17 Ocak 2008 Perşembe

My Blueberry Nights (2007)




Wong Kar Wai’nin ilk İngilizce filmi “My Blueberry Nights” geçtiğimiz Cuma ülkemizde gösterime girdi. Filmin ilgi çekici bir sürü özelliği var. Natalie Portman, Norah Jones, Rachel Weisz gibi üç şahane bayanı bir araya getirmesi, yanlarına Jude Law’u koyması, müzikleri gibi. Ancak bu herkesin verebileceği haberler yanında size verebileceğim çok güvenilir bir gerçek var: Film dört dörtlük bir çalışma.



Yönetmenin aşk üzerine ne denli esaslı işler yaptığını bilmeyen kalmadı. “In The Mood For Love” ve “Happy Together” bile yeterli bunun ispatı için. Yine de ben bu filmleri izlerken hep takdir etmiş ama asla kendimi yakın hissetmemiştim. Örneğin ne çekmek isteyeceğim filmlerdi, ne de 10 kez tekrar izlemek isteyeceğim filmler. İzleyici olarak övmekle yetindim. Ancak “My Blueberry Nights” bunun çok daha ötesine geçti benim için. İyileşmek üzerine bir yol hikayesi olarak özetleyebileceğim film çok az filmin bulabildiği bir yere dokundu içime. Klişe olabilir ama ben de başroldeki kız gibi otobüse atlayıp gitmek, garson olarak geçinmek istedim. Benim için çok az filmin yapabildiği bir şey bu. Üstelik de bu fikirlerin hiçbiri ilk defa işlenmiyor. Telefon dururken yazı ve posta yoluyla haberleşen uzak düşmüş sevgililer, başını alıp gitmek, birbirinden tuhaf karakterlerin hayat öykülerini dinlemek gibi durumları izleyebileceğiniz tonla film vardır heralde. Mesele bunları bu filmde işlendiği gibi işleyebilmek.



Yabanmersinili pastanın dundurmayla kaynaşması gibi bir cafede kaynaşan Elizaebeth ve Jeremy’nin geceler boyu sohbetlerini izliyoruz önce. Konusunu okumadan gittiğim için belki filmin sonuna kadar bu şekilde gidebilir diye düşündüm (ve hiçbir şikayetim olmazdı) ama sonra kız yıkıcı eski ilişkisini unutmak için yola düştü. Jeremy’e hoşça kal demedi, çünkü ayrılmıyorlardı. Tek taraflı olarak yazmaya devam etti kız. Adresi ise sürekli değişmekteydi, Orta Amerika’yı gezip duruyor, bir araba almak için para biriktiriyordu. Jeremy kafesini işletmeye devam ediyor, zaman zaman kendi yarım kalmış hikayelerini tamamlıyordu. Elizabeth üzgündü, Jeremy ise neşeliydi ama ikisi de iyileşiyorlardı hikaye boyunca. Elizabeth önce Arnie ve onu terk eden karısı Sue Lynne ile tanıştı. Hayatın bazen iki kişinin ayrılmasına bir türlü izin vermediğini gördü. Sonra kumarbaz Leslie ile tanıştı ki yollarının ayrıldığı sahne çekilmiş en güzel veda sahnelerinden biridir bence. Yönetmenin dediği gibi Jeremy ve Elizabeth birbirlerine kavuşmak için uzun yolu seçen aşıklardı ve film yine çekilmiş en güzel öpüşme sahnelerinden biriyle sona erdi. Filmden çıktığım zaman gülümsememe engel olamıyordum. Sonra engel olmam gerekmediğini fark ettim.



Elizabeth karakteri bir filmde her zaman görmek isteyeceğiniz karakterlerden biri. İnsanlara güveni var, onları dinliyor ve hepimiz gibi yaralı. Etraftaki bir türlü uzlaşamadığınız, üç kağıtçı insanlardan değil. Muhtemelen bu yüzden hikayesi bu kadar güzel. İlk oyunculuk denemesinde Norah Jones’un performansı ise oldukça tatmin edici. Üstelik bu kızın bu kadar güzel olduğunu fark etmediğiniz için de kızıyorsunuz kendinize (Açık sözlü olmak lazım, sadece Natalie Portman’la oynadıkları sahnelerde o kadar güzel gözükmüyordu). Weisz, Law ve Portman’da bugüne kadar topladıkları övgülerin hakkını veriyorlar. Özellikle Weisz’ın yakın zamanda aldığı Oscar ile ilgili olarak benim aklım bu filmden sonra yattı. Portman’a ise hayran olmamak elde değil. “Closer”da da beraber oynadıkları Jude Law ile karşı karşıya gelmiyorlar ama oynadığı her sahnede parlıyor. Yönetmen ise daha önceki işlerinden daha geleneksel bir film de çekmiş olsa yine imzasını atıyor. Kurguda her zaman hatırlanası işler çıkaran Wong Kar Wai yine zaman zaman oynuyor bizle, kurgu derslerinde hata diye gösterilen numaralar yapıyor, aşıkların köşe başındaki ağır çekim karşılaşmaları yerine bu sefer pastanın içine eriyen dondurmayı gösteriyor.



Muhtemelen önceki filmleri kadar “Asyalı” olmadığı için ve aşkı daha bilindik yöntemlerle anlattığı için önceki filmleri gibi baş tacı edilmeyecek bu film. Benim için ise her zaman bir klasik olarak kalacak. Çok sevdiğim Amerikan bağımsız filmlerine benzerliği yüzünden belki de çok objektif olamıyorum ama ne önemi var. Kaç film insanı bu kadar etkiler ki? Hazır etkilemişken de hakkını vermem gerekir diyorum. Eğer bu yazıyı okuduysanız filmi kaçırmamaya özen gösterin. Kalbiniz varsa seveceksiniz. Bu kadar da iddialıyım!

Not: 5 / 5

Hiç yorum yok: