31 Ocak 2008 Perşembe

Türkiye Top 5

1) VAY ANAM VAY – TARKAN
2) UNUTAMAM – ENBE ORKESTRASI
3) ..DAN SONRA – SILA EE. KENAN DOĞULU
4) BÜYÜT İSTERSEN – ELİF TURAN
5) EVLERİNİN ÖNÜ – ÖYKÜ & BERK

Biz demiştik “Tarkan girdi mi bir numaradan girer bu listeye” diye. Haftanın Top 5’inde albümünün işe yarar tek şarkısıyla Tarkan zirvede. Hemen peşine şahane Sezen Aksu slow’u “Unutamam” geliyor. Mustafa Ceceli azcık Keremcem’i andıran tipiyle şahane söylüyor şarkıyı ama örneğin Tarkan şarkı yazma yeteneğinin limitlerini kabul edip de Sezen’den bu şarkıyı almış olsaydı yeni albümün satışı 2 milyona rahat vururdu. Ego böyle önüne geçiyor insanların işte.

Sıla ve kendisine eşlik eden Kenan Doğulu sonunda bir numarayı rahat bırakmışlar. Halen daha eğlenceli olan şarkılarıyla 3 numaradalar bu hafta. Sıla’nın yeni şarkısı da gelmeli artık. Hız kesmeden devam edebilir böylece.

4 numarada Elif Turan var. Yakında oylamaya başlayacağınız “Naylon Plak Ödülleri”nde 4 adaylığı bulunan genç sanatçı bize gönderme yapmaya çalışıyor gibi.

5 numarada internet şöhretlerimiz Öykü ve Berk var. Allahtan bir önceki internet şöhretimiz Hayalet Sevgilim İrem’den çok daha yetenekliler. Öykü’nün Yıldız Tilbe’yi andıran yorumu da yabana atılır cinsten değil. Meraklısına hitap ediyordur mutlaka, zaten Top 5’e girmeleri de bunun kanıtı.

Haftaya “Kalp Kalbe Karşı”yı görmek istiyoruz listede. İçindeki Ferhat Göçer faktörüne rağmen şahane bir çalışma.

30 Ocak 2008 Çarşamba

Türkiye Box Office (25 Ocak 2008 - 27 Ocak 2008)



Biz ne dedik? “Ulak” yarısı boş salonlara oynuyor, iyi bir açılış yapamayacak demiştik. Dediğimiz de çıktı. Türkiye’nin en büyük “sleeper”larından (sessiz sedasız gişe hiti olan filmler) biri Babam ve Oğlum’un yönetmeni Çağan Irmak’ın yeni çalışması Ulak muhtemelen promosyon çalışması yüzünden listeye 3.sıradan giriş yapmış Bir önceki film gibi sonradan açılır yine milyonlara oynar belki. Ancak o derecede gişe potansiyeline sahip değil bence. Kısmen iyi bir film olduğu için ve sinemamızda çok denenmeyen fantastik türünde olduğu için üzücü bir sonuç tabi.

Birinci sırada Will Smith’in “Ben (Robot, Değilim) Efsaneyim” filmi var. Roman kadar paranoyak ve atmosferik gibi gelmiyor bu film bana. Bir iki gün içinde izleyip hakkında yazmayı planlıyorum. O zaman anlarız neymiş ne değilmiş.

Ülkemizdeki genç beyinlerin zehri, mizah anlayışımızın geri kafalı yöneticisi olan Maskeli Beşler Kıbrıs, Çılgın Dersane Kampta gibi filmler yine ilk 5’te. Allah eksik etsin, çocuklarınızı kardeşlerinizi götürmeyin böyle filmlere. Rezalet bir komedi anlayışı, sinema sanatının sömürülüşü resmen. Utanç duyuyorum.

Sömestri tatili sağolsun Red Kit ve Don Kişot filmleri de listeye kapak atmışlar. Özellikle Don Kişot’un adını sanını duymadan bir anda gelişi ilginç oldu. Arz talep meselesi işte yoksa dünyanın çoğu yerinde gösterime bile girmediğini sanıyorum.

Haftaya “Asteriks Olimpiyat Oyunlarında” geliyor. Bir önceki filmi gibiyse Maskeli Beşler’i aratmaz. Herkese iyi seyirler.

29 Ocak 2008 Salı

Naylon Plak Ödülleri! Çok Yakında!



2007'de Türk Pop Müziğin en kötülerini beraber seçeceğimizi söylemiştim. Oylama sisteminin açılması pek yakında. Ancak uzun (vallahi uzun) ve kapsamlı bir çalışma sonrasında adaylıklar belirlendi. Şimdi kimin neye aday olduğunu duyurmayacağım, duyurduğumda zaten oylama yapabileceksiniz. Ancak kategorilerin ne olduğunu ve hangi şarkıcının kaç adaylık aldığını açıklıyorum:

Kategoriler:

EN KÖTÜ ŞARKI
EN KÖTÜ ALBÜM
EN BÜYÜK HAYAL KIRIKLIĞI (ALBÜM)
EN BÜYÜK HAYAL KIRIKLIĞI (ŞARKI)
EN KÖTÜ VİDEO KLİP
EN KÖTÜ SÖZ
EN KÖTÜ BESTE
EN KÖTÜ DÜZENLEME
EN KÖTÜ UZUN FORMATLI ŞARKICI VİDEOSU
KOMEDİ DANS ÜÇLÜSÜ ÖDÜLÜ

Bu kategorileriden "hayal kırıklığı" nitelemesini taşıyanlar senenin en kötü işleri olmasa da icra eden sanatçıdan büyük beklentilerimiz olduğunu fakat bunları tatmin edemediğini gösterecek. "Komedi Dans Üçlüsü" ödülü ise senenin "onur ödülü" veya kötüleri seçtiğimize göre "utanç ödülü" olarak anlatılabilir. Bunu kazanan üçlü çoktan belli. Adaylıklarla beraber açıklanacak.

Peki en fazla adaylık kapan müzisyenler kimler:

Emre Altuğ - 6 Adaylık
Özcan Deniz - 5 Adaylık
Ferhat Göçer - 4 Adaylık
4 Yüz - 4 Adaylık
Elif Turan - 4 Adaylık
Gökçe - 3 Adaylık
Kutsi - 3 Adaylık
Tarkan - 3 Adaylık

Oylama süreci çok yakında bu sitede başlıyor. Sonunda aptal yerine konan dinleyicinin bir sesi var! "NAYLON PLAK ÖDÜLLERİ 2008" çok yakında!

28 Ocak 2008 Pazartesi

Aİ: Semra Türk

Zebaniden hallice kayınvalide Semra Türk, fotomodel olarak kameralar karşısına geçti. Dikkatli olun, bakarken kornealarınız yanabilir.

Not: Derste tam tahtaya kalkacakken aniden "heyecanlanırsanız" bunları düşünün.









26 Ocak 2008 Cumartesi

Tarkan Yurtdışını Tekrar Deniyor

Son albümü Metamorfoz'la yine göklere çıkartılan Tarkan yurtdışındaki serüvenine devam etmeye karar verdi. Mart ayında yeni İngilizce single'ı "Why Anam Why?" ile dünya listelerinde fırtına estirmeye kararlı olan star şaşırtmayıp, "Her şey çok güzel olacak, çok mutluyum" dedi..



çok pardon yanlış oldu..

Ulak (2008)



“Babam ve Oğlum”un yönetmeni Çağan Irmak’ın yeni filmi “Ulak” büyük beklentilerle dün vizyona girdi. Sömestri tatilinin ilk gününe denk gelen açılış gününde izledim filmi. Yarısı boş bir salonda! Ulak’ın 13.00 seansına yetişemediğimiz için “Ben Efsaneyim”in 13.30 seansına girmek istedik ama yer yoktu. Saat 13.05 idi ve fragmanları feda etmeyi göze alarak Ulak’a girmeye karar verdik, dediğim gibi salonun yarısı ancak dolmuştu. Karne alan herkesin sinema salonlarına koştuğu bir günde büyük bir ticari beklentiyle gösterime giren filmin diğer şehirlerdeki hali de böyleyse zamanında Asmalı Konak’ın rüzgarını arkasına alıp “Mustafa Hakkında Her Şey”i gösterime sokan yönetmenin yaşadığı o hayal kırıklığının bir yenisi daha gelmekte demektir. En azından sinemamızda çok sık rastlamadığımız bir tür olduğu için üzücü.

Fantastik dramın teaser’ları gösterime girdiğinden, setteki ilk görüntüler sızdığından beri problemi belliydi. Makyajın ve set tasarımının kocaman bir hata olması. Zamansız olarak anlatılan hikayenin İslamiyet sonrası Anadolu’da geçtiği çıkarılabilir filmden. Buna rağmen o zaman yaşamış insanlardansa günümüzdeki evsiz insanlara benziyordu bütün karakterler. En büyük problem ise köyün kendisiydi. Zamanında varolmuş fakir bir köye değil, bügüne kalmış bir harabede kurulmuş bir tiyatro sahnesine benziyordu. Tiyatro sahnelerinin film setleri gibi yüzde yüz inanadırıcı olmadığını ve olması gerekmediğini hatırlatayım. Bu yüzden filmin çoğu, kuvvetli öyküye rağmen inandırıcı olamıyordu. Sürekli ve sürekli olarak köyün günümüzde kurulmuş olan bir set olduğunu fark edip duruyordunuz. Genel sanat yönetmeninin Avrupa Yakası’ndaki çalışmalarını da çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim Mustafa Ziya Ülkenciler olduğunu ekleyeyim.

Öykü zamanında bir amaç uğruna bir araya gelmiş 5+1 kişinin haksız öldürülüşünü ve bu hikayenin unutulmaması için köy köy gezen bir masalcıyı anlatıyor. Çağan Irmak’ın ideolojisi göz önüne alınırsa ve bazı sahnelerde ciddi ciddi Taksim’de solcu gazetesi satmaya çalışan gençleri anımsadığınızı düşünürsek bu filmin altmetni de yine solculuk üzerine. Yargısız infaz zaten bu politik görüşün işlemeyi en sevdiği konulardan biri. İşin garibi zamanında çatıştıkları aşırı sağcılara, fazla din merkezlilere bu konuda da ders vermeye çalışması. Filmdeki gizemi keşfederken bir adama bir anda ilham olan bir kitaptan bahsediyor ve bu 5+1 genç bu kitabı çoğaltmaya, korumaya, anlatmaya başlıyor (bir dinin yayılışı). Bu kitap muhafazakar halk arasında korku yaratmaya başlayınca kitabın takipçileri halka, onların dini nasıl değiştirdiklerini, yozlaştırdıklarını ve aslında dinin özünde ne kadar saf ve insan yararına bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Resmen muhafazakar bir solcu filmine dönüşüyor burada! Eğer sosyalizm destekçisi yönetmenlerimiz bile bu tip filmler çekmeye başlıyorsa günümüz iktidarının etkisi zannettiğimizden de büyük demektir. Ha, Irmak’ı tanımasak filmde bir nevi dini saflaştırma, Müslüman Protestanlığı yapmaya çalıştığını da zannedebilirdik ama “Çemberimde Gül Oya” ve “Babam ve Oğlum” sonrası buna inanmak mümkün değil.

Benim “Mustafa Hakkında Her Şey”i rezalet bir film saymamın nedenleri ayrıdır. “Babam ve Oğlum”da ise eleştirdiğim yönetmenin ideolojisini sanatına yedirememesi, yine kötü karakter – iyi karakter ayrımları ve ormanda oğlunu canavardan kurtaran baba gibi ucuz metaforlarıydı. “Ulak”ta bu sıkıntılar yok. Olgunluk işareti olarak saydığım, altmetni ana öyküye yedirebilme maharetini gördük bu sefer. Öylesine izleyen bir seyirci herhangi bir fantastik hikaye bile sanabilirdi. Setin sıkıntıları hariç öyküde gerçekliği zedeleyen hemen hiçbir şey yok. Diyaloglar gerçekçi, hikaye gizemini korumayı beceriyor, çocukların öyküleri dinlemeye başladığı vakit kimin kafasında canlandırdığı versiyonu izlediğimizi gösteren ufak notlar hariç yabancılaştırıcı bir şey yok. Oyunculukların hepsi süper değil. Çetin Tekindor ve Yetkin Dikinciler’in performansları mükemmel, ufak rolüyle Zuhal Gencer de parlıyor. Bunlar haricinde Hümeyra ve Şerif Sezer’in gerekmediği kadar abartılı oynadığını söyleyebilirim. Bu tip oyunculuk seven halkımız için mesele olmayacaktır tabi.

Sonuç olarak sanatsal bazda “Babam ve Oğlum”u az biraz sollayan bir başarı var elimizde. O filmin güçlü draması bunda yok ama bunda da çok daha başarılı bir hikaye anlatımı var. Üstelik ağlamaksa bu da ağlatıyor! O filmde mükemmel oynayan bir çocuk vardı bunda en az 4-5 tane var. Doğal olarak “Ulak”ı tavsiye etmemde bir sakınca görmüyorum, savunduğu şeyi desteklemesem de. Okumayı öğrenmeyi övmesinde bir sakınca yok tabi! İzlemesi keyifli bir film, etkilenmiş oluyorsunuz çıktığınızda. Finalde köyün talan halini görünce de ilk defa gerçekçi gözüküyor set tasarımı. Gişede Babam ve Oğlum misali sonradan açılması mümkün. Kendini geliştirdiği için tebrik ediyoruz Çağan Irmak’ı. Aynı filmleri çekip durması çok sıkıcı olabilirdi. Farklı türlere el atması sinemamız için de iyi, kendisi için de.

Not: 2.5 / 5

25 Ocak 2008 Cuma

Conversations With Other Women (2005)



Geçtiğimiz !F Bağımsız Film Festivali’nde izleme imkanı bulduğumuz “Conversations With Other Women” ülkemizde DVD olarak yakın zamanda piyasaya sürüldü. Aaron Eckhart ve Helena Bonham Carter’ın 80 dakika boyunca sırtlayıp başka kimseye (kurgucu hariç) yük etmedikleri filmin en önemli özelliği bütün yapıt boyunca çift ekran olarak izlememiz. Mike Figgis tarafından “Timecode”da 4 ekrana kadar çıkmıştı bu durum ancak bu film o film kadar deneysel takılmıyor. Çift ekranı bir öyküleme tekniği olarak kullanıp geleneksel bir öyküyü süprizli bir şekilde anlatıyor.

Şöyle söyleyeyim ki biçim olarak bu kadar uç yerlere giden filmler (80 dakikanın tümünü çift ekran izlemek yorucu bir şey) genelde öykü olarak boş ve özenti olurlar. Hikayedeki eksikliklerini biçimin ilginçliğiyle tamamlarlar. Ancak bu filme bu eleştiriyi yapmak büyük haksızlık olurdu. Şöyle bir mutlu haberi vereyim, film sadece hareketli bir kamerayla çekilmiş, klasik tek çerçevede izlediğimiz bir film de olsaydı yine izlemesi çok keyifli olacaktı. Bunun birinci nedeni çok iyi yazılmış senaryo. Karakterlerin geçmiş bağlarını kendi kendimize keşfetmemize izin vermesi ve özellikle karakterlerinin ağzından söyletmemesi benim gibi oyun sever izleyiciler için resmen bir jest. Çift ekranın da en çok bu tip sırları çözmemize yaraması yönetmenin bu tekniği boşuna kullanmadığı anlamına geliyor. İkinci sebebi Eckhart ve Carter gibi iki iyi oyuncunun varlığı. Hele de bu filmle ödül de kazanan Helena Bonham Carter’ı ağır makyajlar olmadan, bağırıp çağırmazken izlemek sıcak bir günde içilen buz gibi bir su gibi ferahlatıcıydı. İnsan Tim Burton’ın karısı olunca bu tip fırsatlar çok sık doğmuyor. Johnny Depp’in “Finding Neverland”i yapması gibi bir durum var ortada. Onu da düzgün bir saç ve makyajla izlemek lütuf oldu.

Filmin kurgusu, kurgucusunun işten ayrılmasına varacak kadar yorucu olmuş. Tabi yapmasından bahsediyorum, izlemesi çok daha kolay. Yine de herhangi bir 80 dakika gibi geçmiyor film, harcadığınız efor 2 saatlik bir filme eşdeğerdir. Bunun yanında zaman zaman öykünün lineerliğini kaybedip bir ekranın karakterlerden birinin kurduğu hayali gösterişi sonra bir anda gerçek hayata dönüşü kafa karıştırıcı olabiliyor. Tabi insan zihni alışıyor bir süre sonra, “acaba önceki sahne tek ekran mıydı?” diyerek geri sarıp kontrol ediyorsunuz. Bu çift ekran tekniğini Brian DePalma’nın ustaca kullandığını bilmeyen yoktur ama yeni dönem filmlerden en başarılı kullanımı kişisel favori filmim olan “The Rules Of Attraction”daydı. “Conversations..”ın da yaptığı gibi çift ekranı, asıl amacını (farklı yerlerde aynı anda olan şeyleri göstermek) esneterek filme dahil eden ve aynı yerdeki iki ayrı karakteri vurgulamak için kullanan film zaten bu sahnesiyle meşhur olmuştu. Ha oradaki 5 dakikalık sahne buradaki 80 dakikaya bedeldi ama dediğim gibi en sevdiğim film o benim! Onla kıyaslanmak her filme haksızlık olur.

Çift ekranın metafor olarak ayrı düşen iki büyük aşığı ve kalplerinin aslında bir olduğunu temsil etmesi elbette ki ucuz bir düşünce. Filmin geri kalanında bu kadar işlevsel olarak kullanılmasa mutlaka eleştirirdim. Buna rağmen DVD ekstralarını izleyince yönetmen Hans Canosa’nın bu yöntem için kafa yorduğu, uğraştığı belli oluyor. Hatta potansiyel yapımcılara ve daha sonra ekibine izlettiği bir çift-ekran demosu bile var ki her bağımsız film adamının filmini takdim etmesi için işe yarar bir fikir bence. Yapımın 30 dan fazla ülkeye satılmasına rağmen oldukça ufak bir bütçesi olması, bu tip filmlerin kalesi Fransa’da iyi bir gişe başarısı kazanması yönetmenin doğru bir iş yaptığını gösteriyor.

Elimizde biçimi ve senaryosuyla tatmin edici bir film var. Çoğu diyaloğun oldukça akılda kalıcı olması, karakterlerin çok çok gerçekçi tepkileri, Carter’ın inanılmaz oyunculuğu, biri özetlese çok tekdüze görünecek bir öykünün, anlatım sayesinde bir sürü sürpriz içermesi seyirciyi filme çekecek etkenlerden. Filminde bir teknik denerken diğer her şeyi unutan fazla heyecanlı yönetmenlerin aksine Canosa ilk yönetmenlik denemesinde zahmetli bir işi olgun bir şekilde kotarmış. Takdir etmemek için hiçbir sebep yok.

Not: 3.5 / 5



ülkemizde yayınlanan DVD'nin kapağı

24 Ocak 2008 Perşembe

Türkiye Top 5

1) …DAN SONRA – SILA
2) UNUT BENİ – BENGÜ
3) BÜYÜT İSTERSEN – ELİF TURAN
4) AYNI ŞEHİRDE – KUTSİ
5) UNUTAMAM – ENBE ORKESTRASI & MUSTAFA CECELİ

Top 5 listemiz taze geldi canlar. 1 numarada ezelden beri orda olan Sıla bulunuyor halen. Büyük sürpriz değil. Büyük sürpriz olan Tarkan’ın orada olmayışı! “Vay Anam Vay” çok fazla radyo yayını yapmıyor demek ki. Albümün tek işe yarar şarkısı için üzücü bir durum ama yavaş yavaş çıkacaktır tepeye.

İkinci sırada hergün daha antipatikleşen videosu ile Bengü var. Makyajı da kıl, kedisi de kıl, şarkı da kıl. Bir şehir yakınımıza bile yaklaşmasa sevinirdik ama mümkün olmuyor maalesef.

Üçüncü sırada normal zamanlarda sitemize en çok ziyaretçi çeken isim Elif Turan var. Bu kızı her TVde görüşümde aslında iyi kıza benzediğini ama Erol Köse’nin eline koşarak gitmesinin bu korkunç sonuçlara sebep olduğunu düşünüyorum. Halen daha iletişim formumuzdan Elif Turan’a mesaj atmaya devam eden okuyucularımız da var. Artık komik olmaya başladı o yüzden devam edebilirsiniz.

4. sırada sevsek mi nefret etsek mi bilemediğimiz Kutsi var. Çok korkunç şarkılar yaptığı oluyor sık sık ama yine de efendi ve çalışkan gözüküyor bir yandan. En azından saçmalayıp durmadığı için takdire değer. Ülkede nötr sanatçı bile az, çoğu resmen kötü.

Son sırada son haftaların olay şarkısı “Unutamam” var. Enbe Orkestrası’na Mustafa Ceceli’nin eşlik ettiği parçanın klibini ilk gördüğümde birinin Keremcem’i çok fena taklit etmeye çalıştığını düşünmüştüm. Zaman geçtikçe kıymetini bildim bu şarkının da, aynı albümün 2 klip şarkısı “Kalp Kalbe Karşı”nın da. Ne yazık ki ikincisinde yine yırtınarak şarkı okumaya çalışan Ferhat Göçer mevcut. O yüzden o kızcağız şarkıyı tek başına söylemedikçe asla tam olarak sevemeyeceğim. “Unutamam” ise Sezen Aksu’nun oldukça tipik özellikler taşıyan ama başarılı bir şarkısı. Listede daha yüksek yerler diliyoruz kendisine.

Yeni Tıklama Rekoru

Dün sitemiz kendi ziyeretçi rekorunu ikiye katlayarak kapattı günü. İlginiz için çok teşekkür ediyorum.

The Prestige (2006)



“The Prestige” 2006 sonlarında ülkemizde gösterime girdiğinde eleştirmenlerden, ortalama sinema izleyicisine kadar herkes tarafından beğeniyle karşılanmıştı. İnsanın beynini allak bullak etmeden sürprizli ve doğrusal olmayan bir kurguyu sunduğu için olsa gerek. Tür olarak biraz daha romantik olmasına rağmen benzer yönleri oldukça fazla olan “The Illusionist” ile yakın zamanlarda gösterime girdiklerinden karşılaştırılmış ve “The Prestige” kazanmıştı. Filmin diğer filmlerle bağlantıları bunla sınırlı değil. Bu filmde beraber oynayan Scarlett Johansson ve Hugh Jackman aynı yıl iskambil kartı illüzyonlarıyla ilgili olan Woody Allen kara mizahı “Scoop”da da beraber rol almışlardı örneğim. “Batman Begins”de yönetmen –başrol – yardımcı oyuncu ekibini kuran Christopher Nolan, Christian Bale ve Michael Caine de bu filmde tekrar bir araya geliyordu. Filmin Nolan başyapıtı “Memento”ya kurgusal olarak benzeyişi de başka bir detay. Bütün bu ayrıntılar filmi ilginç kılmaya zaten yeterdi ama bunla kalmayıp çok başarılı bir romanın uyarlaması olarak öyküsünü de sağlama alıyor.

Sihirbazlık kariyerlerinin başlarında iki arkadaşın, trajik şekilde başarısız olup birinin karısının ölümüyle sonuçlanan bir sihirbazlık numarasından sonra önce rakip sonra ezeli düşman oluşlarını anlatıyor film. Ama ne biçim anlatıyor! Elektriğin yeni gelişmeye başladığı zamanlarda, 20.yy’ın başlarında geçen filmde günümüze yansımamış akıl almaz bilimsel buluşlara da rastlıyoruz, el çabukluğunun en güzel örneklerine de. Filmin kurgudan çok iyi anlayan bir yönetmene sahip oluşu her şeyi etkiliyor tabi. İki rakibin birbirlerinin günlüklerini okuyuşu filmin en yaygın kullandığı öyküleme tekniği örneğin. Bu sayede bol bol flashback’e maruz kalıyoruz ama filmden alacağınız keyfi azaltmıyor, arttırıyor bu sahneler. Tıpkı “Memento”da olayı çözmek için en başa gitmek gerektiği gibi burada da olayı çözmek için bir ileri bir geri gidip geliyoruz. Biraz daha abartsa “Wild Things”in finali gibi sürpriz içinde sürpriz içinde sürprizli bir film olacakmış, neyse ki tadında bırakmışlar. Elbette sihirbazlıkla ilgili olduğundan illüzyonla yani göz yanılgısıyla kandırmaya çalışıyor film bizi sık sık. Sürekli öğütlediğinin aksine dikkatlice izlemezsek yemi yutmamız olası.

Bunca sihirbazlık numarası ve dönen entrikanın içinde benim izlemekten en çok keyif aldığım taraf bir filmin belkemiği olan metaforları kullanışıydı. Elektriğin yeni yaygınlaştığı dönemlerde geçtiğinden bahsetmiştim filmin, bu çağın iki çok önemli bilim adamı Nicola Tesla (David Bowie oynuyor) ve Thomas Edison’un kapışması arka planda gösterilse de başroldeki iki adamın kapışmalarıyla paralel gidiyor hatta finalde bu rakip çiftlerin birer tanesi açık açık benzetiliyor birbirine. Kırılan vücut parçaları da oldukça sık rastladığımız bir görsel element. Daha başlarda iki kez diyaloglarda geçtikten sonra (“Düğümü sıkı atmazsan vinçten düşüp bacağını kırar.”, “Sanırım bileğim burkuldu”) Bale’in karakteri Borden’ın parmaklarını kaybetmesi, Jackman’ın karakteri Angier’in bacağını kırması gibi gelişmeler bizi bu metaforu fark etmeye zorluyor. Kafesler içinde ezilen kuşlar da cabası. Filmin asıl teması olan “saplantı”nın açtığı yaraları fiziksel olarak göstermeye yarıyor bence bu kayıplar. İki adam sadece vücut organlarını değil sevdiklerini ve hayatlarını da kaybediyorlar. Ya da kaybediyorlar mı? Sürprizleri bozmayayım.

Filmin Oscar adayı olan sanat yönetimi ve kurgusunu övmeye gerek yok çünkü mükemmeller. Tabi “Memento”nun kurgusu bu ödülü alamamışken “The Prestige”in alması şaşırtıcı olabilirdi. Finale doğru sürekli kılık değiştirip birbirlerinin sahnesine gönüllü olarak seçilmeleri kabak tadı veriyor ama filmin bundan başka kusuru yok. Christian Bale’in filmin büyük kısmı boyunca tam bir orospu çocuğunu canlandırmadaki başarısı adamın genç kuşağın en iyi oyuncularından biri olduğu tezini kuvvetlendiriyor. Yönetmenin performansı ise bence asıl Oscar değeri taşıyan performans ama Akademi için fazla fantastik bir film bu.

Nolan ve Bale çok yakında, yeni kaybettiğimiz Heath Ledger’ın sinema dünyasına gerçek vedasını yapacağı “The Dark Knight”da yine beraber olacaklar. Yönetmenin bir önceki filmi “Batman Begins” dünyada yarattığı heyecanı iyi bir film olmasına rağmen bende yaratmadı. “Memento”nun peşine gelen “Insomnia” ise açık seçik bir hayal kırıklığıydı diyebilirim. Dolayısıyla Nolan’ın her zaman aklımı başımdan aldığını iddia edemeyeceğim. Ancak “The Dark Knight”ın şimdiye kadarki görüntüleri oldukça umut verici. Hazır “The Prestige” gibi bir başarının peşine gelecekken sabırsızca beklememek için hiçbir neden yok.

Not: 4.5 / 5

23 Ocak 2008 Çarşamba

Bülent Ersoy Makyajsız!



Yayınlamaktan kendimi alamayacağım bir magazin haberi.. Bundan sonra Bülent Ersoy'un makyajıyla dalga geçen karşısında beni bulur! Yaşa varol kozmetik endüstrisi..

Heath Ledger'ın Ani Ölümü



28 yaşındaki başarılı genç aktör Heath Ledger birkaç saat önce apartman dairesinde ölü bulundu. Olası bir ihtimalle aşırı doz uyuşturucudan dolayı hayatını kaybeden genç yetenek için üzüntüm büyük. Sinema dergisinin bu sayısında bahsettiği gibi yetişen bir oyuncu adayı değil şimdiden genç bir ustaydı. 2005 tarihli Brokeback Mountain’daki Ennis rolüyle kariyerinin doruğuna çıkan oyuncu “I’m Not There”, “Candy”, “The Brothers Grimm” “Monster’s Ball” gibi filmlerde övgüyle karşılanan performanslar vermişti.

Dünyadaki en büyük tehditlerden biri olan uyuşturucu bağımlılığının her gün binlerce can aldığını biliyoruz ancak Heath Ledger gibi örnekler bu korkunç gerçeği yüzümüze daha açık ve seçik olarak vuruyor. Birilerinin para ve saygınlık sevdaları yüzünden dünyada halen önünün kesilmemesi iç yakıcı bir durum.

Ledger’ın yaşadığı 28 yıla sığdırdığı başarılar övgüyle anılmaya devam edecektir. Ölümün buradan nereye bir yolculuk olduğunu bilmediğimiz için üzülmemeye çalışıyorum. Kendisi meslektaşı Michelle Williams’dan 1 kız çocuk babasıydı. Allah rahmet eylesin, sevdiklerine de sabır versin diliyorum.








Tam bir hafta önce muhtemelen yine uyuşturucudan kaybettiğimiz Brad Renfro için de üzüntümü belirtmeliyim. "The Client" ve çok sevdiğim "Sleepers" filmlerinde rol alan genç oyuncu 26 yaşındaydı. Umuyorum ki ardarda gelen bu iki kayıp uyuşturucu denilen insan avcısını kullanan ve pazarlayanların gözünün açılmasına yarar.

2008 Oscar Adayları



Oscar adayları belli oldu. Ana kategoriler şu şekilde:

En İyi Film

Atonement
Juno
Michael Clayton
No Country For Old Men
There Will Be Blood

Not: “Juno” bu senenin Little Miss Sunshine’ı oldu. “Atonement” favori gösteriliyor ama gönlümüz Coen’lerden yana. Paul Thomas Anderson’u da seviyoruz tabi.

En İyi Yönetmen

Kelebek ve Dalgıç – Julian Schnabel
Juno – Jason Reitman
Michael Clayton – Tony Gilroy
No Country For Old Men – Joel & Ethan Coen
There Will Be Blood – Paul Thomas Anderson

Not: “Kelebek ve Dalgıç” bu hafta ülkemizde gösterime girdi.

En İyi Özgün Senaryo

Juno
Lars And The Real Girl
Michael Clayton
Ratatouille
The Savages

En İyi Uyarlama Senaryo

Atonement
Away From Her
Kelebek ve Dalgıç
No Country For Old Men
There Will Be Blood

Not: “No Country..” ve “There Will..” in çekişmesi devam ediyor.

En İyi Yabancı Film

Beaufort – İsrail
The Counterfeiters – Avusturya
Katyn – Polonya
Mongol – Kazakistan
12 – Rusya

Not: “Takva” yok. Sürpriz değil. Aday adaylarımızı belirleyenleri tekrar alkışlamak lazım. “Yaşamın Kıyısında” da yok. Hak etmiyordu zaten pek.

En İyi Animasyon

Persepolis
Ratatouille
Surf’s Up

Not: “The Simpsons Movie” yok. Neden bilmiyorum. Kesinlikle hak ediyordu.

En İyi Erkek Oyuncu

George Clooney – Michael Clayton
Daniel Day Lewis – There Will Be Blood
Johnny Depp – Sweeney Todd
Tommy Lee Jones – In The Valley Of Elah
Viggo Mortinesen – Eastern Promises

En İyi Kadın Oyuncu

Cate Blanchett – Elizabeth: The Golden Age
Julie Christie – Away From Her
Marion Cotillard – La Vie En Rose
Laura Linney – The Savages
Ellen Page – Juno

Not: Julie Christie alsın!

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Casey Affleck – Jesse James Suikastı
Javier Bardem – No Country For Old Men
Philip Seymour Hoffman – Charlie Wilson’s War
Hal Holbrook – Into The Wild
Tom Wilkinson – Michael Clayton

Not: Javier Bardem şimdiden kazanmış gibi emin otoriteler.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Cate Blanchett – I’m Not There
Ruby Dee – American Gangster
Saoirse Ronan – Atonement
Amy Ryan – Gone Baby Gone
Tilda Swinton – Michael Clayton

Not: Cate Blanchett’ın ikinci adaylığı. Bu filmde çok daha sağlam oynadığı kesin.



Teknik kategorilerdeki adaylıklar ve tam liste için buraya tıklayabilirsiniz.

22 Ocak 2008 Salı

American Gangster (2007)



Buraya uyuşturucu satıcılarından nefret ettiğim hakkında bir sayfa dolusu yazsam yeter mi? Ya da bu işi iyi yaptığı için toplumda saygı görüp isim yapanlardan, bununla para kazanıp, yaşadıkları lüks hayatlara insanları da özendirenlerden. Bunun için insan öldürenlerden, bunu acımasızca yapıp da, soğukkanlılığından övünenlerden. Bu mafya babalarının bağırıp çağırmalarından, kadınlarına yaptıkları muameleden. Yaptıkları meslek, meslekmiş gibi tecrübe edindiğini sanıp bir de millete öğüt verenlerden. Bunları aile geleneği yapıp sanki vatan kurtarmış gibi anlatanlardan. Yaptıkları istemsiz hatalar yüzünden kuzenlerini aileden kovup kardeşlerini ölesiye yumruklayanlardan. Mafya babası patronunu Martin Luther King’e eş tutanlardan. Bunlara özenip de (beysbol gibi alanlarda) delicesine yetenekli olan çocukların çeteciliğe kaymasından da nefret ediyorum. Sonra bu sebep olduğu kaybı düzeltmeyenlerden de. Boş yere bağırıp etrafı yıkan döken insanlara karşı duyduğum his ise acıma ve nefret karışımı bir şey. Sonradan yakalandıklarında bile rüşvet gibi yollara başvurmalarından nefret ediyorum. Karşısındaki dürüst bir polis çıkarsa onu manipüle edip de diğer üçkağıtçı polislerle aynı kefeye koymalarından, suçlarının aslında suç olmadığını, kendilerinin içeriye girmesinin bir şeyi değiştirmeyeceğini düşünenlerden de. Mahvettikleri hayatları, aileleri hatırlayamayanlardan da. Tabi bağımlıların da hayranı olduğum söylenemez. Özellikle değişmeye niyeti olmayanların.

Bunun yerine düzenbaz polislerden nefret ettiğimi de yazabilirim. Rüşvet alıp, sonra milleti koruyormuş rolü yapanlardan. Özellikle saçı geriye yalanmış ve favorileri 5 metre eninde bırakan bir sakal traşı var ise. Kendi menfaati olduğu için suçluların ortalıkta dolanmasına izin verenlerden. Kendisi gibi düzenbazlık yapmayanları hor görenlerden, anlayamayanlardan. Kendi düzeninin işlemesi için elinden geleni ardına koymayanlardan. Yine bu yaptıkları terbiyesizliklerle kendilerini toplumda önemli bir adam saymalarından. Daha kötüsü önemli bir adam sayılmalarından. Bihaber toplumu kandırıp onlardan bağımlılıkları vasıtasıyla toplanmış paraları cebe indirmelerinden de nefret ediyorum. İtalyan mafyası ile zenci mafyası arasında bile ırkçılık yapabilen, ırktan dolayı birini diğerinden üstün tutabilen angutlara diyecek lafım zaten yok.

Nefret etmesem de hoşlanmadığım şeyler de var. Ridley Scott gibi bir yönetmenin bu denli imzasız işler yapmasından hoşlanmıyorum mesela. Denzel Washington’ın sırf bağırıp çağırdı diye Marlon Brando taklidi oyunuyla Oscar yarışında anılması da hoş değil (gerçi aday olamadı). Yaklaşık 3 saat sürüp, sinema tarihinde hiçbir şeyi değiştirmeden 1 sene sonra hatırlanmayan filmlerden de hoşlanmıyorum pek. Tahmin edilebilir aniden öldürülme sahnelerinden hoşlanmıyorum, ki mafya filmleri kaynıyor bunlarla.

Sevdiğim şeyler de var tabi. Gerçek hayatta kavgacı sinirli hıyarın teki de olsa Russell Crowe’un oyunculuğunu seviyorum. Suçluların milletin hayrına çalışır hale getirilmesini seviyorum. Yaptıklarının yanına kar kalacağını sanan düzenbazların cezalarının çok geçmeden gelmesini de seviyorum. Film boyunca karşılıklı oynamayan başrollerin finalde oyunculuklarını çarpıştırmasını da seviyorum. Şahane sinematografileri, sanat yönetimlerini seviyorum. Delicesine karmaşık bir kurgunun çok nadir tekleyerek akmasını seviyorum. Gerçek öykülerden alınan filmlerin Flash TV kültü “Gerçek Kesit” gibi ekranın üstüne yazan yazılarla “Şu karakter şöyle şöyle oldu, bu karakter böyle böyle oldu” diye bitmesini seviyorum. Bu cümlelerin en sonuncusunun vurucu olması da ayrı güzel.

Amerikan Gangsteri Cuma’dan beri ülkemiz salonlarında gösterimde.

Not: 3 / 5

Türkiye Box Office (18.01.2008 - 20.01.2008)



Haftanın gişe listesi bu şekilde. Geçen hafta kayıplarda olan korkunç devam filmi “Çılgın Dersane Kampta” bu haftaki listede mevcut. Belli ki geçen hafta bir numarada olması gerekn film bu imiş. Bu hafta Maskeli Beşler zırvasından az biraz daha düşük gişe yapsada toplam seyircisi daha yüksek çünkü. İki film de kötü, hangisinin birinci olmasının daha acınası olduğuna karar veremiyorum. Gösterime girmiş oldukları gerçeğine üzülelim hep beraber. Bunların orijinalleri bile direk ev videosuna çıkmayı hak eden işlerdi.

Kabadayı, iki milyon sınırını aşmak konusunda iddialı gözüküyor. 2-3 hafta daha hız kesmezse başaracaktır. Beyaz Melek’ten 4 hafta geç başladı ama toplam seyircisi şimdiden geçti onu. Bir Şen- Turgul işbirliğinin muhatap olarak bir Kırmızıgül filmini alması komik gözükebilir ancak Kabadayı’nın sanatsal anlamda bir hayal kırıklığı olduğunu, Beyaz Melek’in ise basın tarafından delicesine pompalandığını hatırlayalım.

Bugün izlediğim Amerikan Gangsteri, çılgınlarcasına uzun sürmesine rağmen sıkılmadan izlenilen bir film. Kusurları bolca ve yakında yazacağım ancak mafyayla alakalı bir işin ülkemizde ilgi görmesi şaşırtıcı değil.

Kutsal Damacana sonunda hak ettiği yere kadar gerilemiş. Utanç verici bir şey ama ilk 10’da 5 tane yerli film olmasına rağmen ben sadece 1 tanesini kısmen övebiliyorum. Sinemamızın gitgide ticarileştiğinin ve ürettiği kötü filmler yüzünden müzik endüstrimiz gibi güven kaybedeceğinin işaretidir. Sonra korsandan ağlarlar.

Yeni filmlerden Hairspray düşük bir açılış yapmış. Amerika’da beklenenden çok daha iyi bir gişe yaptığını biliyoruz. Ülkemizde grotesk saç şekilleriyle dolu bir müzikal yeterince ilginç gelmiyor demek ki izleyiciye. Travolta yerine M.Ali Erbil kadın kılığına girseydi böyle mi olurdu halbuki.

Haftaya sömestri tatiliyle beraber Çağan Irmak’ın “Ulak” filmi gösterime giriyor. Gişeleri darmaduman edeceği ortada. Yanında ise alternatif olarak “I Am Legend” var. Fragmana bakılırsa uyarlandığı kitabın paranoyak temasındansa dünyada tek başınayken spor araba kullanmanın güzelliğiyle ilgili bir film olacak ama merakla bekliyoruz yine de.

21 Ocak 2008 Pazartesi

Vozvrashcheniye (2003)



2003 tarihli bir Rusya yapımı olan “Dönüş” ülkemizde 2005 yılında gösterime girdiğinde sinema meraklıları tarafından ilgiyle karşılanmıştı. Ülkeden son yıllarda gelen en iyi filmlerden biri olarak karşılanan yapıt niteliği kadar başroldeki çocuk oyunculardan birinin (Vladimir Garin; Andrey’i oynuyor.) çekimlerin hemen peşine filmin bazı sahnelerinin çekildiği bir gölde boğulmasıyla da duyulmuştu. Filmi izlemeseniz bile yeterince can yakıcı olan bu gerçek, izledikten sonra insanı daha beter üzüyor. Küçük çocuk Ivan’ı canlandıran Ivan Dobroravov’un performansı rahatlıkla gelmiş geçmiş en iyi çocuk oyuncu performansları arasına girebilir. Ona nazaran daha uysal abisini oynayan Vladimir Garin de benzer bir başarı göstermiş.

Film 12 yıl sonra babalarının dönüşüyle bir duygu karmaşasının ortasında kalan iki genç çocuğun öyküsünü anlatıyor. Yıllar sonra dönen ve beraber geçirmedikleri bunca zamanı telafi edercesine “yoğun” bir babalık görevine girişen yabancıyla kısa süreli bir tatile çıkan çocukların olgunlaşmak ve çocuk kalmak arasındaki bocalamaları bu sade fakat ağır filmde mükemmel bir şekilde işlenmiş. Mitolojiyi andıran setleri ve kareleriyle de hikayenin bundan ibaret olmadığını çaktırıyor film.

Yabancı sitelerde asi ve uysal iki çocuğun Rusya’nın eğitimli ve cahil kitlelerini temsil ettiği, yıllar sonra bir anda varolan sert mizaçlı babanın da komünizm için bir metafor olduğuna kadar vardı filmin okumaları. Doğru veya yanlış bilinmez, çünkü yönetmen hakikaten pek açık sözlü değil film dahilinde ama okuması ve kafa yorması çok zevkli. Klasik bir aile draması olarak bakılırsa da tatmin edicilikten uzak değil kesinlikle. Sessiz sahnelerinde çok şey anlatan film balık tutmak ve yüksek yerlerden atlamak gibi temaların etrafına kurduğu sahnelerde ciddi ciddi doruk yapıyor. Aldığım Shakespeare dersinden beri temalara ve işlenişlerine duyduğum ilgi çok arttı zaten, mitolojik bir hikayenin esnek bir uyarlaması gibi duran bu film de bu ilgiden nasibini alıyor.

Dediğim gibi küçük çocuğun performansı inanılmaz. Daha açılış sahnesinde, denize atlamaktan korktuğu için merdivenin tepesinde kalmışken annesiyle girdiği diyalogdan beri sempati duyuyorsunuz zaten. Asi rollerde iyi oyuncuların parlaması hep daha kolay olmuştur, küçük oyuncumuz da babasıyla inatlaşırken izlemesi çok keyifli bir oyun çıkarıyor. Baba ise zaten olması gerektiği gibi kıl bir karakter. Yine yabancı forumlardan okudugum bir tespit, babanın filmde ilk kez gözüktüğü kare, İsa’nın ölümünü resmeden “Dead Christ” tablosuna oldukça benziyor. Yönetmenin ufak bir oyunu da olabilir bu, daha derin altmetinlere de yorulabilir. Çocuklara uyguladığı tuhaf disiplin anlayışı, verdiği ağır cezalar, daha açıkgözlü olan çocuktan yediği ambargonun bu tabloya olan benzerlikle alakası var mı emin olmak güç. Zamanında kurtarıcı olarak görülen ve sonradan çöküşüne doğru ilerleyen komünizm ile ilişkilendirildiğini de söyledik babanın. Tabi tüm bunların aksine babalarını hiç tanımamış iki çocuğun onu ilk görükleri anda hissettikleri teslimiyetin simgesi olması daha büyük ihtimal. Babanın 12 yıldır nerede olduğu, ve gittikleri adada (filmin mitoloji hissi uyandıran en büyük faktörü bu ada olayı) varlığını keşfedip ne olduğunu öğrenemediğimiz sırrı gibi sorular öylece kalıyor ve sarsıcı finaliyle beraber cevaplanmadan yokolup gidiyorlar. Finaldeki peşpeşe gördüğümüz fotoğraflar tahmin edilebilir ama yine de etkileyici bir sekanstı. Babanın hiçbirinde varolmayışı da dikkat çekiyordu.

“Dönüş” bu kadar başarılı bir film olmasaydı da oyuncularının performanslarıyla sinema tarihinde adını hatırlatacaktı. Neyse ki oyuncuları gibi kendisi de etkileyici, ilham verici ve kaliteli. Venedik Film Festivali’nde gösterildikten sonra evrensel bir başarıya sahip olması da şaşırtıcı değil. Rusya’nın nedense hep başarılı olduğu görüntü yönetimini de anmadan bitirmeyelim yazıyı. İzlemeyenlere tavsiye ediyoruz.


Not: 4.5 / 5

Aİ: Digiturk



Zamanında izlemiş ve beğenmiş olduğum “Koku” filmini bir heves arkadaşımla Digiturk’te tekrar izlerken, finale doğru dumur olup kaldım. “Bak sonunda şahane bir sahne var!” diye film boyunca övüp durduğum toplu orgy sahnesi (ki filmin sona bağlandığı sahne budur) yok olup gitmişti. Şimdi bu konu hakkında Sabah’ın sevdiğim yazarlarından Mehmet Tez bir yazı yayınlamış. Buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. “İklimler” filminin de başına aynı şeyin geldiğinden bahsediyor. İşin garibi o sevişme sahnesini kestikten sonra, adamın karısına başkasıyla sevişmediği konusunda yalan söylediği sahneyi ne yaptılar merak ediyorum. Altyazı geçtiler mi acaba “Yalan söylüyor ama siz görmediniz.” diye. Ülkenin sansür konusunda takip ettiği rotadan çok çok çok endişeliyim. Umarım yalnız değilimdir. Digiturk’e de paralı ve her an çocuk filtresi konulabilir ve hatta hatta “akıllı işaretler”i de içeren bir platform olarak teessüf ediyorum. RTÜK’ün gözünüzü korkutmayı başarması bizim gözümüzden düşmenizi sağlıyor. Henüz tek rakibiniz Aydın Doğan’ın D-Smart platformu, ondan da cesaret olarak bir şey umduğumuz yok ama yakında bu kısmi tekelinize gözü kara bir rakip tarafından son verilirse taraf değiştirmekte gecikmeyeceğim.

Kitlenizi aptal yerine koymak sizin için ticari bir intihar olacaktır.

17 Ocak 2008 Perşembe

My Blueberry Nights (2007)




Wong Kar Wai’nin ilk İngilizce filmi “My Blueberry Nights” geçtiğimiz Cuma ülkemizde gösterime girdi. Filmin ilgi çekici bir sürü özelliği var. Natalie Portman, Norah Jones, Rachel Weisz gibi üç şahane bayanı bir araya getirmesi, yanlarına Jude Law’u koyması, müzikleri gibi. Ancak bu herkesin verebileceği haberler yanında size verebileceğim çok güvenilir bir gerçek var: Film dört dörtlük bir çalışma.



Yönetmenin aşk üzerine ne denli esaslı işler yaptığını bilmeyen kalmadı. “In The Mood For Love” ve “Happy Together” bile yeterli bunun ispatı için. Yine de ben bu filmleri izlerken hep takdir etmiş ama asla kendimi yakın hissetmemiştim. Örneğin ne çekmek isteyeceğim filmlerdi, ne de 10 kez tekrar izlemek isteyeceğim filmler. İzleyici olarak övmekle yetindim. Ancak “My Blueberry Nights” bunun çok daha ötesine geçti benim için. İyileşmek üzerine bir yol hikayesi olarak özetleyebileceğim film çok az filmin bulabildiği bir yere dokundu içime. Klişe olabilir ama ben de başroldeki kız gibi otobüse atlayıp gitmek, garson olarak geçinmek istedim. Benim için çok az filmin yapabildiği bir şey bu. Üstelik de bu fikirlerin hiçbiri ilk defa işlenmiyor. Telefon dururken yazı ve posta yoluyla haberleşen uzak düşmüş sevgililer, başını alıp gitmek, birbirinden tuhaf karakterlerin hayat öykülerini dinlemek gibi durumları izleyebileceğiniz tonla film vardır heralde. Mesele bunları bu filmde işlendiği gibi işleyebilmek.



Yabanmersinili pastanın dundurmayla kaynaşması gibi bir cafede kaynaşan Elizaebeth ve Jeremy’nin geceler boyu sohbetlerini izliyoruz önce. Konusunu okumadan gittiğim için belki filmin sonuna kadar bu şekilde gidebilir diye düşündüm (ve hiçbir şikayetim olmazdı) ama sonra kız yıkıcı eski ilişkisini unutmak için yola düştü. Jeremy’e hoşça kal demedi, çünkü ayrılmıyorlardı. Tek taraflı olarak yazmaya devam etti kız. Adresi ise sürekli değişmekteydi, Orta Amerika’yı gezip duruyor, bir araba almak için para biriktiriyordu. Jeremy kafesini işletmeye devam ediyor, zaman zaman kendi yarım kalmış hikayelerini tamamlıyordu. Elizabeth üzgündü, Jeremy ise neşeliydi ama ikisi de iyileşiyorlardı hikaye boyunca. Elizabeth önce Arnie ve onu terk eden karısı Sue Lynne ile tanıştı. Hayatın bazen iki kişinin ayrılmasına bir türlü izin vermediğini gördü. Sonra kumarbaz Leslie ile tanıştı ki yollarının ayrıldığı sahne çekilmiş en güzel veda sahnelerinden biridir bence. Yönetmenin dediği gibi Jeremy ve Elizabeth birbirlerine kavuşmak için uzun yolu seçen aşıklardı ve film yine çekilmiş en güzel öpüşme sahnelerinden biriyle sona erdi. Filmden çıktığım zaman gülümsememe engel olamıyordum. Sonra engel olmam gerekmediğini fark ettim.



Elizabeth karakteri bir filmde her zaman görmek isteyeceğiniz karakterlerden biri. İnsanlara güveni var, onları dinliyor ve hepimiz gibi yaralı. Etraftaki bir türlü uzlaşamadığınız, üç kağıtçı insanlardan değil. Muhtemelen bu yüzden hikayesi bu kadar güzel. İlk oyunculuk denemesinde Norah Jones’un performansı ise oldukça tatmin edici. Üstelik bu kızın bu kadar güzel olduğunu fark etmediğiniz için de kızıyorsunuz kendinize (Açık sözlü olmak lazım, sadece Natalie Portman’la oynadıkları sahnelerde o kadar güzel gözükmüyordu). Weisz, Law ve Portman’da bugüne kadar topladıkları övgülerin hakkını veriyorlar. Özellikle Weisz’ın yakın zamanda aldığı Oscar ile ilgili olarak benim aklım bu filmden sonra yattı. Portman’a ise hayran olmamak elde değil. “Closer”da da beraber oynadıkları Jude Law ile karşı karşıya gelmiyorlar ama oynadığı her sahnede parlıyor. Yönetmen ise daha önceki işlerinden daha geleneksel bir film de çekmiş olsa yine imzasını atıyor. Kurguda her zaman hatırlanası işler çıkaran Wong Kar Wai yine zaman zaman oynuyor bizle, kurgu derslerinde hata diye gösterilen numaralar yapıyor, aşıkların köşe başındaki ağır çekim karşılaşmaları yerine bu sefer pastanın içine eriyen dondurmayı gösteriyor.



Muhtemelen önceki filmleri kadar “Asyalı” olmadığı için ve aşkı daha bilindik yöntemlerle anlattığı için önceki filmleri gibi baş tacı edilmeyecek bu film. Benim için ise her zaman bir klasik olarak kalacak. Çok sevdiğim Amerikan bağımsız filmlerine benzerliği yüzünden belki de çok objektif olamıyorum ama ne önemi var. Kaç film insanı bu kadar etkiler ki? Hazır etkilemişken de hakkını vermem gerekir diyorum. Eğer bu yazıyı okuduysanız filmi kaçırmamaya özen gösterin. Kalbiniz varsa seveceksiniz. Bu kadar da iddialıyım!

Not: 5 / 5

Türkiye Top 5

1) …DAN SONRA – SILA FEAT. KENAN DOĞULU
2) BÜYÜT İSTERSEN – ELİF TURAN
3) UNUT BENİ – BENGÜ
4) BU SABAH GÜNEŞ DOĞMUYOR – FUNDA ARAR
5) E BILEMEM ARTIK – GÜLŞEN

Bildiğin sıkıcı liste işte. Hiçbir esprisi yok. Yazmicam yorum falan.

Dip Not: Sıla’cım çüş yani.. 1500 hafta oldu 1 numaraya çıkalı in artık. Elif Turan bekliyo bak. Jazz solisti o. Sen nesin? Ezik!

Türkiye Box Office (11.01.2007 - 13.01.2007)



Film Adı


Hafta


Haftalık Seyirci


Toplam Seyirci


1


Maskeli Beşler: Kıbrıs


1


177.296


216.148


2


Kabadayı


5


66.423


1.742.220


3


Büyük Hazine: Sırlar Kitabı


2


44.195


203.002


4


Beyaz Melek


9


25.587


1.819.733


5


Arı Filmi


5


13.344


400.003


6


Benim Aşk Pastam


1


6.044


6.044


7


Rendition


2


5.227


21.825


8


Bana Söz Ver


1


4.231


4.231


9


Ölüm Bekçisi


2


3.249


17.191


10


Beowulf


7


2.701


299.455

Haftanın gişe listesi bu şekilde. En büyük gariplik “Çılgın Dersane: Kampta”nın yokluğu. Hakkaten 2.701 den az bir haftalık seyirci mi çektiler yoksa mızmız çocuk gibi ölçülmek mi istemediler bilmiyorum. Ama en azından böyle çöpten bir filmin listede yer tutmaması hoş. Tabi gönül ister ki gerçekten izleyici çekememiş olsunlar, bu tip filmler de tarihe gömülsün ama zor..


Çöp film demişken 1.sırada Maskeli Beşler serisinin yeni filmi var. Hani kendi halinde kötü filmlerdi önceden, kendilerini bir şey zanneden komedyenlerle dolu olan. Şimdi işi abartıp kötü film insanı Mehmet Ali Erbil, Seray Sever ve Oğuz Atay bugün yazsa Tutunamayanlar’ın başrolünde olacak Deniz Akkaya’yı (şaka yapıyorum) da kadroya dahil edip daha beter bir şey yapmışlar. Ocean’s Eleven özentiliğine hiç girmiyorum. Erbil’i keşke çok sevdiği Kıbrıs’ta bırakıp seti toplayıp dönselermiş. Film de bir işe yarardı bu şekilde.


“Kabadayı” ciddi hız kesmiş bu hafta. Yeni yerli filmlerin kötü ünü dilden dile dolaştıkça yine toparlayacaktır umarım, kaliteli bir gişe filmi çünkü. Beyaz Melek ise 2 milyona ulaşmak için çabalıyor ama bundan sonra zor sanırım.


Haftanın güzel sürprizi İstanbul’da sadece İstinye Park’ta, Kanyon’da ve G-Mall’da oynayan “My Blueberry Nights”ın 6.sırada olması. Artık gösterime giren güzel filmler bile o kadar sınırlı vizyon yüzü görüyorlar ki pahalı bilet fiyatlı büyük alışveriş merkezleri sinematek görevi görmeye başladı. Üstelik de “Across The Universe”ü Kanyon’da izlediğim zamanki gibi “Niye bu filme geldiniz, çok sıkıcı” diyen salon görevlileri de var.


Cuma günü Altın Küre’lerde “En İyi Yönetmen” ve “En İyi Yabancı Film” ödüllerini kucaklayan “Kelebek ve Dalgıç”, Sinan Çetin yapımcılığında olduğu için çok umut beslemediğimiz “Çocuk”, çok eğlenceli gözüken “Hairspray” ve “American Gangster” gösterime giriyor. Herkese iyi seyirler.

15 Ocak 2008 Salı

Pet Shop Boys - Disco Four




Pet Shop Boys’un geçtiğimiz aylarda ülkemizde de yayınlanan “Disco Four” mix albümü grubun “Disco” serisinin adı üstünde dördüncü parçası. İlk “Disco”nun ticari başarısı bir daha yakalanamadığından beri daha underground kalan albümler üçüncüsü ile sanatsal bir zirve yakalamıştı. Şahsen gördüğüm en güzel mix albümlerinden biri olan “Disco 3”ün halefi de oldukça başarılı ve konsept olarak biraz daha farklı bir çalışma.



Ticari olarak şimdiye kadar en başarısız albümleri de olsa bence mükemmel bir sanat eseri olan “Release” albümünden şarkıların mixlenmiş versiyonları ve daha önceden yayınlanmamış şarkılardan oluşan “Disco 3”nin aksine, “Disco 4” daha çok Pet Shop Boys’un diğer şarkıcılara yaptıkları meşhur mixleri içeriyor. The Killers’ın eleştirel anlamda oldukça başarılı olan şarkısı “Read My Mind”ın ferah bir remixi ile açılan albüm (elbette Tennant’ın vokallerini içeriyor) hemen peşine David Bowie’nin “Hallo Spaceboy”una yapılan mix ile devam ediyor. Bu şarkının Bowie’nin “Outside” albümünden çıkma bir single olduğunu ve ta o zamanda da Pet Shop Boys remixi ile tanıtıldığını ekleyeyim. “Space Oddity”den kırpılmış sözler de içeren versiyon, Bowie’yi başta endişelendirmişti ama bu sözleri Tennant söylediği sürece sorun olmadığı kanısına varmıştı en son.



Grubu ticari olarak da popüler günlerine döndüren “Fundemental” albümünün en güzel şarkılarından biri “Integral”in “Perfect Immaculate” mix’ini dinliyoruz peşine. Canlı bir kayıt olan şarkı “Nothing To Fear” sözlerine vurgu yaparak tüyleri diken diken ediyor. Bu şarkının albüm versiyonunun “Fundamental Tour”da söylendiğini ve bu kaydın müzik kanallarında döndüğünü de ekleyeyim (“Cubism In Concert” albümü adı altında). Belki bu DVD kaydını da ülkemizde görürüz yakında. Albümün en karakterli şarkılarından biri olan Yoko Ono mix’i “Walking On Thin Ice” var hemen sonra. Pek bir liste başarısı olmayan Ono’nun 70’inden sonra zirve yüzü görmesine sebep olan mix’lerden biri olan şarkı inanılmaz bir atmosfer yaratıyor dinlerken. John Lennon’un bu şarkının kaydından eve dönerken öldürülmüş olması gerçeği de etkiliyor olabilir tabi.



Madonna’nın çok başarılı “Confessions Tour”unda kullandığı “Sorry” versiyonu olan “Sorry (PSB Maxi Mix)” ile devam ediyor albüm. En çok sevdiğim kadın müzisyen ve en çok sevdiğim grubun beraber çalışması daha dudak uçuklatıcı bir sonuç verebilirdi elbette ama Sorry’nin Madonna’nın en iyi işlerinden biri olmadığı gerçeği bunu engelliyor. Yine de albümdeki en eğlenceli ve normal olarak en popüler şarkılardan biri olduğu garanti. Peşine gelen “Hooked On Radiaton” ve Rammstein mix’i “Mein Teil” Tennant’ın vokallerini içermediğinden mi bilinmez diğerleri kadar sevdirmiyor kendini ama sırf Mein Teil mixinin ismi bile yeterince başarılı (“PSB There Are No Guitars On This Mix”). Üstelik diğer şarkıların aksine metal müziğin üzerine yapılmış bir mix olması da ilgi çekici. Albüm “Fundamental”in ilk single’ı “I’m With Stupid”in maxi-mix i ile kapanıyor. Şarkının ne kadar eğlenceli ve başarılı olduğunu söylememe gerek yok zaten.



Önceki albümün (Disco 3) daha yüksek Pet Shop Boys yoğunluğu ve her şarkının şahane oluşu bu albüm için tam olarak geçerli değil maalesef. Tabi bu grubun yüksek güvenilirliğine gelen bir darbe değil, albüm yine de çok başarılı. Pet Shop çocukları çoktan Pet Shop adamları olmuş olabilir ama müziklerinde en ufak bir eskimeye rastlanmıyor. Korkacak bir şey yok anlayacağınız.

Not: 3.5 / 5

12 Ocak 2008 Cumartesi

Neden Sık Güncellenmiyoruz?

Çünkü okulum İTÜ internet bağlantımı kesti. Onunla durmayıp odamdaki tüm portların bağlantısını da kapattı. Tarafımızdan ne kadar sevildiklerini burdan anlatmamız mümkün değil. 25 Ocak gelene kadar hergün anacağım kendilerini. Saygılarımla..

Heroes: Yanlış Giden Neydi?



Heroes’un ikinci sezonunu izlemeyi yeni bitirdim. Geçen senenin en güçlü çıkış yapan yeni draması bu seneki temposu ve öykü gidişatı yüzünden çoktan eleştiriliyordu zaten. Bu yazı dizinin neden raydan çıktığı üzerinedir. İşte 9. Harikalar’ın 9 kusuru.

1- Sıkıcı yeni karakterler: Geçen sezonki 24 bölümde zaten yeterince kahraman ile tanışmıştık. İş artık metal eritebilen yeteneklilere kadar gelmişti. Çoğu Sylar tarafından rahmetli edildi maalesef ama zaten dizinin var olan bir kusuru elindeki ana karakterlerle yetinememesi, bir kez görünüp kaybolan kahramanlarla karışıklık yaratmasıydı. Şimdi yeni sezonda yeni karakterlerle tanıştırıldık normal olarak ama bunların çoğu ölümüne sıkıcı insanlardı. Elektrik kız Elle de, babası da, Meksikalı kardeşler de, Molly de izlemesi keyifli olmayan karakterler. Buna tek istisna elbette gördüğü her kas hareketini taklit edebilen Monica Dawson. Oyuncunun karizmasıyla da, öyküsünün ilginçliğiyle de 2. sezonun takip etmesi en keyifli karakteriydi. Takezo Kensei de idare ederdi. Peter saçını kestirdiği için şükrettik.


2- Karakterliklerin dayanılmaz aptallıkları: Dizinin yetersiz senaryosu yüzünden çoğu öyküyü izlemek işkenceye dönüştü bu sezon. Özellikle Meksikalı kız Maya’nın Sylar tarafından, Peter’ın da Adam tarafından kukla gibi kontrol edildiği vakitler sinirlerimiz zıpladı, aptallıklarına doymamalarını diledik. Yeteneklerin bir sürü işe yarayacak yerde nedense kullanılmaması, insanların birbiriyle gizemli konuşmaları ve verdikleri saçma sapan kararlar yüzünden olayların sakız gibi uzaması dizinin çekiciliğini alıp götürüyordu. Ayrıca hemen herkesin bir “baba” sorunu vardı bu sezon. O da bıktırdı.


3- Tutarsız senaryo: Halbuki başarısından dolayı çok karakterli bir bilimkurgu olarak ekrana sürüldüğünüz “Lost” böyle miydi? Az önce bahsettiğim, yeteneklerin çoğu işe yarayacak yerde kullanılmaması, o zaman işe yarayıp şimdi yaramaması, o zaman çalışıp şimdi çalışmaması, meyve suyuymuş gibi ondan ona verilen kanlar (öldürür ya adamı), saçma sapan bilimsel açıklamalar ve zaten çoğu ikna edilemediğimiz yetenek (hangi genetik mutasyon resmini gördüğün adamın yerini şak diye söylemeni sağlar Allah aşkına) ilk sezondan kalma ama bu sezon doruk yapan kusurlardandı. Bomba gibi patla, hücrelerine ayrıl, ölme; kafana gelen kurşunla ölecek ol.. Hani “kurgu” da bir yere kadar.


4- İlk sezonun korkunç finali: O zaman da demiştim, daha kötü olamazdı. Gördüğüm en durgun ve heyecansız finallerden biriydi, halbuki 2-3 bölüm öncesi yerimden zıplatıyordu beni. Finalde de Peter’ın havai fişek gibi patlaması (karıncaya bile zararı dokunmadı koskoca New York’u yok edecek bombanın), Sylar’ın elini kolunu sallaya sallaya gitmesine izin verilmesi boştu, keyifsizdi. Peşine gelen sezon da bu kadar oldu işte.


5- Görsel efektler: NBC düşen reytingler yüzünden bütçeyi kısmış olsa gerek, uçma efektleri bildiğin Gazman kalitesindeydi. Bunun yanında Ukrayna’ya gidip de çekim yapmaya üşenen prodüksiyon, en azından doğru dürüst bir green-box çalışması yapar diye umuyorsunuz ama o da yoktu maalesef. Gelecekteki New York’ta Peter ve sıkıcı sevgilisi gezerken çoğu yerde yine her şeyin efekt olduğu anlaşılıyordu.


6- Anti karizmatik “Şirket”: Heralde gelmiş geçmiş en kaypak “kötü niyetli organizasyon”du. Sezon boyu sürekli ne kadar vahşi, ne kadar tehlikeli, gözü kara olduklarını dinledik ama çok laf az iş vardı. Mohinder gibi uyuz bir herifin bile köpeği oldular.


7- Niki: Ciddi ciddi baydı. “D.L. i madem bar çıkışında sinik ötesi bir şekilde öldürecektiniz neden ilk yediği kurşundan kurtardınız?” diye sorduk. Geliştirdiği üçüncü kişiliğin ne kadar saçma olduğunu yazarlar da anladı heralde ki ekranda çok fazla gözükmedi. Süper gücünü kıt kanaat kullandı, çoğu bölümde ya yoktu ya da mızmızlanıp durdu. Geçen sezondaki femme- fatale halini deli gibi özletti. İyi haber, kıl ötesi çocuk Micah kendini toparladı. İnekliği bırakıp biraz yaramaz olunca, bir de yanına Monica’yı alınca sezonun en keyifli öykülerinden birini oluşturdular.


8- Ölen herkesin kurtulması: Clarie veya Adam’ın kanı sayesinde sonsuza dek kendilerini yenileyecekler mi emin değiliz henüz ama ölen herkesin bir şekilde geri dönmesi bütün heyecanı, ölenlere duyulan hüznü götürdü. Olan geçen sezon ölen Isaac gibi tiplere oldu. Biraz daha sıksalardı da bu sene ölselerdi asite düşseler bile geri dönerlerdi bir şekilde.


9- Korkunç oyunculuklar: Burada başı Matt Parkman’ı oynayan Greg Grunberg çekti. Zaten boktan olan senaryoyu oyunculuklar toparlar diye umduk ama kendini Independence Day’in başrolündeymiş gibi kasım kasım kasan “kahraman”larımızın epik diyalogları da angut gibi görünmelerine engel olmadı. Tutarsız gelişmeler yüzünden kendilerini farklı bir evrende, dünyayı kurtarıyor zanneden şizofrenleri izler gibiydik. Tek inandırıcı olmayan senaryo değildi işin özeti, oyunculuklar da öyleydi.


Heroes’a yazarlar grevinden sonra daha başarılı bir “Volume 3” diliyorum. Lost’un korkunç üçüncü sezonu sonuna gelen mükemmel final gibi bir bölüm faydalı olabilir.

10 Ocak 2008 Perşembe

Türkiye Top 5

1) ...DAN SONRA - SILA FEAT. KENAN DOĞULU

2) BU SABAH GÜNEŞ DOĞMUYOR - FUNDA ARAR

3) UNUT BENİ - BENGÜ

4) E BİLEMEM ARTIK - GÜLŞEN

5) BÜYÜT İSTERSEN – ELİF TURAN


Ve işte ben buna gülüyorum. Türkiye'nin yeni pop starı, mükemmel insan, en iyi yardımcı kadın oyuncu Elif Turan, şarkısı “Büyük İstersen” çıktıktan 1 milyar yıl sonra radyolarda en çok çalınanlar listesine girmiş. Üstelik de tam 5. sıradan. “Bu zamana kadar nerdeydin?” diyoruz kendisine; radyo ekranını TV gibi "anında görüntü" değil tabii.


Tarkan'ın “Vay Anam Vay”ı nerelerde acaba. Yakın zamanda 1 numaradan girmesini bekliyoruz. O şarkı da giremezse albümün geri kalanının hiç şansı yok. Klipten sonra biraz daha alevlenebilir. Tabi Tarkan, TRT'deki senkronu tutmayan playback performansıyla Grammy'lerde “En İyi Uzun Formatlı Video” adaylığı bekliyordur eminim evinde. Yaşlı insanlardaki burnundan kıl aldırmamazlık geldi ona sanki..


Sıla'nın şarkısının bir numaradan inmesi için kampanya başlatıcam artık. İşin kötüsü kız albümün promosyonunu daha yeni yapmaya başladı. Yılbaşında Kenan'la söylediler, sonra Beyaz Show'a katıldı. Albüm genelde bu gibi çabalardan sonra şahlanır ama Sıla'nınki daha nereye kadar yükselecek? Çok etkileyici bir başarı yeni bir şarkıcı için.

9 Ocak 2008 Çarşamba

2007'nin En Kötüleri



Birkaç gün önce bir afiş yayınladım blogda. “Türk Pop'unda 2007'nin En Kötüleri” altyazılı bu afişin ne manaya geldiğini yavaş yavaş açıklayabilirim artık. Aslında bakarsanız kendini oldukça ele veriyor ama formattan bahsetmekte fayda var.


Eskiden beri izleyici/dinleyici kitlesini aptal yerine koyan sanat eserlerine hep uyuz olmuşumdur. Bu blogu açmak konusunda bana gaz veren hayallerden biri de bu yılın en kötü müzik yapanlarını sizlerin oylarıyla seçmek ve burda yayınlamaktı. Böylece para kazanmak için yapılan ve milletin kafasını boş yere dolduran müzik işleri hakettiği ünvanı kapacak, sadece unutulmakla kalmayacaktı. Elbette şimdilik küçük bir çevreyiz ama bu çekici oylamaya oldukça katılım olacağını umuyorum. Üstelik doğru kararlar hep nispeten daha küçük ve aklı başında topluluklardan çıkar, biz de öyleyiz. :) (Smiley koyup da Gülben Ergen yazılarına benzetmek istemiyordum ama tutamadım kendimi)


Yakında “2007'nin En Kötüleri” oylaması başlayacak. Ödülün ismi için öneriler yollayabilirsiniz şimdiden. Kötülük konusunda popüler kültürümüzde bir külte dönüşen “ajdar”ı kullanabiliriz belki. Çok da janjanlı ismi var keratanın.


İki ana kategori var: Yılın En Kötüleri ve Yılın En Büyük Hayal Kırıklıkları. Farkı anlamışsınızdır zaten. Bunlar dallanacak ve kategoriler oluşacak.


Yakında adaylar yayında. Takibe devam..

Cassandra's Dream (2007)


Woody Allen'ın “Match Point”le başlayıp “Scoop”la devam ettiği Londra'lı filmlerinin şimdilik sonuncusu “Cassandra's Dream” 2 haftadır ülkemizde gösterimdeydi. New York'lu filmleriyle meşhur olduğu zamanları yakalamaktan yaş olarak çok uzak olsam da Allen takip etmeye çalıştığım bir yönetmen. Önceki sene Match Point gümbür gümbür gelince farklı bir bakış açısı izledik yönetmenden. “Talented Mr. Ripley” ve “Closer” kırması bu filme hasta oldum diyemem, açıkçası yönetmenin küçük ve güzel filmler çekmek için Avrupa'ya geldiğini düşünürsek fazlasıyla “kitle tatmin edici” bir filmdi. Keyifle izledik elbette ama Cassandra's Dream'i izledikten sonra ben daha memnun oldum yönetmenin Atlas Okyanus'unu aşıp da bizim taraflara gelmesinden.


Ewan Mc Gregor ve Colin Farrell gibi artık umut verici olmayı aşmış, yeni dönemin en yetenekli aktörlerinden ikisini biraraya getiren film sanki bir tiyatro oyunundan uyarlanmış gibi geldi bana sık sık. Filmin içinde zaten bir tiyato setinin olması buna mı işaret ediyor bilmiyorum ama hele de finalini izledikten sonra tam bir Shakespeare trajedisi hissi veriyor. Parayla dolu hayallerine ulaşmak için biri zihnen diğer fiziken güçlü iki kardeşin çamura saplanmalarını anlatan filmin hayran duyulacak bundan başka yönleri de var. Bir kere her şeyiyle eski filmleri hatırlatan sade giriş jeneriği, hiç didaktik olmaya çalışmadan oldukça ahlaki olan senaryosu, oyuncu performansları, Angela rolünde Hayley Atwell'in çekiciliği gibi. Sinema dergisi sağolsun, isminin de oldukça manalı olduğunu öğrendim filmin. Yunan mitolojisinde gerçekleşecek kötülükleri bilen ve herkesi uyarsa da kimseyi kendine inandıramayan bir karakter olan Cassandra, karanlık taraflarına gitgide yenilen kardeşlerin anlatıldığı bir film için oldukça güzel bir isim seçimi.


Gerilim sahnelerinde yükselen eski usül müzik, kardeşlerin doğa içindeki hayatları, gerçekten inandırıcı işlenen değişimleri bu ufak ve güzel filmi tamamlıyor. İspanya'da sessiz sedasız galası yapılan film daha sonra resmi olarak Venedik Film Festivali'nde görücüye çıktı. Bir sonraki filmini de İspanya'da Penelope Cruz ve Javier Bardem gibi oyuncularla çekeceğini hatırlatalım yönetmenin. Match Point'te de işlenen cinayet ve vicdan azabı konularında iyi iş çıkarıyor Allen bence. Üstelik öykü ilerledikçe kardeşlerin birbirine düşman kesilmeleri (birinin haberi yoksa da) tam inandırıcı gelmeyecekken işler tersine dönünce (vicdan sağolsun) tekrar rayına giriyor film; hemen peşine de bitiyor zaten. Finalinin aceleye geldiği konusunda eleştiriler aldı ancak masaya çarpan kafa durumu her zaman ölümcül olmasa da bazen olabilir (kimin başına ne geldi çaktırmıyorum gördüğünüz gibi). Üstelik de öyküyü sonlandırmak için keskin bir hamle olsa da bir trajediye oldukça yakışan bir son. Modern bir filmden sağ kalan karakterlerin yarısının bir kadehteki zehirden ölmesini, öbür yarısının da birbirlerini kılıçla deşmelerini bekleyemeyiz (Seni seviyorum Shakespeare). (Amma parantez kullandım, fazla deneysel köşe yazılarına benzedi)


Cassandra'nın Rüyası eğer oynamaya devam ederse, Maskeli Beşler ve Çılgın Dersane ile dolacak salonlarımızın arasında bir umut ışığı gibi parlayacaktır bu hafta. Trajik olduğu kadar romantik ve (işler sarpa sarmadan önce) umut dolu olmasını da bilen filmin takipçisi olacak yeni Allen filmini de heyecanla bekliyoruz. Avrupa kökenli olsalar da dünya çapında büyük starlara dönüşen oyuncuları bu tip filmlerde izlemek çok eğlenceli oluyor, filmi sırtlayışlarını hissedebiliyorsunuz çünkü. Hele de iyi bir yönetmen işinin başındayken.


Dip not: Filmden çıkarılacak ders: Kumar oynamayın..


Not: 4 / 5

8 Ocak 2008 Salı

Samantha Who?


“Evli ve Çocuklu”nun Kelly Bundy'si olarak tanınmaya başlayan ve o günden bugüne kendini sevdirecek işlere imza atan Christina Applegate'in TV'ye dönüş dizisi “Samantha Who?” bu sene yayına girdi. Yayınlandığı ilk 7 haftada en fazla izlenen yeni komedi ve en fazla izlenen sitcom sıfatlarını kapan dizi Şubat'a kadar ara vermişken izlediğim 9 bölümü hakkında yazmak istedim. Bir trafik kazası sonucu hafıza kaybına uğrayan 30'lu yaşlarında bir kadının pek de sakin olmayan hayatını ve aslında pek nazik olmayan kendisini keşfetmesini anlatıyor dizi. Baş karakterimiz Samantha 8 günlük komasından uyandığında hiçbir şey hatırlamamaktadır ancak ben merkezcil annesi, ilgisiz babası, fettan iş arkadaşı Andrea ve saf-şişman-eski arkadaşı Dena'nın yardımıyla kaza öncesi hayatını keşfetmeye başlar. Bir de eski sevgilisi Todd var tabi.


İlk keşfettiği şeylerden biri eski Samantha'nın hiç de iyi bir insan olmadığıdır. Hatta kibar davranmayayım kalpsiz kaltağın tekidir resmen. Zaten kaza olduğu anda erkek arkadaşı ondan ayrılmayı planlamaktadır, Samantha çoktan aldatıyordur tabi. Diziye en büyük dinamiğini veren bu eski Samantha-yeni Samantha zıtlığı (yenisi iyi bir insan çünkü) yine en komik anların da malzemesi oluyor. Koma sonrası hiçbir şey hatırlamadığı için şaşkın birine dönüşen Samantha'yı en çok geçmişte canına okuduğu insanlar şaşırtıyor tabi. Sam'in kendisine yaklaşmaması için mahkemeye başvuranlar bile var. Bu gibi aşırı durumlarda eski Sam'in su yüzüne çıktığı oluyor bazen.


Dizinin öngörülü yanlarından biri sırf Samantha'ya takılıp yan rolleri sallama dağıtmamış olması. Kötü kalpli iş arkadaşı (eski Samantha'nın can yoldaşı aynı zamanda) Andrea ve Samantha'nın zamanında popüler bir kız olmak için yüzüstü bırakıp gittiği Dena inanılmaz komik kızlar. Hele de Sam ve Dena'nın Andrea'dan sır saklarken kahvecideki soğuk savaş sahnesi inanılmaz. Zaten Dena rolündeki Melissa Mc Carthy'nin önümüzdeki yıllar içinde çok başarılı bir komedyen olacağı belli. Hem yeteneğinden hem kilosundan dolayı.. Kilolu kızların komedi yeteneği nerden gelmektedir merak ediyorum zaten.


Pilot bölümünü çok başarılı bulduğum dizi, oyunculuğun abartılması ve dizinin yeni olması sebebiyle sonraki 3 bölümünde eğlendiriciliğinde biraz düşüş yaşamış diyebilirim. Ancak toparlamasını bilmişler. Zaten 5. bölümden sonraki yükselişi farketmemek imkansız. Karakterler oturdukça böyle güzel bir malzemeden daha iyi işler çıkacaktır. Her bölümde ciddi kahkaha attıran çok zekice bir replik mutlaka oluyor, 20 dakikalık bölümlerin gerisi de hiç sıkmadan, keyifli geçiyor. Gülme efektinden yoksun olması ve Desperate Housewives tarzı setlerinin de çekiciliğini arttırdığını düşünüyorum. Belki yeni Samantha'nın her bölümün sonunda doğru olanı yapması sıkıcı gelebilir bir yerden sonra. Kabul etmek lazım ki kötü kızları izlemesi her zaman daha eğlenceli. Yine de Applegate'in gitgide daha tat veren oyunculuğu (Altın Küre'ye aday oldu bile), Jean Smart'ın oynadığı anne rolündeki inanılmaz replikleri, Dadı'daki uşak gibi “hazır cevap hizmetli” geleneğini geri getiren kapıcı Frank ve diğer bahsettiğim unsurlar diziyi izlenmeye değer bir yeni yapıt kılıyor. Yazarların grevi yüzünden bu sezonki bölüm sayısı 10'lu rakamlara geçmez belki ancak reyting başarısı bir daha ki sezona da taşıyacaktır diziyi. Henüz televizyon klasiği olacak gibi durmuyor ama sit-com severlerin ilgisini çekecektir “Samantha Who?”

Türkiye Box Office 06.01.2008 - 08.01.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Kabadayı

4

105.058

1.593.049

2

Büyük Hazine

1

100.485

100.485

3

Kutsal Damacana

3

54.432

460.328

4

Beyaz Melek

8

48.712

1.750.856

5

Arı Filmi

4

23.998

373.173

6

Yargısız İnfaz

1

9.186

9.186

7

Ölüm Bekçisi

1

7.853

7.853

8

Manhattan'da Sihir

3

7.722

77.896

9

Bay Woodcock

2

5.946

28.928

10

Beowulf

6

4.772

293.613


Haftanın gişe listesi bu şekilde. Geçen hafta dediğimiz gibi bu hafta gösterime giren “Büyük Hanize: Sırlar Kitabı” 100.000 seyirciyle açılış yaparak listeye biraz haraket getirdi. Açıkçası sinemaya giden kitlenin çoğunu sadece bu film ve “Kabadayı” toplamış bu haftasonu. Diğer filmlere çok az seyirci kalmış, zaten toplamda da büyük bir sayıdan bahsetmiyoruz.


“Beyaz Melek” artık hızını kesmiş ama seyirci toplamaya devam ediyor. Bu hafta onun önüne geçen “Kutsal Damacana” da potansiyeline oranla çok büyük iş yaptı bence. Sırf Şafak Sezer'e yaslandığını rahatlıkla söyleyebiliriz, zira ben doğrudürüst bir tanıtım bile göremedim ortada. Afişi bile düşük çözünürlüklü gibi duruyor.


Haftanın diğer yeni filmleri biraz hayal kırıklığına uğratmış gibi. Jake Gyllenhaal ve Reese Witherspoon'un “Yargısız İnfaz”ı sevgililerin beraber yaptığı filmlerin hep korkunç çıkması döngüsünü yenmiş ancak Amerika'yı eleştiren öyküsüne rağmen burda fazla iş yapmamış. Herhangi bir korku filminden ne farkı olduğunu çaktırmayan “Ölüm Bekçisi” de listede hemen peşinde. Geçen senenin en büyük hayalkırıklıklarından biri olan “Altın Pusula” listeden düşmüş bile. Beowulf ise toplamda büyük bir rakam yapmadı ancak hala son sırada tutunuyor. Ülkemizde çok büyük kitlesi olmayan yetişkinlere animasyon bir film için iyi bile.


Haftaya “Maskeli Beşler: Kıbrıs” ve “Çılgın Dersane Kampta” gösterime girecek. Şimdiden hepimize geçmiş olsun diliyorum.

5 Ocak 2008 Cumartesi

Kabadayı (2007)



Yavuz Turgul'un yazıp, Ömer Vargı'nın yönettiği “Kabadayı”nın fikri başta pek cazip gelmemişti bana. Kenan İmirzalıoğlu ve Şener Şen'i biraraya getirmesi muhteşemdi ama “Yeni bir kabadayı hikayesine kimin ihtiyacı var?” demiştim kendi kendime. Önceki Şen-Turgul işbirliği “Gönül Yarası” ilk izleyişimde aşık olduğum bir filmdi ve Kabadayı'nın bunun tadını kaçırmasından korkuyordum. Film 3 hafta önce gösterime girdi ve inanılmaz bir izleyici çekti salonlara. Şimdiden 1.300.000 civarı bir izleyici hasılatı var. 1 milyon barajını geçemeyen Gönül Yarası ile kıyaslayınca ticari anlamda daha başarılı olmuş olabilir. Ancak bir film olarak ne önceki endişelerimi dindirecek ne de bir önceki filmin gölgesinden kurtulabilecek kadar iyi.


Dünya görüşümü göz önünde bulundurarak söyleyeyim, filmin en çok takdir ettiğim tarafı Şener Şen'in oynadığı Ali Osman karakterinin çizilişiydi. Küfre ve haksızlığa karşı ve yoksullara destek olan bu karakterin zamanında estirdiği terörden pişman bir adam olarak varolması günümüzde çok popüler olan tüm bu kabadayı edebiyatının varması gereken ama bir türlü varamadığı son nokta benim için. Bir zamanlar mahalle çapında adaletin temsilcisi olarak varolan ve günümüzdeki mafyadan çok farklı bir sıfat olan kabadayılığın ne şekilde işe yarayacağını görmek güzeldi. Günümüzde (her şey gibi) yozlaşan ve haksız kazanç edinmeye, milletin gözünü korkutmaya ve adaletsizliğin temsilcisi olmaya çalışan modern kabadayıların zıtlığını göstermek filmin asıl derdi zaten. Ha Osman Sınav'ın ağzını sulandıracak bir şekilde eskinin o adaletli kabadayılığını yüceltmiyor elbette film, özellikle de şiddet uygulayışından bin pişman oluşlarını açık açık gösteriyor. Yine de onlara ihtiyaç duyulduklarında ezilmişlerin yanında olmaları, Robin Hood'luk yapmaları bir çok meseleyi çözmüş ve çözüyor. Bunu filmde görmek güzeldi işte. Kan davası kökenli onlarca düşmanı olan Ali Osman'ın uygulamak zorunda kaldığı şiddet haricinde erdemli bir insan oluşu çok insana çok fazla şey öğretecek nitelikteydi.


Günümüz kabadayısı Devran'a gelince. Son dönemlerin en umut veren aktörü Kenan İmirzalıoğlu'nun oynadığı karakter sadece bir mafya değil, açık seçik bir ruh hastası. Kendisini istemeyen bir kız için çevresini yakıp yıkan herkesin olduğu gibi. Meselesi, ulaşmaya çalıştığı hedeften, o hedefe ulaşmak için duyduğu hırsa kayan herkesin olduğu gibi. Derin devlete çalışan bu adam hem teşkilatın hem de mafyanın ayrı ayrı umut bağladığı isim olarak gösteriliyor ancak peşinden koştuğu kızı, Ali Osman'ın oğlunun eline bırakmak istemiyor; filmin öyküsü bu işte. Devran'dan filmi izlediğiniz süre boyunca nefret ediyorsunuz, İmirzalıoğlu'nu tebrik etmek lazım bu açıdan. Ali Osman'ın oğlunu ise İsmail Hacıoğlu oynuyor, ondan da nefret ediyorsunuz izlerken ama sorun şu ki, etmemeniz lazım senaryo icabı. Hacıoğlu'nu tebrik edemiyoruz yani, bunca yeraldığı şahane projeye, hakkında dönen “umut veren genç oyuncu” geyiklerine rağmen ben hala bir numarasını göremedim. “Sınav” faciasına hiç girmiyorum zaten.


Filmin sorunu çok fazla ticari olması. Hani Hollywood'daki gişe filmi, sanat filmi ayrımı vardır; bizde maalesef tüm gişe filmleri çöp olduğu için bu ayrım çok faydalı olmuyor, ama eğer olsaydı “Kabadayı” için sadece eli yüzü düzgün bir gişe filmi diyebilirdim. Yavuz Turgul'un yazmakla yetinmediği filmler böyle olmuyor halbuki. Yönetmenliğini yaptığı filmler arasında uzun boşluklar bırakıyor olmasaydı “Kabadayı”yı da yönetir, filmin bu şekilde harcanmasına göz yummazdı. Tabi kendisini hazır hissetmiyorduysa elden bir şey gelmez. Şener Şen'in de benzer şekilde uzun aralıklarla çalışması her projede daha iyi bir sonuç veriyor. Gönül Yarası'ndaki performansı iyiydi ama özellikle de filmin başlarında Şen'in, oynadığı karakter değil de işini iyi yapan bir oyuncu olduğunu hissediyordunuz. Bu filmde böyle bir şey söz konusu değil. İlk kareden sonuna kadar Ali Osman olarak varolmuş. Son yıllarda gördüğüm en akıl almaz performanslardandı, hiç mütevazi olmaya gerek yok.


Diğer oyunculara gelince, Rasim Öztekin övgü üstüne övgü alınca, gerçekten iyi oynuyor sanmıştım. Sırf eşcinseli oynadı diye, hele de bu kadar stereotip bir şekilde oynarken bunca övgüye boğulması saçma. Karakterin özgün olan yanı bu kabadayıların dünyasında, eşcinsel olmasına rağmen kabullenilmiş, ağzı sıkı, cesur bir adam olarak çizilmesi. Değil Türk sinemasında, dünya sinemasında bile sık rastlanmayan bir durum. O yüzden rol ilgi çekici, yoksa Rasim Öztekin'in özel bir performans gösterdiğini düşünmüyorum. En rahatsız edici oyun ise hem mafya hem iş adamı bir patronu canlandıran Ulgar Manzakoğlu'ndan geliyor. Oyunculuğu kendi başına çok kötü değil ancak o kadar korkunç bir dublaj yapılmış ki, kendi sesiyse bile rahatsız edici. Özellikle televizyondan tanınan bir ses olması filmi izlerken konsantrasyonu mahvediyor. Zaten TV filmi ayarındaki görüntü yönetimi de yardımcı olmuyor bu duruma.


Sonuç olarak zaman zaman hikayesi zayıf noktalar içerse de (finalde gazete üzerine yazılan adres gibi), bazı oyunculuklar sarksa da, sinematografi zayıf olsa da “Kabadayı” Şener Şen'in oyunculuğu için izlemekten keyif alacağınız bir film. Sırf bu performans bile çoğu filmin bütününden güzeldir. Bir başyapıt olarak asla anılmayacak ve Ömer Vargı'yı heyecanla takip ettiğimiz bir yönetmen yapmayacak ama çok eskilerde kalan kaliteli gişe filmlerinin (Hababam Sınıfı, Neşeli Günler, Gırgıriye v.s) günümüzdeki nadir takipçilerinden biri olarak akıllarda yerini alacaktır. Belki TV'deki kabadayı karakterlerine de ilham verir biraz, neden olmasın?


Not: 3 / 5

Türkiye Box Office 28.12.2007 - 30.12.2007


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Kabadayı

3

182.771

1.305.540

2

Beyaz Melek

7

75.499

1.630.781

3

Kutsal Damacana

2

74.023

314.799

4

Arı Filmi

3

45.261

313.870

5

Altın Pusula

4

19.793

394.928

6

Manhattan'da Sihir

2

14.271

59.256

7

O Kadın

3

12.576

133.194

8

Bay Woodcock

1

11.205

11.205

9

2 Days In Paris

1

9.584

9.584

10

Beowulf

5

9.375

280.598


Haftanın gişe listesi bu şekilde. “Kabadayı” birinci sırada sağlam şekilde oturmaya devam ediyor. Filmi dün izleyebildim, açıkçası fragmanın yarattığı önyargıya rağmen ve çok da iyi bir film olmamasına rağmen, edindiği ticari başarının tümünü hakediyor. Yavuz Turgul ve Şener Şen'den en büyük becerisi ticari potansiyeli olan filmler çıkmazdı genelde, başka marifetleri olurdu ancak daha 3. haftasında 1.300.000 seyirci çekmiş olması yapımcılar için kusurlarını örtüyordur.


Hemen peşine listedeki en eski film “Beyaz Melek” var. Artık bundan sonra seyirci sayısı olarak çok bir artış yaşamaz muhtemelen ama filmin büyük bir finansal başarı olduğunu kabul etmek lazım. İzlemedim ve izlersem ne bulacağımı harfi harfine biliyorum dolayısıyla başka bir alanda başarılı olduğunu sanmıyorum filmin. Ayrıca maddi getirisi yüzünden Mahsun'un kral ilan edilmesinden memnun olmak zorunda değilim. Bazı neden film eleştirmeni olabildiğini anlamadığım insanlar bu kişiyi 2007 yılının önemli sinemacılarından ilan ediyor. Gülüyorum ve geçiyorum.


Üçüncü sıradaki film de değişmemiş. Kutsal Damacana zevksiz esprileri gözönüne alınırsa beklenenden daha fazla seyirci çekiyor bence. Herhangi bir Şafak Sezer filminden daha kaliteli olmadığı 100 metre öteden anlaşılabilir. Çocuk kitleyi hedef alan filmler yine bolca mevcut listede geçen haftaki gibi. Altın Pusula 400.000 barajını bile aşamayarak dağıtımcısını ağlatmış olabilir. Listede sadece 2 yeni film var. Bunlardan biri Amerikan Pastası'nın Stifler'ı Seann William Scott ile prim yaptığını tahmin ettiğim “Beden Öğretmeni Bay Woodcock”. Diğeri ise sandığımızdan daha güzel olduğu iddia edilen “Paris'te İki Gün”. Sevdiğimiz oyuncu Julie Delpy'nin yönetmenlik denemesi, türünün vasat örnekleri arasından sıyrılabiliyormuş. İzleyicilerimiz bu filmi pek tercih etmemiş maalesef.


Bu hafta biraz geciktirdiğim liste ve analizi gördüğünüz üzere pek ilginç değil. Önümüzdeki hafta “Büyük Hazine”nin devam filmi biraz hareket getirebilir belki. Peşine de sinemamızın yüz karası iki serinin yeni filmleri bizimle olacak. “Çılgın Dersane Kampta” ve her çer çöp film gibi Mehmet Ali Erbil ve Seray Sever'i barındıran “Maskeli Beşler Kıbrıs”. Kötü film sevicileri için bereketli bir hafta olacak. Görüşmek üzere..

Türkiye Top 5

1) ...DAN SONRA - SILA FEAT. KENAN DOĞULU
2) E BİLEMEM ARTIK - GÜLŞEN
3) UNUT BENİ - BENGÜ
4) BU SABAH GÜNEŞ DOĞMUYOR - FUNDA ARAR
5) GİTTİN GİDELİ - ASYA

Tazecik Top 5 listemiz bu şekilde. En çok çalınan parça ünvanını Sıla bu hafta da kaptırmamış. Önümüzdeki hafta yerini Tarkan'ın “Vay Anam Vay”ına bırakacağını görmek için medyum olmak gerekmez. Yine de Sıla'nın haftalardan beri süre gelen birinciliği yeterli bir başarı yeni çıkış yapmış bir şarkıcı için. Hemen peşine sıradan şarkısıyla Gülşen yerleşmiş. Bu şarkı önceki iki albümünde yer doldurması için bile kullanılmayacak düzeyde bir şarkı. Şimdi yeni albümünde ikinci klip şarkısı olması pek hayra alamet değil bence.

Listenin geri kalanı hakkında değerlendirecek bir şey bulamıyorum. 2007 yılında dünya çapında fenomene dönüşen Bengü “Bu mudur?” dedirten şarkısıyla 3. sıraya oturmuş. Asya yıllar sonra dönüş yaparak hakettiği bir ilgi görüyor bence. Şarkısı dünyanın en orijinal şarkısı olmasa da en azından belli bir kalitenin üstünde. Funda Arar da şarkısıyla listeye girip çıkmaya devam ediyor. Sevinçli haber “Gitsin artık!” dediğimiz “Melek Yüzlüm” gitmiş.

Haftaya Hande Yener'in klibi yayınlanmaya başlayacak şarkısı “Yalan Olmasın” ile Tarkan'ın albümündeki tek işe yarar parçası “Vay Anam Vay”dan önemli çıkışlar bekliyoruz. Bayram sonrası haftaları hem sinema hem müzik listelerinde bir rehavet yaşatıyor nedense. Daha ilginç listelerde görüşelim inşallah.

3 Ocak 2008 Perşembe

Mustafa Sandal - Devamı Var



Mustafa Sandal'ın artık çekilmez hale gelen maxi single (EP) bombardımanı bu yaz sona erdi ve sıcak iklim şarkıcısı “Kop”tan bu yana ilk tam albümünü yayınladı. “Devamı Var” isimli albüm renkleriyle de ismiyle de “Gölgede Aynı” isimli albümü anımsatıyordu bana. “Araba”, “Gidenlerden”, Denize Doğru” gibi şarkılarını içeren bu 90'lar albümüyle ilgili önsezilerim yanıltmadı beni. “Devamı Var” Mustafa Sandal'ın çıkış yaptığı günden beri aşağıya doğru giden grafiğinin seyrini değiştirmiyor ama “Gölgede Aynı”nın bir nev'i taklidi veya devamı diyebiliriz.

Şarkıcı albümle ilgili en büyük hatasını en başında yaptı. “Devamı Var”, “İndir” gibi 3 kuruşluk bir şarkıyla tanıtılmaması gereken bir albüm. Peşine de yakalayıcı bir melodisi olsa da ucuz sözleriyle “Melek Yüzlüm” gelince çoğu kişi umudunu kesmiştir muhtemelen. Ancak albümün şüphesiz en iyi şarkısı, biraz “Pazara Kadar”ı biraz da Mustafa Sandal'ın güzel pop müzik yaptığı günleri anımsatan “Gönlünü Gün Edeni”, en başta piyasaya sürülseydi daha iyi bir imaj oturtulabilirdi. Bunun yanında “Mağlubuz”, “Kimbilir Kim” ve İzel'in konuk olduğu “Dayan” gibi görece daha iyi şarkılar var. Sırf piyasa olsun diye dinle-at olduğu çok belli iki şarkıya yaslanması sanatçının zaten çok yüksek olmayan güvenilirliğini daha da azaltıyor. Üstelik de Sandal'da artık çok bariz bir bıkkınlık var. Hadi “İndir” berbat bir şarkı ama etrafta çalındı, hit oldu. O çekilen klip nedir bu durumda? İnşaat şantiyesi gibi bir yerde, kaykaycıların fink atması senin de Serdar Ortaç hareketlerini benzeyen bir “İndir” figürü tutturman resmen önemsememenin göstergesi. Ömer Faruk Sorak'ın çekmiş olması hiçbir şey değiştirmiyor. Bunun peşine gelen “Melek Yüzlüm” klibi öncekinden de beterdi, hiç girmiyorum.

Yabancı albüm deneyip, Almanya'da başarılı olup yine de istediği yere gelemeyince İngilizce şarkı söylemek konusunda küçümser ve ikiyüzlü yorumlar yaptığından beri zaten samimiyetine güvendiğim bir insan değil Mustafa Sandal. Yonca Evcimik'e en parlak dönemlerinde verdiği mükemmel şarkılara (Haberin Olsun, Bandıra Bandıra) duyduğum saygıdan yiyor halen. Yine de pop piyasası sürünürken satacağı belli bir albüme koyduğu emek önemliydi. “Devamı Var” iyi tarafında kaliteli pop günlerimizi andıran şarkılar içeriyor, arabeske de bulaşmıyor. Ancak kötü tarafı, albümün çoğunda 2000'lerdeki sıradanlaşmış ve ruhunu kaybetmiş müzik var. Üstelik basında zamanında çıktığı gibi Aşkın Nur Yengi'nin, Levent Yüksel'in ilk albümlerini andıran bir albüm de değil; öyle albümler maalesef yıllardır gelemedi. Açıkçası gelmeleri için Sandal'a güvenmek de biraz fazla iyimserlik olur bence.

Hazır Tarkan 2007'nin en büyük hayalkırıklıklarından birini piyasaya sürmüşken, en azından tek şarkıdan ibaret olmadığı için tercih edilebilir “Devamı Var”. Hiç olmadı “Gönlünü Gün Edeni” kesinlikle dikkate değer. “Denize Doğru”, “İki Tas Çorba” gibi kendi pastoral ve sıcak şarkılarını taklit etmeye çalışıp çok fena çuvallayan “Çoban”ı atlamanızı tavsiye ederim. Albümü kapatan saçmasapan isim şarkısı ise 2 dakika sürüyor sadece, o yüzden endişelenmenize gerek yok. Ta ki yaz gelip de Mustafa Sandal yeni bir maxi single yapana kadar.

Not: 2 / 5