajik şekilde başarısız olup birinin karısının ölümüyle sonuçlanan bir sihirbazlık numarasından sonra önce rakip sonra ezeli düşman oluşlarını anlatıyor film. Ama ne biçim anlatıyor! Elektriğin yeni gelişmeye başladığı zamanlarda, 20.yy’ın başlarında geçen filmde günümüze yansımamış akıl almaz bilimsel buluşlara da rastlıyoruz, el çabukluğunun en güzel örneklerine de. Filmin kurgudan çok iyi anlayan bir yönetmene sahip oluşu her şeyi etkiliyor tabi. İki rakibin birbirlerinin günlüklerini okuyuşu filmin en yaygın kullandığı öyküleme tekniği örneğin. Bu sayede bol bol flashback’e maruz kalıyoruz ama filmden alacağınız keyfi azaltmıyor, arttırıyor bu sahneler. Tıpkı “Memento”da olayı çözmek için en başa gitmek gerektiği gibi burada da olayı çözmek için bir ileri bir geri gidip geliyoruz. Biraz daha abartsa “Wild Things”in finali gibi sürpriz içinde sürpriz içinde sürprizli bir film olacakmış, neyse ki tadında bırakmışlar. Elbette sihirbazlıkla ilgili olduğundan illüzyonla yani göz yanılgısıyla kandırmaya çalışıyor film bizi sık sık. Sürekli öğütlediğinin aksine dikkatlice izlemezsek yemi yutmamız olası.

Bunca sihirbazlık numarası ve dönen entrikanın içinde benim izlemekten en çok keyif aldığım taraf bir filmin belkemiği olan metaforları kullanışıydı. Elektriğin yeni yaygınlaştığı dönemlerde geçtiğinden bahsetmiştim filmin, bu çağın iki çok önemli bilim adamı Nicola Tesla (David Bowie oynuyor) ve Thomas Edison’un kapışması arka planda gösterilse de başroldeki iki adamın kapışmalarıyla paralel gidiyor hatta finalde bu rakip çiftlerin birer tanesi açık açık benzetiliyor birbirine. Kırılan vücut parçaları da oldukça sık rastladığımız bir görsel element. Daha başlarda iki kez diyaloglarda geçtikten sonra (“Düğümü sıkı atmazsan vinçten düşüp bacağını kırar.”, “Sanırım bileğim burkuldu”) Bale’in karakteri Borden’ın parmaklarını kaybetmesi, Jackman’ın karakteri Angier’in bacağını kırması gibi gelişmeler bizi bu metaforu fark etmeye zorluyor. Kafesler içinde ezilen kuşlar da cabası. Filmin asıl teması olan “saplantı”nın açtığı yaraları fiziksel olarak göstermeye yarıyor bence bu kayıplar. İki adam sadece vücut organlarını değil sevdiklerini ve hayatlarını da kaybediyorlar. Ya da kaybediyorlar mı? Sürprizleri bozmayayım.

Filmin Oscar adayı olan sanat yönetimi ve kurgusunu övmeye gerek yok çünkü mükemmeller. Tabi “Memento”nun kurgusu bu ödülü alamamışken “The Prestige”in alması şaşırtıcı olabilirdi. Finale doğru sürekli kılık değiştirip birbirlerinin sahnesine gönüllü olarak seçilmeleri kabak tadı veriyor ama filmin bundan başka kusuru yok. Christian Bale’in filmin büyük kısmı boyunca tam bir orospu çocuğunu canlandırmadaki başarısı adamın genç kuşağın en iyi oyuncularından biri olduğu tezini kuvvetlendiriyor. Yönetmenin performansı ise bence asıl Oscar değeri taşıyan performans ama Akademi için fazla fantastik bir film bu.

Nolan ve Bale çok yakında, yeni kaybettiğimiz Heath Ledger’ın sinema dünyasına gerçek vedasını yapacağı “The Dark Knight”da yine beraber olacaklar. Yönetmenin bir önceki filmi “Batman Begins” dünyada yarattığı heyecanı iyi bir film olmasına rağmen bende yaratmadı. “Memento”nun peşine gelen “Insomnia” ise açık seçik bir hayal kırıklığıydı diyebilirim. Dolayısıyla Nolan’ın her zaman aklımı başımdan aldığını iddia edemeyeceğim. Ancak “The Dark Knight”ın şimdiye kadarki görüntüleri oldukça umut verici. Hazır “The Prestige” gibi bir başarının peşine gelecekken sabırsızca beklememek için hiçbir neden yok.

Not: 4.5 / 5

Hiç yorum yok: