11 Aralık 2007 Salı

Altın Pusula


Pahalı filmler her şeyden önce ticari başarı için yapılırlar. Aralarından “Titanic” gibi çığır açanlar, “Yüzüklerin Efendisi” gibi tarihe ismini altın harflerle yazdıranlar çıkabilir.Ancak her şeyin yolunda gitmemesi, “Cleopatra” gibi örnekleri hatırlayınca eskiden beri mümkündür. İşin kötüsü pahalı ama iyi filmler bile gişede başarısızlarsa sadece bununla anılır olurlar. 250 milyon dolara ulaşan bütçesiyle tarihin en pahalı filmi olarak tüm dünyada bu hafta gösterime giren “Altın Pusula”, yeni “The Lord Of The Rings” olması için New Line tarafından yapıldı. Birbirinden ayrı paralel evrenlerin varlığından haberdar olunan bir dünyada bilim ve geleneksel kurumların çarpışmasını ve buna yön verecek kızın hikayesini anlatan film ne yazık ki sanatsal olarak büyük bir başarı sayılmaz. Gişelerden gelen haberlerse umutsuz olmasa da parlak değil.


Benim kendi tatminsizliğimin sebepleri açık ve net: ilkel bir senaryo, kötü bir kurgu, olgunlaşmamış bir yönetmenlik. Philip Pullman'ın efsanevi ve provokatif olduğu söylenen “His Dark Materials” üçlemesinin ilk kitabı “Northern Lights”dan uyarlanan filmin senaryosu, yapımın ilk aşamalarında yazılan senaryo taslaklarını andırıyor. Konusuna kısa gelen süresi yüzünden çoğu şeyi göstererek anlatmaya fırsat bulamayan senaryo, her şeyi karakterlere söyletmiş, bu da oldukça çiğ duruyor. Filmin kurgusu böyle dev bir yapıma yakışmayacak kadar acemi. Örneğin Lyra'nın geçtiği kırılgan buz geçit, henüz üstündeyken parçalanmaya başlıyor, buz ayısı Iorek ismini bağırana kadar bir bakıyoruz kız öte tarafta.. Yine Lyra kuzeyde hapis tutulduğu tesisi yerle bir ederken, bir bakıyoruz tüm çocuklarla beraber kapıdan ordu gibi çıkıyor. Kurgu sıçrayarak almış başını gidiyor ve asıl bağlayıcı, heyecanlı anları göremiyoruz. Nicole Kidman'ın son göründüğü sahne de devamı gelecek bir film için bile çok havada. Bunların sorumlusu olarak yönetmenden başkasını göremiyorum ben. “American Pie” ile “About A Boy” un yönetmeni Chris Weitz oldukça yanlış bir seçim olmuş, hele de yapımı kendisine fazla geldiği için bırakmasından sonra tekrar geri geldiğini düşünürsek. Her bağırdığında da ayıların bademciğine girmesek olurmuş mesela.


Tüm pahalı ve büyük üçlemeler (Star Wars, Matrix, Rings) sona erdiği için stüdyoların yenilerini aramaları normal. Narnia, Spiderwick günlükleri gibi filmler bu boşluğu doldurmak için geliyor. Ama “Altın Pusula”nın bu “tür”e sinemasal olarak bir katkısı olmamış henüz. Anlatım açısından inanılmaz bir avantaja sahip olsa da (hayvan şeklindeki konuşabilen cinler) bu şahsına münasır sinema dili elementini bol bol ama yaratıcı olmadan kullanıyor. Zira iyi bir yönetmen sahibinin içten içe verdiği tepkileri gösteren bu hayvanları dudak uçuklatan bir şekilde kullanabilirdi. Bir de bu seri şeklindeki filmlerle inanılmaz akrabalıklarına değinelim. Lyra'nın Harry Potter misali beklenen çocuk oluşu, Star Wars'dan apartma “Ben senin babanım!” sahnesi, “Rings”in ilk filminin kopyası olan “iki yoldaş çocuk yaklaşan savaşa karşı yola çıkarlar” finali gibi benzerlikler, bir de İngiliz aksanı gibi biçimsel benzerlikler yeni bir film izlemediğiniz etkisi yaratıyor maalesef.


“Altın Pusula”yı, “Altın Pusula” yapan mesele övgülerimizi kitaba yöneltmemizi gerektiren altmetni, ki çok da altlarda sayılmaz. “Majisteryum” kavramıyla baskıcı katolik kurumları açık seçik eleştiren yazarın bu derdi, neyse ki, filmden eksik edilmemiş. Daha da etkileyici olan kısın majisteryumun çocukların peşine düşmesi. Hayatı sorgulamaya devam edip, kendilerini yetişkinlerin sınırlarıyla sınırlamadıkları için cinleri bile biçim değiştirmeye devam eden çocukların, cinlerini (açık fikirliliklerini, sorgulama isteklerini) kopararak kontrol etmesi kolay, otoritenin dediğine inanan bireyler yapmaya çalışıyor bu kurum. Kendi evrenlerine ve bilimin ulaşmak üzere olduğu paralel evrenlere hükmetme isteği de cabası. Çocuklara yönelik dini propogandalara veryansın eden yazarın ve filmin ideolojisi ve bunların edebi yansımaları, tasvirleri takdir edilesi. Tam da bu sebepten dolayı muhafazakar Amerika'da eleştiri, deneysel Avrupa'da övgü toplaması normal. Kitapların da aslen Avrupa'da meşhur olduğunu ekleyelim.


Filmin asıl başrolü Lyra rolünde inanılmaz doğru bir seçim olan Dakota Blue Richards var. Perdeye çok yakışan bu yetenekli kız tek başına Harry Potter'ın üç çocuğunun yerini tutamaz belki ama ileride iyi bir oyuncu olarak karşımıza çıkacağı belli. Epeydir gişede hüsran yaşayan Nicole Kidman ise şaşırtmayarak iyi bir performans veriyor ama (kulağa sığ gelebilir) saçını uzatana kadar iyi gişe yapamayacak bence. Uzun saçla çok daha genç göstermesi ve Amerika box office'inde gençliğin her şey demek olmasıyla alakalı olabilir. Kidman'ın tüm son dönem filmleri de bu tezimi destekliyor. Yeni nesil Bond filmi “Casino Royale”in başrol oyuncuları Daniel Craig ve Eva Green ise karşı karşıya gelmeseler de yine beraberler. Özellikle Eva'nın sinema için daha çekici olamayacağını düşünüyorum o yüzden kısa da olsa filmde görmek güzeldi. “Rings”deki Liv Tyler'dan çok daha hoştu bence.


Filmin fevkalade sanat yönetimi, oyunculukları ve bahsettiğim altmetni, kısmen sıkıcı akışına ve zaman zaman sarkan yönetimine rağmen yapımı izlenesi kılıyor. Hele de üçlemenin devamı daha olgun ve oturaklı olacaksa.. Bu ilk filmin Harry Potter'ın ilk iki filminden daha iyi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. İlk gelen rakamlara göre Amerika' gişelerinde hüsran yaratması (uluslar arası başarısına rağmen) üçlemenin geri kalanına mani olmaz umarım. Bizim dünyamızda Kuantum fiziği çığır açan keşifler yaparken, bu paralel evrende keşfedilen ve Majisteryum'un ödünü patlatan “Toz”un hikayesinin devamından umutluyum ben.


Not: 3/5


Dip Not: Harry Potter'ın son filminde baskıcı bakanlığın, pembeli Profesör Dolores Umbridge aracılığyla yaptıkları, Altın Pusula'da Majisteryum'un tavrı ülkemizin Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası halini benden başka kimseye anımsatıyor mu acaba?


"Bağır bağır nereye kadar?"

Hiç yorum yok: