9 Ocak 2008 Çarşamba

Cassandra's Dream (2007)


Woody Allen'ın “Match Point”le başlayıp “Scoop”la devam ettiği Londra'lı filmlerinin şimdilik sonuncusu “Cassandra's Dream” 2 haftadır ülkemizde gösterimdeydi. New York'lu filmleriyle meşhur olduğu zamanları yakalamaktan yaş olarak çok uzak olsam da Allen takip etmeye çalıştığım bir yönetmen. Önceki sene Match Point gümbür gümbür gelince farklı bir bakış açısı izledik yönetmenden. “Talented Mr. Ripley” ve “Closer” kırması bu filme hasta oldum diyemem, açıkçası yönetmenin küçük ve güzel filmler çekmek için Avrupa'ya geldiğini düşünürsek fazlasıyla “kitle tatmin edici” bir filmdi. Keyifle izledik elbette ama Cassandra's Dream'i izledikten sonra ben daha memnun oldum yönetmenin Atlas Okyanus'unu aşıp da bizim taraflara gelmesinden.


Ewan Mc Gregor ve Colin Farrell gibi artık umut verici olmayı aşmış, yeni dönemin en yetenekli aktörlerinden ikisini biraraya getiren film sanki bir tiyatro oyunundan uyarlanmış gibi geldi bana sık sık. Filmin içinde zaten bir tiyato setinin olması buna mı işaret ediyor bilmiyorum ama hele de finalini izledikten sonra tam bir Shakespeare trajedisi hissi veriyor. Parayla dolu hayallerine ulaşmak için biri zihnen diğer fiziken güçlü iki kardeşin çamura saplanmalarını anlatan filmin hayran duyulacak bundan başka yönleri de var. Bir kere her şeyiyle eski filmleri hatırlatan sade giriş jeneriği, hiç didaktik olmaya çalışmadan oldukça ahlaki olan senaryosu, oyuncu performansları, Angela rolünde Hayley Atwell'in çekiciliği gibi. Sinema dergisi sağolsun, isminin de oldukça manalı olduğunu öğrendim filmin. Yunan mitolojisinde gerçekleşecek kötülükleri bilen ve herkesi uyarsa da kimseyi kendine inandıramayan bir karakter olan Cassandra, karanlık taraflarına gitgide yenilen kardeşlerin anlatıldığı bir film için oldukça güzel bir isim seçimi.


Gerilim sahnelerinde yükselen eski usül müzik, kardeşlerin doğa içindeki hayatları, gerçekten inandırıcı işlenen değişimleri bu ufak ve güzel filmi tamamlıyor. İspanya'da sessiz sedasız galası yapılan film daha sonra resmi olarak Venedik Film Festivali'nde görücüye çıktı. Bir sonraki filmini de İspanya'da Penelope Cruz ve Javier Bardem gibi oyuncularla çekeceğini hatırlatalım yönetmenin. Match Point'te de işlenen cinayet ve vicdan azabı konularında iyi iş çıkarıyor Allen bence. Üstelik öykü ilerledikçe kardeşlerin birbirine düşman kesilmeleri (birinin haberi yoksa da) tam inandırıcı gelmeyecekken işler tersine dönünce (vicdan sağolsun) tekrar rayına giriyor film; hemen peşine de bitiyor zaten. Finalinin aceleye geldiği konusunda eleştiriler aldı ancak masaya çarpan kafa durumu her zaman ölümcül olmasa da bazen olabilir (kimin başına ne geldi çaktırmıyorum gördüğünüz gibi). Üstelik de öyküyü sonlandırmak için keskin bir hamle olsa da bir trajediye oldukça yakışan bir son. Modern bir filmden sağ kalan karakterlerin yarısının bir kadehteki zehirden ölmesini, öbür yarısının da birbirlerini kılıçla deşmelerini bekleyemeyiz (Seni seviyorum Shakespeare). (Amma parantez kullandım, fazla deneysel köşe yazılarına benzedi)


Cassandra'nın Rüyası eğer oynamaya devam ederse, Maskeli Beşler ve Çılgın Dersane ile dolacak salonlarımızın arasında bir umut ışığı gibi parlayacaktır bu hafta. Trajik olduğu kadar romantik ve (işler sarpa sarmadan önce) umut dolu olmasını da bilen filmin takipçisi olacak yeni Allen filmini de heyecanla bekliyoruz. Avrupa kökenli olsalar da dünya çapında büyük starlara dönüşen oyuncuları bu tip filmlerde izlemek çok eğlenceli oluyor, filmi sırtlayışlarını hissedebiliyorsunuz çünkü. Hele de iyi bir yönetmen işinin başındayken.


Dip not: Filmden çıkarılacak ders: Kumar oynamayın..


Not: 4 / 5

Hiç yorum yok: