25 Aralık 2007 Salı

The Phantom Of The Opera (2004)



Hiç de çekici bir kariyeri olduğunu söyleyemeyeceğim Joel Schumacher'in geri dönüşü olarak görülen ve yapılmış en pahalı bağımsız film olan “The Phantom of the Opera” yönetmenden beklediklerim göz önüne alınırsa beni hayli şaşırttı. Klasik Fransız romanının kendisinden de ünlü müzikal uyarlamasının film versiyonu mükemmel kadrosu ve sanat yönetimiyle unutulmaz bir 2 saat yaşattı bana. Broadway'de yıllardır sergilenen ve hasılatı, en yüksek hasılatlı film olan “Titanic”e bile fark atan müzikali seyretme frsatım olmadığını söylememe gerek yok sanırım. Ancak film versiyonu, zaten klasikleşmiş müzikleriyle ve çok başarılı bir sinematografiyle ilgiyi hakediyor bence. Zaten festivalimde de "En İyi Müzik" ve "En İyi Çekilen Film" ödüllerini kapmış durumda.

Gerard Butler'ın isimsiz Hayalet'i, Emmy Rossum'ın Christine'i, Patrick Wilson'ın ise Raoul'u canlandırması bile filmi görmek için yeterli bir sebep. Butler, görsel efektleri haricinde “300 Spartalı”nın en büyük başarısıydı, Wilson “Angels In America”dan beri takibinde olduğumuz bir oyuncu ve “Little Children”da da Kate Winslet ile mükemmel bir uyum yakalamışlardı. Rossum, büyük çıkışını yaptığı filmin çekimleri sırasında 17 yaşında olmasına rağmen hem görüntüsü, hem sesi hem de oyunculuğuyla çarpıcıydı. Bu durumda konusunun etkileyici olacağı zaten belli bir filmin başrol oyuncuları da filme doğru çekiyordu izleyiciyi. Rossum'ın rolü son anda Anne Hathaway'e kaptırışı da ilginç bir ayrıntı. Kontratı yüzünden Acemi Prenses 2'nin çekimleriyle çakışan çekimlere katılamayan Hathaway'in şimdiden başarılı filmlerde kendini ispatlamış olması, Phantom'dan gelecek faydayı Rossum'ın kapmış olması konusunda rahatlatıyor beni.

Bu kadar bahsettik ama filmin en etkileyici yönü oyunculukları değil bile. Hikayenin yıllarca ötesinde başlayan filmin Raoul'un flashback'ine mükemmel bir giriş yapışıyla 1870 Paris'ine dönüyoruz. Hikayenin ana mekanı olan Opera Populaire'yi cayır cayır yakan avize sayesinde yapılan dönüş bizi mekanın popüler günlerine götürüyor. Bu kısımlarda Minnie Driver'ın abartılı oyunculuğu, abartılı oyunculukları normalde sevmememe rağmen oldukça eğlenceli. Binanın şahane tasarımı, avizenin güzelliği ve sahne arkasının karanlık geçitleri inanılmaz bir başarıyla resmedilmiş, Rossum'ın duru güzelliğiyle de birleşince film gözlerinizi ayıramayacağınız bir tabloya dönüşüyor. Filmin sonuna kadar da korunmuş bu standart. Zaten Oscar adayı olan sanat yönetimini ve sinematografisini övmekle bitiremem burada. Binaların çoğu filmde başlı başına bir karakter olduğu görülmüştür ama bu konuda bu denli başarılı olan filmler az. Opera Populaire tuzaklarıyla, şatafatlı sahnesiyle, yeraltındaki gölleri ve Hayalet'in hatıralarıyla beraber resmen capcanlı bir yer. Filmin yangından epey sonra 1919'da geçen siyah beyaz kısımlarında binanın apaçık ölü oluşuyla da mükemmel bir kontrast yakalanmış.

Yüzündeki deformasyon sebebiyle, sığındığı Opera binasında kimseye gözükmeden yaşayan bir dahi-delinin yeni yetenek Christine Daaé için, kızın çocukluk arkadaşı ve binanın yeni sahibi Raoul'la çekişmesini anlatan öykünün bence tek problemi Hayalet'in ruh halini iyi yansıtamaması. Konunun temeli bu karakter olduğuna göre ufak bir eksiklik diyemeyeceğim ama salonun tavanından birini asarak sallandırana kadar Hayalet'in aslında ne manyak olduğuna ilgin en ufak bir ipucunuz bile olmuyor. Bu “Güzel ve Çirkin” hikayesinde yönetmenin Hayalet'e semapti toplamak istediği belli, Gerard Butler'ın oyunuyla bunu başarıyor da ama bunu yaparken karakterin bir cani olduğunu yeterince etkili resmedemiyor. Zaten yüzündeki deformasyonu Gerard Butler'ın yakışıklılığını gölgeleyecek kadar dehşetli yapmamışlar. Bu da hani duygusal olarak yoğun bir canavar ile genç bir centilmenin arasında kalan kızı değil de, çirkin, olgun, tutkulu bir aşıkla, genç ve daha sıkıcı bir adamın arasında kalan kızı izlermişiz gibi hissettiriyor zaman zaman. Raoul'un ruhunun derinliklerine de yeterince inmeyen filmde en başarılı anlatılan karakter Rossum'un karakteri. Babasının özleminden yanıp tutuşan bu kırılgan kızı filmde gerçekten anlayabiliyorsunuz. İki birbirinden farklı erkeğin arasında kalışının ruh halini de iyi yansıtmış oyuncu. Şarkı söyleyişi zaten mükemmel, kendi seslerini kullanan üç başrol için de geçerli bu.

Uyarlandığı eserden mütevellit oldukça önemli kozları olan film bunu güzel bir kadro, şahane bir sinema hissi, çok başarılı müzikler ve set tasarımlarıyla desteklemiş. Sınırlı bir dağıtımla Amerika'da gösterime çıkan film burada bütçesini çıkaramadı ancak dünyanın daha zevk sahibi geri kalanında sempati duyulacak şekilde 100 milyonu aşkın hasılat elde etti. Bazı eleştirmenlere yaranamasa ve karakter işleyişinde bahsettiğim hataları bulunsa da ticari başarısının yanında sanatsal olarak da oldukça başarılı bir film bu. 135 dakikalık süresini, özellikle de müzikal sevenler için, bir an bile sıkıcı olmadan işleyen film sinemalarımızda önceki sene gösterildikten sonra, şimdi DVD raflarını süslüyor. Tavsiye ediyorum..

Not: 4 / 5

Dipnot: Gerard Butler'ın şarkı söyleyişi yine Andrew Lloyd Webber'ın bestelediği Evita'daki Antonio Banderas'ın şarkı söyleyişine çok benziyor. Şarkılardan mıdır, teknikten midir bilinmez, Banderas'ın aksanı Butler'da da olsa aynı kişi sanabilirsiniz.

Hiç yorum yok: