27 Aralık 2007 Perşembe

Factory Girl (2006)



Pop-art kavramının kralı olarak anılan Andy Warhol'un sanatsal filmlerle bir nev'i süperstara dönüştürdüğü Edie Sedgwick'in yükseliş ve düşüş öyküsünü anlatan “Factory Girl” dünya basınında “Aptallar İçin Edie Sedgwick” olarak değerlendirildi. Tür olarak iç karartıcı bulduğum “rise and fall” öyküleri “Boogie Nights” gibi iyi örnekler verirken, “Studio 54” gibi vasat filmler de çıkarabiliyor. “Factory Girl” ikinci gruba dahil. Kendisinden hiç beklemediğim, şahane bir performans veren Sienna Miller olmasa belki o gruba da dahil olamazdı. Ama Guy Pearce'ın Andy Warhol performansı ve gerçekleri yansıtmadığı için türlü davalara konu olsa da belli bir dinamiği tutturan hikayesiyle kimilerinin ilgisini çekebilir.

Sanat okulundan ayrılıp, New York'ta Andy Warhol'un entelektüel dünyasına giren Edie'nin moda anlayışı, farklı görüntüsü ve tavrıyla bir underground yıldızına dönüşmesini ve sonra tepetaklak yuvarlanışını anlatan filmde bir de Bob Dylan'ı simgeleyen ancak Dylan'ın filmde anlatılanları reddetmesi sebebiyle sadece “müzisyen” olarak anılan Hayden Christensen var. Star Wars'da tatmin edicinin çok altında bir performans sergileyen genç oyuncunun burada da pek ilgi çekici olduğunu söyleyemem. Edie'yle bir dönem aşk yaşayan fakat onu Warhol'un uyuşturucu, partiler, imaj üzerine kurulu yorucu dünyasından çıkaramayan müzisyen karakteri sığ resmedilmiş asiliği ve rock yıldızı oluşuyla pek bir etki bırakmıyor izleyici üzerinde.

Filmin benim için ilgi çekici kısımları Warhol'un filmlerini yaratış kısımlarıydı. Bir yönetmen olarak çok az tanıdığım bu sanatçının neredeyse sürreal denilebilecek çalışmaları popüler elementlere oldukça sanatsal bir bakış açısı getirilmesiyle oluşuyor. Bir adamın uykusundan ibaret 5 saatlik filmi veya 6 buçuk saatlik, Empire State binasından başka hiçbir şey göstermeyen filmi gibi. Eserlerine pornografik denilmesini de “harika” bulan sanatçının hem atölyesi hem de etrafındaki insanların buluşma noktası olan “Factory”deki çalışma seanslarını görmek benim için oldukça keyifliydi. Warhol'un “Otomatik Portakal” uyarlaması olan “Vinyl”in ve “Horse”un Edie'li sahnelerinin çekimlerini görmek mümkün filmde. Edie'yle ilgili dramasını çok güçlü işleyemeyen filmin bu çığır açan sanatçıyla ilgili kısımlarının daha başarılı olması normal.

Sienna Miller'ın güçlü oyunu eleştirmenlerin ortak olarak beğendiği nadir faktörlerden biri filmde. Tartışmalı filmin senaryosunun Edie'nin yakın arkadaşları tarafından “para kazanmak için yazılmış bi rezalet” olarak nitelendiğini hatırlatayım. Ben kadının hayatına çok hakim olmayan biri olarak söylemeliyim ki filmdeki yükseliş düşüş hikayesinin onlarcasını gördük. Edie bugüne kadar ismi kalan, şahsına münhasır biriyse madem, öyküsü de öyle olmalıydı. Günümüzdeki moda anlayışına kadar etkisi yansımış birisinin, Warhol'un süperstarı olarak anılan birisinin hayatından çok daha orijinal bir film çıkabilirdi. Sanat okulundan ayrılışıyla, ilgi çekici bir kadın olarak Warhol'a tanıştırılışı arasında anlaşılmaz bir boşluk olan hikayede bir fetiş oyuncunun zerresine kadar kullanılışını ve bu şöhret günlerinde alıştığı uyuşturucudan daha sonra kopamayarak düşüş günlerinde toparlanamayışını izliyoruz. “Filmde, Edie'nin ölümüne Bob Dylan karakteri sebep olmuş gibi gözüküyor” denilerek medyada fırtınalar kopartıldı ancak bence yönetmen George Hickenlooper'ın asıl düşmanlığı Warhol'a karşı. Edie'yi bu dünyaya sokan, sonra onu parasızlıktan süründüren, peşine terkedip, öldükten sonra da üzülmeyen kötü erkek karakteri olarak çiziliyor sanatçı. Vefasızlık gibi geliyor bu bana biraz, meşhur ettiği kız hakkında film yapıp festivalden festivale gezerken iyi tabi.

“Factory Girl” ya da ülkemizde gösterime girdiği ismiyle “Edie”, 28 yaşında kurtulmaya çalıştığı uyuşturucu bağımlılığına yenik düşen bu kendine özgü kızın hayatını pek bir kendine özgü olmayan şekilde anlatıyor. Kısacık süresiyle, sıkılacaksınız gibi bir şey diyemem ama şu haliyle etkilenmeniz de zor.

Not: 2 / 5

Hiç yorum yok: