16 Aralık 2007 Pazar

Mutluluk (2007)



2.Bis Aralık Film Festivali'min ikinci gününde 2007'nin en çok ses getiren yerli filmlerinden biri olan “Mutluluk”u izledim. Zülfü Livaneli'nin aynı isimli romanından uyarlanan film, hem hatırı sayılır gişe başarısıyla, hem de eleştirmenlerden aldığı övgülerle hem de her zaman olaylı Altın Portakal Film Festivali'nde topladığı ödüllerle bolca konuşuldu bu yıl. Valla ben de düzenliyorum festivaller gördüğünüz gibi kimse birbirini yemiyor. İsterlerse yardımcı olabilirim Altın Portakal organizatörlerine.


Mutluluk tüm bu takdiri hakeden bir film, bunu söyleyerek başlayalım. Her şeye egemen Hıncal Uluç'un dediği gibi gelmiş geçmiş en iyi Türk filmi değil ama yeni dönem yapıtlar arasında oldukça yüksek bir yerde. Bir de bu yeni dönemin en iyi yapıtları listesini minimalist filmlerin doldurduğunu düşünürsek, popüler potansiyeli olan bir filmin kendine bir yer açabilmesi daha önemli oluyor. Yönetmeni aslında duyunca rahatlıkla tırsabileceğiniz bir isim: Abdullah Oğuz. “Asmalı Konak”ın hayalkırıklıklarıyla dolu sinema macerasının ve vasatın altında “O Şimdi Asker”in yönetmeni her daim övgüyle karşılanan bir adam değil malum. Mutluluk'ta ortalaması alınınca gayet temiz bir yönetmenlik çıkarıyor, hiç sebep yokken yine deneysel takıldığı yerler var tabi, Cemal'in Meryem'i fettan bir kadın olarak gördüğü rüya, gemide tek başına kalıp da diğerlerini ararken yapılan hızlı çekimler bilmem ne filmin genel gidişatına yakışmayan boş işler olmuş ancak bu gibi ufak tefek sahneler haricinde oldukça iyi bir iş çıkarıyor Oğuz. Zaten sırf Özgü Namal'dan aldığı oyun ve diğer başrol Murat Han'ı keşfi bile övülmeye değer.


Özgü Namal bugüne kadar hiç vermediği kadar iyi bir performans göstermiş, burası kesin. Bu genç yaşında Altın Portakal'a ulaşması haksız yere değil. Ancak oynadığı o gariban köylü kızların Özgü gibi bakmadığını biliyorum. Özgü'nün gerçekten o kızlardan biri olmadığını hissediyorsunuz, gerçekten onlardan birini iyi taklit etse de. Televizyondan gelen yüz eskimesine veriyorum biraz ama aslen o dünyayı görmemişliğin, cehaletin getirdiği boşluk yok gözlerinde. Keşke Oğuz ticari olarak riskli bir karar alıp gerçek bir köylü kızına oynatsaymış rolü, Murat Han'ı bizlere tanıtarak yaptığı bütük işten daha büyüğünü başarmış olurmuş. Lafı açılmışken söyleyelim Amerika'daki yıllardır süren bir eğitimden dönüp bu rolü kapan Murat Han bu yeteneğini ve yeniliğini beyaz camda harcamaz umarım. Namal'la birlikte sadece başrolü değil, bu senenin en iyi erkek ve kadın oyuncu ödüllerini de paylaşan yetenekli oyuncu belki yıllardır beklediğimiz gerçek sinema yıldızlarından biri olur.


Diğer başrol Talat Bulut'u yıllardır sevmezdim ama bu, güzel bir oyunculuk sergilediği gerçeğini değiştirmiyor. Her lafın ortasına Çin atasözü gibi bir deyiş sokan tipik profesör rolünde hiç sırıtmamış. Filmin karakterlerinin oldukça gerçekçi olduğunu da ekleyeyim burda. Yıllardır ne televizyon ne sinemada bir tane bile gerçekçi Karadenizli göremiyorduk, çok şükür bu filmde var bir tane. Şivesiyle, laflarıyla Karadeniz'in saf ama içten içe zeki ve gerçekten komik adamını başarıyla çizmişler. Karadenizlinin aslında neden komik olduğu adamın incecik mizahlı laflarında yatıyor. Hemşerimin yazılışını, oynanışını takdir ettim. “Bizimkiler” dizisindeki Sabri Bey'in çatlak eşini canlandırdığı günlerden beri tek bir başarısız oyununu görmediğimiz Meral Çetinkaya da yine ders vermiş. Bu kadını, hele de sinemada izlemek gerçekten çok keyifli. Yönetmenlerin de bunun farkında olduğunu biliyorum.


Livaneli imzalı müzikleriyle, ödüllü makyajıyla ve hepsinden önemlisi dikkat çekmeye çalıştığı “töre”nin saçmalığıyla da başarılı bir film bu. Henüz okumadığım kitabından daha az politik olduğu söyleniyor, üstelik kötü adam diye niteleyebileceğimiz karakter pek de orijinal sayılmaz, ancak süresinin bitmesine çok az kala halen namus temizleme hikayesinin sona ermemiş olması “aniden bir ölüm gelecek ve film bitecek” hissiyatıyla diken üstünde tutuyor insanı. Tecavüze uğrayan Meryem'in, kirlendiği için aile büyükleri tarafından ölüm emri verilmesi ve bu iş başına düşen Cemal'in, kızı öldürmek için çıktıkları yolculukta ona bağlanmasını ve yolda batı dünyasının bütün ışığını emmiş bıkkın bir profesörle karşılaşmalarını anlatıyor. Hikaye aslında resmen bir cümlelik iş: “töre insanları profesörle karşılaşır”.. Elbette Livaneli'nin başarısıdır, çok güzel ilerleyen hoş bir öyküye dönüşüyor bu konu. O zavallı masum köylü kızına da, babasının gelenekleri ve aşkı arasında sıkışmış çocuğa da aşık olmamak elde değil. Masumiyetlerinin, inanmışlıklarının ne kadar kötüye kullanıldığını gözleriniz dolarak izlemezseniz kendinizi bir gözden geçirmenizi öneririm ben.


Son yılların meşhur tartışması, geleneklerimizi ya da İslamiyet'i kötü gösteren filmlerimizin ne kadar rahat ekonomik kaynak bulduğu, “Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü?”den sonra olduğu gibi bu filmden sonra da kısmen alevlendi. Bu gibi bir bakış açısı başına buyruk bölgesel sistemlerin çürümüşlüğünü, nefretini gözler önüne sermemek için bir sebep değildir. Kaldı ki “Mutluluk” geleneksel değerlerin insan hayatına kastettiğinden bahsediyorsa da bir yandan batı dünyasının adamı bir gecede nasıl götürebileceğini de saklamıyor. Belki biraz çiğ ve kabaca da olsa o hayata takılmış kalmış insanların kirli tavırlarını da Lale Mansur'un oynadığı karakterle gösteriyor. “Hacıvat ...”de hemen hemen tüm Müslüman karakterler kötü olabilir, ki ben buna iyi niyetimden dolayı inanmamayı tercih ederim ama ayrımcılığı körüklemediği sürece filmler her türlü sistemin çarpıklıklarını göstermekte özgür olmalıdır. Eğitimsiz kızlarımız da vardır bu ülkede, töre uğruna canları alınanlar da, Cemal gibi aydınlanma yolunda olanlar bile rüyasında kendini tahrik ettiği için bir kadına el kaldırabilir. Bu kör kuyulardan çıkmak sadece doğunun batıyla karşılaşmasıyla son bulmaz, herhangi bir dünyanın herhangi başka bir dünyayla karşılaşmasıyla, onları anlamaya çalışmasıyla son bulur. Bunca yıldır şehir hayatından bunalıp doğaya kaçan insanların nasıl mutlu sonlara ulaştığını izledik, batı insanının Tibet'e, oraya buraya gidip bambaşka insanlar olarak dönüşünü izledik. Töreyle yönetilen insanların da başka dünyalarla kesişmeleri cahilliklerin yenilmesi için bir şanstır. Bunu uluslararası komplo teorilerine dönüştürmek yanlıştır.


Her sosyal konulu filmde uzayan yazılarım, Mutluluk'ta da aynı şekilde oldu. Popüler sinemamıza böyle taze bir kanın gelmesine gerçekten sevindim. “Babam ve Oğlum” gibi insanın içini sızlatırken yine de belli bir ideolojinin propogandasını yapmıyordu üstelik. Her şeyiyle insan için, insanın iyiliği için, insanların birbirini sevmesi, bunu söyleyebilmeleri için, zengin adamın köylüyle arkadaşlık kurabilmesi için, köylünün ikinci sınıftan sonrasını da okuyabilmesi için, bastırılmış cinsel dürtülerle başkalarının hayatlarını karartan insanların paçayı sıyıramaması için, kurbanların, kem talihlerinden dolayı daha da kurban olmaması için bir şeyler söylüyordu Mutluluk.. Ben dinlemekten çok zevk aldım, sinema izleyicimiz de takdir etti belli ki. Umarım salonlarımızı dolduran filmler hep böyle sanatını yapabilrken, doğru laflar edebilenler olur.


Not: 4 / 5

Hiç yorum yok: