18 Aralık 2007 Salı

Yaşamın Kıyısında (2007)



Fatih Akın’ın ödüllü, hem de hatırı sayılır ödüllü filmi “Yaşamın Kıyısında”, “Bis Aralık Film Festivali”mde izlediğim dördüncü film oldu. Cannes Film Festivali’nde baya bir ses getiren, En İyi Senaryo ödülünü de kucaklayan yapım, yapması çok zor olmasa da dünyada her seferinde ilgi uyandıran 3 parçaya bölünmüş, kesişen yollarla ilgili filmlerden. Sanırım hayatımızda fark etmediğimiz ve gerçekleşmeyen tesadüflerden bahsettiği için bu denli çekiciler. Kaç kere izlersek izleyelim bir adamın aradığı bir kadının, aslında kenarından geçip gittiğini iki ayrı kişinin hikayesi dahilinde görmek ilginç oluyor.
Her neyse, Akın’dan bahsederek başlamalı elbette. “Duvara Karşı”da kafayı çekmiş bir “Selvi Boylum Al Yazmalım” versiyonu izletmişti bizlere, çok da başarılı bir filmdi. “Yaşamın Kıyısında”da daha politikleşmiş yönetmen, bence derdi o olduğundan değil de, Nurgül Yeşilçay’ın oynadığı karakter öyle geliştiği için. Üç parça halinde film, bir hayat kadınını can yoldaşı edinen bir ihtiyarı, oğlunu, oğlunun destek olmak için aradığı, bu hayat kadınının da kızı olan Ayten’i, Ayten’in terör örgütü sayılan bir örgütteki macerasını ve düşmesi gereken yolda tanıştığı lezbiyen sevgilisini anlatıyor film. Fatih Akın’ın Türkiye’yi çok sevdiğini her fırsatta duyuyoruz. Ben de en az onun kadar sevdiğimi düşünerek söylüyorum, ben böyle bir senaryo yazamazdım. Cannes tasdikli başarısından söz etmiyorum da, bariz bir beğenmeme var filmde Türkiye’ye karşı (ki diğer filmlerinde apaçık hayranlıklar yakalamak mümkün iken). Daha “Mutluluk” hakkında yazarken bahsettim, film çekerken uluslar arası imajımız, Türkiye’nin nasıl göründüğü değil bazı var olan gerçekleri göz ardı etmemektir önemli olan. Filmde bir manaya denk geldiği sürece her şeyi açığa vurabilirsin, çözüm önerirsin ya da dikkat çekersin ama en önemlisi sanatına yedirirsin. Tabi her ülkenin de sevilmeyesi gerçekleri vardır ve sırf beğenmediğin için, çiğ bir şekilde bütün filmi de bunlarla doldurabilirsin. Kontrast olarak da filmdeki her Alman vatandaşını, ya da oranın kültürüyle büyüyen her insanı aklı başında, olgun insanlar olarak çizebilirsin. Ancak bunun politik bir tavır olduğu gizlenmemeli sonra. Bendeki bir eksiklikten dolayı mı kaynaklanıyor bilmiyorum ama sevgilisi için annesinin itirazlarını dinlemeyip de Türkiye yollarına düşen bir kızın İstanbul’un arka sokaklarında öldürülmesinden daha klişe bir şeyler zor yazılır. Bunlar yok demiyorum, olmaz da demiyorum. Yine de bu memleketten şikayet etmeden uluslar arası başarıya koşan sanat eserlerini özledim ben (Nuri Bilge Ceylan, lütfen geri dön). Fatih Akın’ın her filmindeki güzel İstanbul manzaralarından memnun kalıp da bu filmde eleştirmesiyle çılgına dönen bir iki yüzlü de değilim yanlış anlaşılmasın. Benim şikayet ettiğim bu beğenmemelerin filmde neye yaradığı, ne kadar orijinal işlen(eme)diği ve filme ne kadar yedirildiği.
Nurgül Yeşilçay’ın oynadığı ve benim nefret ettiğim her şeyi (lezbiyenlik hariç) temsil eden Ayten karakterinin evcilleşmesi de bence biraz eksik çizilmiş. Bu pasaklı, sorumsuz, fanatik ve parazit geçinmek zorunda kalan kızın sonuçta geldiği noktayı sevdim. İstediği kadar işlenmiş olsun, birilerini sevmenin, her türlü fanatikliği yenebileceğini görmekten bıkmam ben. Ancak iki dakikaya sıkışınca çok etkileyici olmayabiliyor. Ayten’in, İstanbul’da bok yoluna giden Alman sevgilisi Lotte’nin annesi Suzanne ise her daim sakin, kızının ölümüne sebep olan insanı bile bağrına basabilecek ve elbette Avrupa Birliği sever bi insan. Yani Avrupa Birliği’ne girmemize karşı falan değilim de hakikaten bu karakterleri fabrikalar mı temin ediyor senaryo yazarlarına? Yine de bu karakterin ettiği tek bir lafa hasta olduğumu unutmadan söyleyeyim. Ayten, uğruna savaştığı şeyleri anlatırken, ona “Belki de sadece kavga etmeyi seven birisindir..” deyişi çok açıklayıcı, göz açıcı bir soruydu. Çok değerli meselelerinin yollarında heba olan insanlara zamanında sorulması gereken bir soruydu bence.
Filmin gerçekten takdir edilesi kısmı, ilk kısmı. Trabzon’lu ihtiyar bir adamın, Yeter adlı bir hayat kadınını yanına almasıyla gelişenleri anlatan bu hikaye, çok gerçekçi yazılmış ve bahsettiğim ihtiyar Tuncel Kurtiz tarafından mükemmel şekilde oynanmış. Oğlu ve Yeter de oldukça başarılı. Duygusal olarak da (diğer bölümlerin sıradanlığını göz önünde bulundurunca) en etkileyici kısım burası. Kazım Koyuncu gibi son dönemde gelmiş (ve maalesef geçmiş) en sağlam müzisyenlerimizden birini de tanıtması, dinletmesi güzel bir düşünce bence. Ölümü bile maalesef magazin programlarının sömürdüğü bazı şarkıcıların ölümü gibi duyulmadı ancak böyle esaslı eserlerde anılmaya devam ettikçe insan biraz rahatlıyor.
“Yaşamın Kıyısında” yetenekli olduğu şüphe götürmez bir yönetmeni dünyaya tanıttığı için önemli bir film diyebilirim. Her ne kadar kolay yolu seçip dünyanın sevdiği bir “biçim” ile dünyanın yermeyi sevdiği bir ülkeyi kendi diğer filmlerinde anlattığından bariz şekilde farklı anlatsa da. Fatih Akın kesinlikle takip etmeye değer bir isim. Sadece iyi anlattığı ve yetersiz kaldığı konuları birbirinden ayırabilmesini umuyorum bundan sonra. Almanya’nın Oscar aday adayı olan filmine de başarılar diliyorum

Not: 3 / 5

Hiç yorum yok: