30 Aralık 2007 Pazar

Tarkan - Metamorfoz


Yıllarca vokalistliğini yapmış Murat Boz’a “Püf” şarkısını, “Her şey çok güzel, dünya güzel” ekolünde yoldaşlığını yapmış Sibel Can’a ise “Çakmak Çakmak”ı verdiğinde Tarkan’ın müziğinde sirenler çalmaya başlamıştı zaten. Resmen kendi şarkılarının parodilerini üretmeye başlayan megastarımızın yeni albümü de içimize su serpmiyor. Uzun zamandır bir müzisyen olarak değil de ticari bir arzu nesnesi olarak var olan Tarkan’ın albümü etrafında dolanan tartışmalar yine satıp satmayacağı üzerine. Elbette alışmayan kulakların önce nefret edip sonra albüme tapması klişesi de mevcut. Ancak “Metamorfoz” bence bu nefret-sevgi aşamalarının ikincisine geçebilecek kadar kuvvetli bir albüm değil.

Tarkan’ın ardında ezelden beri bir kadın olmuştur. Sezen Aksu, Nazan Öncel, bunlardan önce de geçenlerde kitap falan yazıp sanatçıya sataşan Alpay bilmemne.. Karma’dan beri ilk LP’si olan (uzun çalar hani, Dudu gibi maxi-single değil) Metamorfoz’da ise kendi başına ayakta durmaya çalışıyor Tarkan. Elbette uzun zamandır beraber çalıştığı ve artık Nil’le yaptığı işler haricinde pek bir heyecan yaratmayan Ozan Çolakoğlu yine yanında. Türk Pop Müziği’nin ticari olarak gelmiş geçmiş en başarılı isimlerden biri olduğunu düşünürsek sonuç kocaman bir hayal kırıklığı. Çıkış şarkısı “Vay Anam Vay” albümün belli bir standartın üzerine çıkabilen TEK şarkısı. Günümüzün pop trendleri ile oryantal tınıları klasik Tarkan imzasıyla birleştiren şarkı albümü tanıtmak için kaçınılmaz seçim. Zaten bu imza albümün geri kalanında klişe ve kabak tadı verme arasında bir yerlerde gidip geliyor.

Albümün en büyük (ama en büyük) başarısızlığı şarkı sözleri konusunda. Gönül rahatlığıyla bu alanda rezalet bir iş çıkardığını söyleyebilirim Tarkan’ın. İki uç var şarkı sözlerinde: sevgilinin peşinde köpek olmak ve sevgiliye çatıp hakarete varan laflar etmek. Bir tane de politik şarkı var güya, her yerde bangır bangır çalıyor ( “Hop Hop”), sıradanlığı ve yüzeyselliğiyle tüm diğerlerinden daha rahatsız edici. Sürekli gülümser, hayatından (kafası iyiymişcesine) memnun gördüğümüz Tarkan, resmen eğreti duran bir şekilde “bıdı bıdı etme”, “dır dır etme”, “cır cır ötme”, “asabımı bozma”, “enayi” dedikçe albümü kapatıp, yazıyı da erteleyesim geldi. Medyada artık ta**ak konusu olan atasözlerine merakı ve ikileme tutkusu da had safhada. Üstelik de örneğin final şarkısı için, sözlerine bakıp da bir milyon farklı isim seçebilecekken “Pare Pare”yi seçmek (şarkıda doğru dürüst geçmiyor bile) çok sevdiği biçimde söyleyelim,”kendi düşen ağlamaz”, “kendin ettin kendin buldun” dedirtiyor.

“Vay Anam Vay”a sıkıcı bir klip çektikten sonra (kızmayın, yıllardır böyle) albümün tanıtımı için ne yapacaklar merak ediyorum. Albümün slowları rahatsız etmedikleri için iyi olan, sıradan şarkılar. Tempolu şarkılardan “Dudu”nun 2. video şarkısı “Gülümse Kaderine” kadar iyi olabilen bir şarkı yok, ki albümleri arasında en az satmış olan da budur. Çoğu, şarkı sözleri yüzünden insanı kıl ediyor, bunlarla etkileyip de albümü sattırmak zor. Nerde kaldı o bir tane bile zayıf halkası olmayan Tarkan albümleri (ilk iki albümü yani). Ha, Tarkan’ın ismi ve albümün yerli ve 10 yeni şarkılık olması sattıracaktır albümü, umarım da sattırır, İsmail YK, Ferhat Göçer gibilerin eline kalan piyasa bir nefes alır. Ancak albümün kötülüğü, Tarkan’a kaybettiği güven konusunda faydalı olmayacaktır. Endüstrimiz korsandan çok ortaya sunulan berbat materyalin kahrını çekerken Tarkan’ın bu kalitede bir albümle geri dönmesi (!) üzücü.

Bana kalırsa her şeyden önce kendini değiştirmesini ve geliştirmesini engelleyen büyük egosunun engeline takılan Tarkan, “Come Closer”da da yaptığı yanlış şarkı seçimi ve yanlış pazarlama taktikleri yüzünden “Metamorfoz” ile de rahat nefes alamayacak. Albümün ismini (ne alakaysa) başkalaşım manasına gelen bir kelime koymak kolay ancak yıllardır yaptığın müziğin artık eskimiş kopyasının kopyasından vazgeçmek zor. Birileri mutlaka “şahane olmuş” diye pohpohluyordur ama 2000’lerde sadece kullan-at bir müzik yapmış olan şarkıcının bu seviyedeki şarkılarla yerini koruması mümkün olmayacak. Fatura dinleyici tarafından, belki de şahane kotarılmış sonraki albümüne kesilebilir. Tabi sonraki albümüne gelmeden önce, Metamorfoz hakkındaki en özet fikrimizi söyleyelim; şüphe yok ki bu albüm Tarkan’ın şimdiye kadar kaydettiği en kötü albüm olmuş.

Not: 2 / 5

27 Aralık 2007 Perşembe

Factory Girl (2006)



Pop-art kavramının kralı olarak anılan Andy Warhol'un sanatsal filmlerle bir nev'i süperstara dönüştürdüğü Edie Sedgwick'in yükseliş ve düşüş öyküsünü anlatan “Factory Girl” dünya basınında “Aptallar İçin Edie Sedgwick” olarak değerlendirildi. Tür olarak iç karartıcı bulduğum “rise and fall” öyküleri “Boogie Nights” gibi iyi örnekler verirken, “Studio 54” gibi vasat filmler de çıkarabiliyor. “Factory Girl” ikinci gruba dahil. Kendisinden hiç beklemediğim, şahane bir performans veren Sienna Miller olmasa belki o gruba da dahil olamazdı. Ama Guy Pearce'ın Andy Warhol performansı ve gerçekleri yansıtmadığı için türlü davalara konu olsa da belli bir dinamiği tutturan hikayesiyle kimilerinin ilgisini çekebilir.

Sanat okulundan ayrılıp, New York'ta Andy Warhol'un entelektüel dünyasına giren Edie'nin moda anlayışı, farklı görüntüsü ve tavrıyla bir underground yıldızına dönüşmesini ve sonra tepetaklak yuvarlanışını anlatan filmde bir de Bob Dylan'ı simgeleyen ancak Dylan'ın filmde anlatılanları reddetmesi sebebiyle sadece “müzisyen” olarak anılan Hayden Christensen var. Star Wars'da tatmin edicinin çok altında bir performans sergileyen genç oyuncunun burada da pek ilgi çekici olduğunu söyleyemem. Edie'yle bir dönem aşk yaşayan fakat onu Warhol'un uyuşturucu, partiler, imaj üzerine kurulu yorucu dünyasından çıkaramayan müzisyen karakteri sığ resmedilmiş asiliği ve rock yıldızı oluşuyla pek bir etki bırakmıyor izleyici üzerinde.

Filmin benim için ilgi çekici kısımları Warhol'un filmlerini yaratış kısımlarıydı. Bir yönetmen olarak çok az tanıdığım bu sanatçının neredeyse sürreal denilebilecek çalışmaları popüler elementlere oldukça sanatsal bir bakış açısı getirilmesiyle oluşuyor. Bir adamın uykusundan ibaret 5 saatlik filmi veya 6 buçuk saatlik, Empire State binasından başka hiçbir şey göstermeyen filmi gibi. Eserlerine pornografik denilmesini de “harika” bulan sanatçının hem atölyesi hem de etrafındaki insanların buluşma noktası olan “Factory”deki çalışma seanslarını görmek benim için oldukça keyifliydi. Warhol'un “Otomatik Portakal” uyarlaması olan “Vinyl”in ve “Horse”un Edie'li sahnelerinin çekimlerini görmek mümkün filmde. Edie'yle ilgili dramasını çok güçlü işleyemeyen filmin bu çığır açan sanatçıyla ilgili kısımlarının daha başarılı olması normal.

Sienna Miller'ın güçlü oyunu eleştirmenlerin ortak olarak beğendiği nadir faktörlerden biri filmde. Tartışmalı filmin senaryosunun Edie'nin yakın arkadaşları tarafından “para kazanmak için yazılmış bi rezalet” olarak nitelendiğini hatırlatayım. Ben kadının hayatına çok hakim olmayan biri olarak söylemeliyim ki filmdeki yükseliş düşüş hikayesinin onlarcasını gördük. Edie bugüne kadar ismi kalan, şahsına münhasır biriyse madem, öyküsü de öyle olmalıydı. Günümüzdeki moda anlayışına kadar etkisi yansımış birisinin, Warhol'un süperstarı olarak anılan birisinin hayatından çok daha orijinal bir film çıkabilirdi. Sanat okulundan ayrılışıyla, ilgi çekici bir kadın olarak Warhol'a tanıştırılışı arasında anlaşılmaz bir boşluk olan hikayede bir fetiş oyuncunun zerresine kadar kullanılışını ve bu şöhret günlerinde alıştığı uyuşturucudan daha sonra kopamayarak düşüş günlerinde toparlanamayışını izliyoruz. “Filmde, Edie'nin ölümüne Bob Dylan karakteri sebep olmuş gibi gözüküyor” denilerek medyada fırtınalar kopartıldı ancak bence yönetmen George Hickenlooper'ın asıl düşmanlığı Warhol'a karşı. Edie'yi bu dünyaya sokan, sonra onu parasızlıktan süründüren, peşine terkedip, öldükten sonra da üzülmeyen kötü erkek karakteri olarak çiziliyor sanatçı. Vefasızlık gibi geliyor bu bana biraz, meşhur ettiği kız hakkında film yapıp festivalden festivale gezerken iyi tabi.

“Factory Girl” ya da ülkemizde gösterime girdiği ismiyle “Edie”, 28 yaşında kurtulmaya çalıştığı uyuşturucu bağımlılığına yenik düşen bu kendine özgü kızın hayatını pek bir kendine özgü olmayan şekilde anlatıyor. Kısacık süresiyle, sıkılacaksınız gibi bir şey diyemem ama şu haliyle etkilenmeniz de zor.

Not: 2 / 5

26 Aralık 2007 Çarşamba

Türkiye Box Office 21.12.2007 - 23.12.2007


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Kabadayı

2

380.009

920.309

2

Beyaz Melek

6

162.278

1.481.214

3

Kutsal Damacana

1

157.443

157.443

4

Arı Filmi

2

108.716

247.701

5

Altın Pusula

3

91.771

351.396

6

Manhattan'da Sihir

1

36.161

36.161

7

O Kadın

2

35.827

100.397

8

Dadım Aşık

1

19.123

19.123

9

Alvin ve Sincaplar

2

18.330

38.401

10

Beowulf

4

12.555

265.533


Haftanın Box Office listesi bu şekilde. “Kabadayı” dudak uçuklatıcı bir rakamla tam 400 salonda oynadı 2. haftasında. Daha 2. haftasında 1 milyona yakın seyirci çekmesi, “Eşkiya” gibi bir ticari başarının elde edilebileceğini gösteriyor. Geçen hafta “Arı Filmi” yüzünden 3.sıraya düşen “Beyaz Melek” “Arı Filmi”nin aldığı kötü eleştiriler ve tepkilerden olsa gerek tekrar ikinci sıraya yükselmiş. Bayram haftası olmasının ne kadar büyük bir etkisi olduğu da görülüyor sayılarda. Geçen haftaki izleyicisini ikiye katlamış “Beyaz Melek”, bu rakamla önceki haftalarında birinciliği garantiydi ama “Kabadayı” engeline takılmış.

İlk üç sırayı dolduran Türk filmlerinin üçüncüsü, Şafak Sezer komedisi “Kutsal Damacana”. Tahmin edilebilir şekilde ticari potansiyelini kullanarak iyi bir gişe yapmış. Bayram sonrası aklı başına gelen izleyicinin bu kadar ilgisini çekmeyeceğini düşünüyorum. Listenin diğer Türk filmi, yanlış zamanlama yüzünden başarabileceğinden az seyirci çeken “O Kadın”. 7.sırada, 2. haftasında 100.000 gibi bir seyirci sayısı elde etti. Diyalogsuz bir film oluşu yardımcı olmuyordur elbette ama ben Kabadayı'yla aşık atmasaydı çok daha fazla izleyici toplardı diye düşünüyorum.

Listenin geri kalanındaki filmlere bakınca hemen hepsinin animasyondan veya çocuk izleyiciden nasibini aldığını görüyoruz. Yarı animasyon yarı gerçek filmler mi ararsınız (Manhattan'da Sihir), en gerçekçi animasyonu mu istersiniz (Beowulf), klasik animasyon mu seviyorsunuz (Arı Filmi), olgun çocuk filmi mi istiyorsunuz (Altın Pusula) hepsi mevcut. Heralde bu denli tutarlı bir haftalık listeye zor rastlanır, filmlerin yarısı yerli yarısı da ya animasyon ya da çocuk filmi. Sanırım izleyicimizin ilgi gösterdiği film türlerinin de mükemmel bir dökümü olmuş. Tatil yüzünden çok fazla seyirci gidince daha doğru bir istatistik çıkmış belli ki. İlk 10'daki filmlerin toplam seyirci sayısı 1.000.000 u aşıyor bu hafta. Gerçekten etkileyici.

25 Aralık 2007 Salı

The Phantom Of The Opera (2004)



Hiç de çekici bir kariyeri olduğunu söyleyemeyeceğim Joel Schumacher'in geri dönüşü olarak görülen ve yapılmış en pahalı bağımsız film olan “The Phantom of the Opera” yönetmenden beklediklerim göz önüne alınırsa beni hayli şaşırttı. Klasik Fransız romanının kendisinden de ünlü müzikal uyarlamasının film versiyonu mükemmel kadrosu ve sanat yönetimiyle unutulmaz bir 2 saat yaşattı bana. Broadway'de yıllardır sergilenen ve hasılatı, en yüksek hasılatlı film olan “Titanic”e bile fark atan müzikali seyretme frsatım olmadığını söylememe gerek yok sanırım. Ancak film versiyonu, zaten klasikleşmiş müzikleriyle ve çok başarılı bir sinematografiyle ilgiyi hakediyor bence. Zaten festivalimde de "En İyi Müzik" ve "En İyi Çekilen Film" ödüllerini kapmış durumda.

Gerard Butler'ın isimsiz Hayalet'i, Emmy Rossum'ın Christine'i, Patrick Wilson'ın ise Raoul'u canlandırması bile filmi görmek için yeterli bir sebep. Butler, görsel efektleri haricinde “300 Spartalı”nın en büyük başarısıydı, Wilson “Angels In America”dan beri takibinde olduğumuz bir oyuncu ve “Little Children”da da Kate Winslet ile mükemmel bir uyum yakalamışlardı. Rossum, büyük çıkışını yaptığı filmin çekimleri sırasında 17 yaşında olmasına rağmen hem görüntüsü, hem sesi hem de oyunculuğuyla çarpıcıydı. Bu durumda konusunun etkileyici olacağı zaten belli bir filmin başrol oyuncuları da filme doğru çekiyordu izleyiciyi. Rossum'ın rolü son anda Anne Hathaway'e kaptırışı da ilginç bir ayrıntı. Kontratı yüzünden Acemi Prenses 2'nin çekimleriyle çakışan çekimlere katılamayan Hathaway'in şimdiden başarılı filmlerde kendini ispatlamış olması, Phantom'dan gelecek faydayı Rossum'ın kapmış olması konusunda rahatlatıyor beni.

Bu kadar bahsettik ama filmin en etkileyici yönü oyunculukları değil bile. Hikayenin yıllarca ötesinde başlayan filmin Raoul'un flashback'ine mükemmel bir giriş yapışıyla 1870 Paris'ine dönüyoruz. Hikayenin ana mekanı olan Opera Populaire'yi cayır cayır yakan avize sayesinde yapılan dönüş bizi mekanın popüler günlerine götürüyor. Bu kısımlarda Minnie Driver'ın abartılı oyunculuğu, abartılı oyunculukları normalde sevmememe rağmen oldukça eğlenceli. Binanın şahane tasarımı, avizenin güzelliği ve sahne arkasının karanlık geçitleri inanılmaz bir başarıyla resmedilmiş, Rossum'ın duru güzelliğiyle de birleşince film gözlerinizi ayıramayacağınız bir tabloya dönüşüyor. Filmin sonuna kadar da korunmuş bu standart. Zaten Oscar adayı olan sanat yönetimini ve sinematografisini övmekle bitiremem burada. Binaların çoğu filmde başlı başına bir karakter olduğu görülmüştür ama bu konuda bu denli başarılı olan filmler az. Opera Populaire tuzaklarıyla, şatafatlı sahnesiyle, yeraltındaki gölleri ve Hayalet'in hatıralarıyla beraber resmen capcanlı bir yer. Filmin yangından epey sonra 1919'da geçen siyah beyaz kısımlarında binanın apaçık ölü oluşuyla da mükemmel bir kontrast yakalanmış.

Yüzündeki deformasyon sebebiyle, sığındığı Opera binasında kimseye gözükmeden yaşayan bir dahi-delinin yeni yetenek Christine Daaé için, kızın çocukluk arkadaşı ve binanın yeni sahibi Raoul'la çekişmesini anlatan öykünün bence tek problemi Hayalet'in ruh halini iyi yansıtamaması. Konunun temeli bu karakter olduğuna göre ufak bir eksiklik diyemeyeceğim ama salonun tavanından birini asarak sallandırana kadar Hayalet'in aslında ne manyak olduğuna ilgin en ufak bir ipucunuz bile olmuyor. Bu “Güzel ve Çirkin” hikayesinde yönetmenin Hayalet'e semapti toplamak istediği belli, Gerard Butler'ın oyunuyla bunu başarıyor da ama bunu yaparken karakterin bir cani olduğunu yeterince etkili resmedemiyor. Zaten yüzündeki deformasyonu Gerard Butler'ın yakışıklılığını gölgeleyecek kadar dehşetli yapmamışlar. Bu da hani duygusal olarak yoğun bir canavar ile genç bir centilmenin arasında kalan kızı değil de, çirkin, olgun, tutkulu bir aşıkla, genç ve daha sıkıcı bir adamın arasında kalan kızı izlermişiz gibi hissettiriyor zaman zaman. Raoul'un ruhunun derinliklerine de yeterince inmeyen filmde en başarılı anlatılan karakter Rossum'un karakteri. Babasının özleminden yanıp tutuşan bu kırılgan kızı filmde gerçekten anlayabiliyorsunuz. İki birbirinden farklı erkeğin arasında kalışının ruh halini de iyi yansıtmış oyuncu. Şarkı söyleyişi zaten mükemmel, kendi seslerini kullanan üç başrol için de geçerli bu.

Uyarlandığı eserden mütevellit oldukça önemli kozları olan film bunu güzel bir kadro, şahane bir sinema hissi, çok başarılı müzikler ve set tasarımlarıyla desteklemiş. Sınırlı bir dağıtımla Amerika'da gösterime çıkan film burada bütçesini çıkaramadı ancak dünyanın daha zevk sahibi geri kalanında sempati duyulacak şekilde 100 milyonu aşkın hasılat elde etti. Bazı eleştirmenlere yaranamasa ve karakter işleyişinde bahsettiğim hataları bulunsa da ticari başarısının yanında sanatsal olarak da oldukça başarılı bir film bu. 135 dakikalık süresini, özellikle de müzikal sevenler için, bir an bile sıkıcı olmadan işleyen film sinemalarımızda önceki sene gösterildikten sonra, şimdi DVD raflarını süslüyor. Tavsiye ediyorum..

Not: 4 / 5

Dipnot: Gerard Butler'ın şarkı söyleyişi yine Andrew Lloyd Webber'ın bestelediği Evita'daki Antonio Banderas'ın şarkı söyleyişine çok benziyor. Şarkılardan mıdır, teknikten midir bilinmez, Banderas'ın aksanı Butler'da da olsa aynı kişi sanabilirsiniz.

Kylie - X



Kylie Minogue’un yıllardan ve epey maceralı zamanlardan sonra dönüş yaptığı albümün “Impossible Princess 2” olmasını dilerdim açıkçası. Sanatçının en kişisel çalışmasının ticari aksaklıklar yüzünden benzer türde bir devamı gelmedi maalesef. Tam da “ne yapsa satar” bir çağındayken bir kez daha denemesini umuyordum ancak farklı bir tarzla dönüş yaptı. Onuncu stüdyo albümü oluşuna atıfta bulunarak “X” olarak isimlendiren albüm Kylie Minogue’un IP’den beri en iyi albümü olması muhtemel. Buna satışlarda kırıp geçiren “Fever” albümü dahil.

Kylie elektronikanın kraliçesi gibi bir şey ilan edildiğinden beri benzer tarzda bir müzik yapıyordu. İlk single’lar hep riskli olurdu, albümler asla sıkıcılaşmazdı ama Kylie’nin tarzı denilen bir tarz oluştu. Madonna, “Future Lovers”ı yaptığında herkesin “Kylie şarkısı bu.” deyişinin bir sebebi vardı. Kadının performansları da belli bir çizgiye sahipti, imzası her zaman farkediliyordu ama bazen gönül başka şeyler istiyordu. “2 Hearts”ı ilk duyduğumda bu söylediklerimin artık geçerli olmadığını farkettim. “X”in ilk single’ı, bir önceki albümün ilk single’ı “Slow” gibi riskli olmakla kalmayıp, müzik türünde de farklılığa gidiyordu. IP’in çıkış şarkısı “Some Kind Of Bliss”i andıran rock melodisi, Kylie’nin sade fakat cazibeli vokali parçayı çok farklı kılıyordu, hele de günümüzde iş yapan pop şarkılarından. Hemen peşine de albüm geldi zaten. Farkettim ki klasik Kylie şarkıları yine yerlerini korusa da, bir rock grubuyla çalınıp söylenebilecek şarkılar da vardı şimdi. Biraz da hip-hop etkili şarkılara rastlanıyordu, hatta Jennifer Lopez balladları klonundan gelme bir şarkı bile vardı. Kylie bu albümden hemen önce, çok uzun zaman alan Greatest Hits+Showgirl turnesi devrini kapatacağını açıklamıştı zaten. Bu farklı tarzlarda gezinen albüm de bunun ilk meyvesi olmuş.

“2 Hearts” ile açılan albüm, Kyliesque şarkılardan ikisi “Like A Drug” ve “In My Arms” ile devam ediyor. İkisinin de oldukça başarılı olduğunu söyleyeyim. Özellikle “Like A Drug”ın giriş sample’ı ile “In My Arms”ın kırılgan replikleri çok etkileyici. Peşine gelen “Speakerphone” albümün en iyi şarkısı. Mükemmel bir elektronik çalışma olan şarkının, “Music makes you lose control” temalı sözleri de Madonna’nın Music’i gibi bir efsane olabileceği hissiyatı veriyor, eğer şarkıya şans tanınırsa. Hemen peşinde bir gün bir konserde “Cowboy Style” ile peşpeşe mixleneceğine emin olduğum “Sensitized” var. Altyapılarındaki benzerlik oldukça bariz. Bundan sonra da hip-hop’un etkisini hissettirdiği ilk şarkı “Heart Beat Rock” var. Rap-imsi vokalleriyle albümün en iyilerinden biri diyemem ama sıkıcı veya sıradan olmadığı kesin. Bu şarkının peşine Kylie yine kendi tarzına dönüyor “The One” ile. Bu şarkı şimdiden albümün promosyonu için kullanılmaya başlandı ama bence ilerde bir gün single olacak kadar güçlü değil.

Albümün diğer yarısında bahsettiğim rock tarzında üç şarkı var: No More Rain, Stars ve Cosmic. “2 Hearts” kadar vahşi olmadan sakin bir sound tutturan şarkılardan “Stars” zamanında internete sızdığında favorim olmuştu zaten. “No More Rain” ve “Cosmic” de bir gün Kylie’den akustik versiyonlarını kesinlikle duymak istediğim parçalar. Bahsettiğim Jennifer Lopez vari şarkı ise “All I See”. Tam bir RnB balladı olan şarkı albümde Kylie’nin geleneğine en uzak şarkı bence ama güzel olmamış diyemem.

İkinci single olacağı kesinleşen “Wow” için ben pek emin olamıyorum açıkçası. Bence öncelik verilmesi gereken başka şarkılar mevcut albümde ama Kylie’nin kelimeleri tekrarladığı şarkılar pek bir şanslı oluyor (“lucky, lucky, lucky”, “la, la, la”), belki “wow,wow,wow,wow” şarkısı da benzer bir kaderi paylaşır. Albümde geriye “German Bold Italic”ten beri Kylie’nin muhtemelen en deneysel şarkısı olan “Nu-di-ty” kalıyor. Hip-hop esintileri, Japon replikler ve alışılması zor bir melodiye sahip olan şarkıya başta antipati duyabilirsiniz belki. “Nudity” de sevdiğim bir kelime olmasına rağmen hecelenince çok özel durmuyor. Yine de zamanla sevdim şarkıyı, tuhaflığına rağmen dile dolanıyor.

Madonna’nın hip-hop yapacağı albümü endişeyle beklerken bir başka pop divasının bu tarza da bulaşarak orijinal işler çıkartması içime su serpti açıkçası. Aynı zamanda Kylie’ye her şeyden fazla yakışan rock-star imajı için de bol bol müzikal malzeme verilmiş albümde. Çok yakındaki “KYLIEX2008” turnesi için umutlu olmak için hiç de erken değil. Turneden bahsetmişken ekleyeyim, Türkiye’ye uğrayacağını söylemiştik Kylie’nin. Şimdi tarih de söylüyorum: 20 Mayıs. Hayranları gönül rahatlığıyla kutlasınlar. “Speakerphone” eşliğinde lütfen…

Not: 4 /5

Dipnotlar:

1- Günümüzün en başarılı prodüktörlerinden Bloodshy&Avant (Britney'in Toxic'ini de yapmışlardı) Speakerphone ve Nu-di-ty de çalışmışlar.

2-Speakerphone doğru kampanya yürütülürse önümüzdeki senenin "En İyi Dans Kaydı" Grammy'sinin favorisidir bence.

3-Albüm Kylie'nin bir türlü fethedemediği Amerika için bence biçilmiş kaftan. Şubat'da orda da dağıtılacak. Promosyonu düzgün yaparlarsa bence çok başarılı sonuçlar yakalanabilir. Ne de olsa oranın favori türleri hip-hop ve akustik rock'a bulaşıyor albüm.

24 Aralık 2007 Pazartesi

2. Bis Aralık Film Festivali Ödülleri!



2007 Bis Aralık Film Festivali sona erdi! Bu sene 2.si düzenlenen festival 10 gün önce “Shopgirl” ile açılmıştı, dün “Factory Girl” ile kapandı. 13 filmin izlendiği festivalin programı şu şekildeydi.

Shopgirl (Anand Tucker)
Mutululuk (Abdullah Oğuz)
Superbad (Greg Mottola)
Yaşamın Kıyısında (Fatih Akın)
Inland Empire (David Lynch)
Orgazmo (Trey Parker)
Havoc (Barbara Kopple)
What The Bleep!?: Down The Rabbit Hole (W. Arntz, B.Chasse, Mark Vicente)
Martian Child (Menno Meyjes)
Unrest (Jason Todd Ipson)
The Phantom Of The Opera (Joel Schumacher)
The Family Stone (Thomas Bezucha)
Factory Girl (George Hickenlooper)

Bir kısmı 2007 tarihli, bir kısmı da önceki yıllardan olan filmlerden çoğu ilham verici ve başarılıydı. Tümünün detaylı yazıları sonradan gelecek ancak festivalde dağıtılan ödülleri şimdi açıklayacağım. Kendimi tutmasam bütün ödüller Inland Empire'a gidebilirdi ama adil olmaya çalıştım. Çoğu yabancı olan filmlerin yönetmenleri ve yapımcılarının, kazandıkları bu büyük ödülleri anlayabilmeleri için yabancı açıklamalarını da yazacağım yanına.

En İyi Film (Best Picture): Inland Empire

En İyi Oyuncu (Best Actor): Laura Dern (Inland Empire)

En İyi Yardımcı Oyuncu (Best Supporting Actor): Baki Davrak (Yaşamın Kıyısında)

En İyi Yazılan (Best Written): Mutluluk

En İyi Çekilen (Best Shot): The Phantom of the Opera

En İlham Verici (Most Inspiring): Inland Empire

En İyi Müzik (Best Music): The Phantom of the Opera

Seksapel Ödülü (Hotness Award): Anne Hathaway (Havoc)

Özel Teşekkür Ödülü (Special “Thank You” Award): What The Bleep!?: Down The Rabbit Hole (Çift Yarık Deneyi Animasyonu için)

En Gereksiz (Most Useless): Martian Child

En Özenti (Most Pretentious): Unrest

Bu ödüllerin “En İyi Müzik” hariç tümünün geçen seneki festivalde de sahiplerine ulaştığını, filme göre ödül uydurmadığımı ekleyeyim. Festivalin şampiyonu 3 ödülüyle “Inland Empire” oldu, hemen peşine de 2 ödüllü “The Phantom of the Opera” geliyor.Gerçekten kaliteli dramalar ve gerçekten eğlenceli komediler izlediğimi düşünüyorum. Bis festivallerinin 2.si de mutlu mesut geçti anlayacağınız. Nostalji yapmak üzere geçen senenin ödüllerini de yakında yayınlayacağım. Umarım ödüller bu filmlere bir şans vermenizi sağlar.

Aİ: Helin Avşar



Gazeteport.com sitesinde köşe yazarlığı yapmaya başlayan Helin Avşar'ın “Dolar Ağacım” adlı müstesna yazısından alıntılar yapacağım sizler için. Lütfen her cümlede bir anlatım bozukluğu veya saçmalık aramayın.

Bazılarında birden çok var çünkü.

“Geçen gün kan ter içinde uyandım. Rüyamda belki de herkesin sahip olmasını istediği bir dolar ağacına sahip oldum.Sahip olunca da her şeye sahip olmanın ne kadar sıkıcı olduğunu gördüm.Kafayı yiyordum kiiiiiiiiiii Allahtan uyandım.” (Kalbi zayıf Türkçe hocaları için garantili intihar cümlesi.)

“Şöyle efendim bir sabah kalkıyorum, fidana su veriyorum, anında bir dalı uzuyor. Hoppala bune beeeeee derken üstüne üstlük yaprak yerine bir de dolar filizleniyor.”

“Bir de en komiği paraları yırtmadan koparıyorum elma gibi.” (Helin Avşar'ın her daim şahane bir 'komik' anlayışına sahip olduğunu biliyordum zaten. “Paraları yırtmıyorum, Tanrım eheuheu çok komik!”)

“Para fışkırıyor yardım edinnnnnnnnnn!”

“Başbakanı arayıp dış borçlara bile yardım edebilirim belki. Yoooook artık. Porsche aldım. Kesmedi Bentley aldım, kesmedi jeep aldım. Boğazda üç yalıya talip oldum, üçünü birleştirdim, devasa bir malikane yaptırdım (...)”

“Uçuk şeylere sahip oldum; yurtdışında evler, yazlıklar, arabalar, jetler... Ama hiçbirini hak etmeden, çaba harcamadan.Ve hiç bir şeyden zevk almamaya başladım .Çünkü galiba dolar ağacı bana hayatı çok kolaylaştırdı.”

Böylece bu rüyadan çıkarmamız gereken dersi de öğrenmiş olduk. Ezop'un dahi kıskandığı bu hikaye böylece sona erdi. Helin Avşar'ın bu yazıyı dizüstü bilgisayarında tamamlayıp kaydettikten sonra “Carrie Bradshaw oldum ben” diyerekten arkadaşlarıyla Nişantaşı'nda nezih bir yemek için buluştuğuna eminim. İnsan böyle bir rüya görse anlatmaya utanır, bilinçaltının sığlığından. Helin Avşar ise köşe yazısında paylaşmış hepimizle.

Tabirine gelince. Helin'ciğim, Porche, Bentley ve jeep'in üçünü bir arada görmek ve yine de seni kesmemesi yakında “Seven” filminde açgözlülükten öldürülen insan rolünde başarılı bir performans vereceğine işaret. Dolar ağacına gelince, o konuda çok kafa yormana gerek yok. Ablanı özlemişsin, git bir gör, bitki formlarında rüyana girmez böylece..

“Helin's Port” adlı köşesinde başarılar diliyoruz Helin Avşar'a.

Unrest (2006)



Bazı filmler olur, kötüdürler ama biriyle beraber izlediğinizde dalga geçip eğlenirsiniz. Bazı filmler olur, kötüdürler ama bunu bir avantaja dönüştürüp bir çok iyi filmden daha faydalı olurlar. Bazı filmler de vardır, kötüdürler, ama inanılmaz kötüdürler, hiçbir işe yaramazlar. Festivalim dahilinde izlediğim, ülkemizde “Kanal D Home Video” etiketiyle DVD formatında yayınlanan “Unrest” üçüncü gruba giren bir film. Tıp öğrencilerinin kadavralardan dolayı yaşadığı dehşet dolu (!) anları anlatan bu korku filmi, tıp öğrencisi olan bir arkadaşımla beraber izlememe ve kısacık süresine rağmen çekilebilir olmaktan çok uzaktı. Nedense en kötü filmlere bakıldığında birinciliği hep koruyan tür olan korku (belki bilim kurguyla paylaşabilir) bir türlü ders almamaya devam ediyor.

Manken gibi 1 kız ve manken gibi 3 erkekten (biri Jessica Alba’nın kardeşi) kurulu kadrosuyla kadavraların başına yeni geçmiş 4 tıp öğrencisini anlatan filmde korku namına pek bir şey yok. Ateist olan başroldeki gerzek sarışın kızımız kadavrasından bir şeyler hissettiğini söyler (cinsel çekim değil maalesef), bunu herkese anlatmaya çalışırken kadavranın dolaplardan birinden çaldığı resmini gösterir, herkes de anlaşılmaz bir şekilde kızın derdini anlar gibi gözükür. 3 erkeğin alaycı olanı, nişanlısını kadavranın lanetine kurban verir ve çılgınlaşır tabi. İşlere bulaşmamaya çalışan Jessica Alba’nın kardeşi pek bir az gözükür. Öbür anlayışlı sınıf arkadaşıyla da cinsellik konusunda Amerika’da yaş sınırı almayacak her şekilde yiyişir kızımız. Bu arada başrolde olmayan hemen herkes ölür, başrollerimiz formaldehit içinde mutlu mesut yüzerler, atesit kızımız da din konusunda evcilleşir.. Gerçekten şok edici.. Gerçek hayatta tıp öğrencisi olan yönetmenin okulundan nefret ettiğini anlamak hiç de zor değil.

Kadavra da bu arada yattığı yerden lanetini yağdırmaya devam etmektedir. Peki bu lanet nedir? Kadavramız zamanında Aztek tapınağında kazı yapmıştır, onların ruhlarını rahatsız etmiştir. Sonra bu lanet, kadını önce fahişeye sonra ölüye dönüştürür. Şurada özetleyince absürdlüğü daha beter ortaya çıkıyor filmin hakikaten. Konusundan daha komik kısımları da var. Yapımcılar filmi “Gerçek cesetlerin kullanıldığı ilk film” diye pazarlıyorlar. Bunun doğru olmadığını zaten tahmin edebilirim de (ilk değildir yani), gerçek sevişme sahneleriyle veya Blair Witch gibi sahte gerçek ölümlerle pazarlanan filmler kadar ilginç olması mı gerekiyor bu durumun? Zaten plastik makyajlarla yeterince gerçek gözüküyor artık filmlerde ölüler. Bir tuhaflık yapıp da gerçek kadavralarla çalıştırdıysalar bu yeteneksiz ve genç oyuncuları aferin diyorum. Zaten cesedin yaşayanlardan daha iyi rol yapmasından anlamalıydım.

Sonuç olarak eğlendirici bile olamayacak kadar rezalet bir korku denemesi bu film. Uyutması da cabası. Herhangi bir amaca hizmet eder mi bilmiyorum, ateistlerin yola gelişlerinden ve filmlerde boş yere tişörtsüz dolaşan çocuklardan hoşlanıyorsanız ilginizi çeker belki. Siz yine de vereceğiniz para ve zamanı bir düşünün.

Not: 1 / 5

22 Aralık 2007 Cumartesi

Martian Child (2007)



John Cusack’ı epey bir zaman sonra perdede izlememi sağlayan “Martian Child”, “2. Bis Aralık Film Festivali”mde izlediğim 9. film oldu. Mars’tan geldiğini iddia eden bir çocuğu evlat edinen, hayal gücü geniş bir yazarın hikayesini anlatan film ancak bu kadar sıradan olabilirdi diye düşündüm filmin sonunda. Onca hayal kuran karakter mevcut ancak filmde yaratıcılığa yer bırakılmamış. Yaşlanmış bir John Cusack, yeteneğini saklı tutmayı seçmiş bir Joan Cusack, pek sevimli ya da yetenekli sayılmayacak bir çocuk oyuncu izliyoruz film boyunca. Daha ilk yarısının ortalarında uykumun gelmesine şaşırmamak lazım.

Ödüllü ve aynı adlı romandan uyarlanan film hakkında uzun uzadıya bir şeyler yazmam mümkün olmayacak. Karısını kaybeden baş karakterimiz, filmlerde sıkça rastlanan hayatından bezgin, kendini umutsuz gören, asık suratlı ama sürekli sarkastik bir yazar. Harry Potter kadar başarılı olması beklenen bir bilim kurgu serisi yazıyor ve tıkanmış. 2 yıldan daha uzun bir süre önce evlatlık için başvurduklarından karısının vefatından sonra kurum bu adamı arıyor, çocuğu veriyorlar eline, adam da çabalıyor iletişim kurabilmek için. Film bir yandan çocuğun Marslı olup olmadığı konusunda bizi ikileme düşürürken (olamayacağını bilmemize rağmen), bir yandan da sırf filmde ilginç bir şey olsun diye gerçekten Marslı çıkmasını diletiyor. Amanda Peet’in kadroda bulunuşundan da anlayacağınız üzere eğlenceli ya da orijinal olamayan film bir baba-oğul draması olarak devam ediyor, çocuğun kurum tarafından geri alınması söz konusu oluyor falan. O kadar sıkıcı ki yazarken bile içim daraldı. Peşine bi de yazar tıkanmasından sonra tanıştığımız, Anjelica Huston’ın oynadığı bilim-kurgu serisinin yapımcısı kadın çıkıyor ki ne ala. Bu arada finali açık vererek bir şeye dikkat çekmek zorundayım. Serinin uzayda geçen bir Harry Potter olmasını isteyen yapımcının, Cusack’ın serinin devam kitabına alternatif olarak yazdığı “Martian Child” adlı drama romanını okurken duygulanıp ağlaması çok eğlenceliydi. Kitapta bu kısım varsa, yazarının direk Harry Potter’lar yerine kendi kitabının türünü yücelttiği andır. Bir şeylere işaret etmeye çalışan parmakların okuyucunun/izleyicinin gözüne girmesi durumuna mükemmel bir örnek.

Filmin 27 milyon dolarlık bütçesini de göz önüne alınırsak en azından teknik açıdan sarkmadığını söylememe şaşırmazsınız sanırım. Var olan ama içi boş filmlerden bir tanesi daha bu film. Duygulandırmayı kesinlikle başaramıyor, Cusack’ın finalde çatının tepesindeki monoloğu daha sıradan olamazdı, çocuk bilmişliğine, zekasına rağmen itici, etraf ilginç olmasına çalışılmış ama inanılmaz sıkıcı bağımsız film karakterleriyle dolu. Ciddi ciddi söylüyorum, John Cusack’ın idare eder oyunu ve senaryonun en azından başlayıp bir finale bağlamış olması gerçeğinden başka (hadi çocuğun bir yerden sonra bahsi bile açılmayan özel Marslı güçlerini kullandığı sahneleri de sayalım) izlenesi hiçbir şeyi yok. Aile filmi olarak, Pazar günleri televizyonda yayınlandığında kahvaltınıza veya ailenize konsantre olmuşken arka fonda oynadığında keyif alınabilecek bir film ancak. Bu hafta sinemalarımıza konuk oldu. Şahsen ben tavsiye edemiyorum.

Not: 1.5 / 5

Havoc (2005)



“2. Bis Film Festivali”mde izlediğim 7. film “Havoc” oldu. 2005 tarihli Havoc, bütün sinematografik öğelerinden çok internette dolaşan dedikodularıyla ünlü olmuş bir film. Günümüz starletlerinden kesinlikle en umut vericisi olan Anne Hathaway’in başrolünde yer aldığı film daha önce Disney filmleriyle meşhur olan başrol oyuncusunu, pornografik düzeydeki seks sahnelerinde gösterdiği iddiasıyla web sitelerinde dilden dile dolanır olmuştu. Bu şekilde meşhur olan filmlerin çoğu gibi, Havoc da zannedildiğinden çok çok daha masum bir film; evet Hathaway’in sahneleri mevcut ama konuşulduğundan çok daha edepli sahneler bunlar.

Benim için filmin nesi önemliydi peki? Genç oyunculardan oluşan kadrosuna bakınca gerçekten ilgi çekici oluyordu yapıt. Çok başarılı bulduğum Anne Hathaway’in o güne kadar çizdiği imajından sıyrılıp, çok daha ciddi filmlere giden kapıyı açacak bir cesaret göstermesi önemliydi. Bunun yanında en az onun kadar yetenekli ve “Mysterious Skin”de muhteşem bir iş çıkaran Joseph Gordon Levitt de vardı. Gerçi filmi izledikten sonra ne kadar korkunç oynadığını fark ettik ama olsun. “Grindhouse: Planet Terror”de El Wray rolüyle kendini kaçınılmaz bir şekilde sevdiren Freddy Rodriguez, bu sefer hiç sevilesi olmasa da filmdeki tutarlı performanslardan birini veriyordu. Bir de yeteneği henüz çok dikkat çekmese de, önümüzdeki yıllarda yakışıklı jön rollerini kapıp öyle ya da böyle kendini geliştirecek Channing Tatum vardı, ki onun da “A Guide To Recognising Your Saints”de başarılı bir iş çıkardığını atlamayayım. Tatum’u da maalesef filmde çok kısa ve Levitt’inki gibi manasız bir rolde izledik. Bijou Phillips, Mike Vogel gibi isimleri de içeren kadrosuyla, tüm bu genç yetenekleri saçma sapan ve klişe bir korku filminde değerlendirmektense (genelde böyle olur), ufak tefek de olsa bir meselesi olan, istediği kadar ağırlaşamasa da kendini rezil etmeyen bir film yapmış yönetmen Barbara Kopple. Kendisini bu filmden baya daha iyi olan Dixie Chicks belgeseli “Shut Up And Sing”den de hatırlayabilirsiniz.

Zengin mahallelerinden sıkılan bir grup beyaz gencin, siyahi (ve Latin) gençlerin yaşantısına özenip onlar gibi davranmasını, onların partilerinde takılmasını ve onlar gibi çeteleşmelerini, eninde sonunda hayatlarını bok etmelerini anlatıyor film. Vurucu bir şey söylemiyor ama özentiliğin ne kadar berbat bir şey olduğunu gayet net gösteriyor. Annesi babası geçinemeyen beyaz Amerikan kızın gidip gettolarda sürtüp, milletle yatıp kalkmasını, daha doğrusu vicdanının bir türlü elvermeyip son anda dönmesini (dünyanın sonu çünkü, orada birine verirse her şeyin sonu gelebilir) izliyoruz. Aptallığına doyamayan sarışın bebek yüzlü sevgilisi de “Yo, Yo, Yo, Muthafucka!” diye dolanıyor etrafta. Kızımız en iyi arkadaşıyla beraber, sırf kendini kabul ettirebilmek için sarhoş olup da 5’li, 8’li gruplarla yatmak üzereyken çığlık çığlığa kaçınca işler ciddiye biniyor, davalar açılıyor (hayır, çocuklar açmıyor davayı “gösterip vermedi” diye, kız “tecavüze uğradım” diye açıyor). Sonra aileler anlıyor ne olup bittiğini, kızlar işin ciddiyetinin farkına varıyor. Eğer o korkunç insanlara bulaşmak istiyorlarsa bir daha düşünmeliler.. Öcü gibi göstermenin dibine vuruyor film. Filmdeki Latinler de tekin tipler değiller ancak biraz klişeden kaçınmak, daha tarafsız olmak, daha kaliteli sonuçlar verebilirdi. Örneğin film akarken arkada bir yerde Meksika sınırındaki kaçaklarla ilgili bir haber görünse, büyüklerin dünyasında hangi kültürün hangi kültüre kaçmak istediği, gençlerde ise tam tersi olduğu gösterilip ironi yapılsa güzel olabilirdi. Film ise özentilikle ilgili doğru laflar söylerken, kendisi gibi olmamayı abartmanın zarardan başka bir şey getirmeyeceğini söylerken haklı. Ama bunu tek bir düzgün zenci ya da Latin göstermeden yapınca hoş durmuyor.

Sonuç olarak Hathaway’in gerçek bir aktris olmak için yıkması gereken duvarları yıktığı bir film olmuş bu. Hakkını veremese de genç ve yetenekli kadrosu için de ilgiye değer bir film. Ha, derseniz ki kısmen ırkçı, orijinallikten nasibin almamış filmler beni pek çekmiyor, o zaman filmin 80 dakika civarında olduğunu da ekleyelim. İzlemek zorunda kalsanız bile fazla uzun sürmüyor en azından.


Not: 2 / 5




"Filmin daha başarılı ancak Hathaway'in çıplak gözüktüğünü vurgulamaktan başka bir amacı olmayan 2. afişi"

Festivalde Sona Doğru

2. Bis Aralık Film Festivali, bayrama rağmen tam gaz devam ediyor. İstemeyerek de olsa "Orgazmo"dan sonra 1 tane idare eder film, 2 tane de rezalet film izlemek durumunda kaldım. Yazılarını geciktirmiş durumdayım biliyorum, bayrama verin lütfen. "Havoc", "What The Bleep: Down The Rabbit Hole", "Martian Child" ve "Unrest" yazıları yakında blogda olacak. Bir kısmı hakkında yazacak şey bulamayabilirim de gerçi! Ciddi ciddi kötü olanlar vardı.

Sırada yılın iyi filmlerinden "Factory Girl" ve "The Phantom Of The Opera" var. Biraz kendime gelmeyi planlıyorum bu filmler sayesinde. "Kabadayı" da bugün izleyeceğim filmler arasında, pek bir umudum olduğunu söyleyemem. Yazı bombardımanı yakında gelir anlayacağınız.

Herkese iyi bayramlar, izleyenler için iyi seyirler..

19 Aralık 2007 Çarşamba

Orgazmo (2007)



2. Bis Aralık Film Festivali’min 6. filmi South Park’ın yaratıcılarından Trey Parker’ın yazıp yönettiği absürd komedi, süper kahramanlı porno parodisi (?) “Orgazmo” oldu. 1997 tarihli filmin üstünden 10 sene ve onlarca South Park bölümü geçtiği için filmin mizah anlayışı hiç yeni değildi ama olsun. South Park’da emeği bölüşen Trey Parker ve Matt Stone ikilisinden Stone’a filmde pek iş düşmemiş, sadece gerçekten komik bir ışıkçı adamı oynuyor. Ancak Parker filmi tek başına sürükleyebilecek yetenekte bir komedyen. Filmin hem başrol oyuncusu hem yazarı hem de yönetmeni oluşuyla kanıtlıyor bunu.

Mormon ve Utah’lı (filmin en büyük dalga unsuru), nazik, kibar, inançlı bir gencin, parayla falan aklı çelinerek porno endüstrisine sokulmasını anlatan bir film Orgazmo. Baş karakterimiz Joe’ya oynatılan karakter ise film gösterime girince oldukça meşhur olmaya başlayan, “Orgazmorator” cihazı ile orgazm yaşatarak kötüleri durduran bir süper kahraman. Bu film içinde film daha sonra bir nevi gerçeğe dönüşüyor, Joe gerçek bir Orgazmorator ile gerçek kötülere karşı savaşmak zorunda kalıyor. Absürd komedi için eldiven gibi uyan bir konu yani. South Park’tan alışık olduğumuz bi tarzda Utah’lı olmakla da, Mormon olmakla da, porno endüstrisiyle de dalgasını bolca geçiyor film.

Sadece konusu değil komik olan. Biçimsel birkaç tercihi de aynı derecede komik. Porno yıldızı kızların her üstlerini çıkardığı anda kamera göğüsleri görmeden önce tam önüne bir erkek kıçının geçmesi (muhtemelen filmi kötü amaçlar için kiralayan gençlere oynanan bir oyundur; kadın çıplaklığı neredeyse hiç yok, afişe kanmayın), Ron Jeremy’nin yardımcı rolde bulunuşu, Orgazmo’nun kadife pijamaya benzeyen kostümü, Matt Stone’un bastırılmış eşcinsel Dave karakterindeki inanılmaz oyunu ve replikleri (“Yumuşak gibi gözükmek istemem ama bence Depeche Mode çok tatlı bir grup”) gibi. Elbette film bütün esprileri stereotipler üzerine kurmuş ama bu zaten beklenen bir şey.

Konuyu duyunca aslında, eğer biraz hayal gücünüzü çalıştırırsanız, bir komedi klasiği yaratacak potansiyeli olduğunu fark ediyorsunuz. Sadece karikatürize tiplere bağlanıp kalmasa kötüleri orgazma ulaştırarak etkisiz hale getiren bir süper kahramandan efsanevi bir öykü çıkabilirmiş. Ancak filmin bütçesinin oldukça sınırlı olması ve bu tip filmlerde neredeyse kaçınılmaz olan yarısından sonra bayağılaşma sorunu yüzünden zaman zaman sadece ucuzluğu yüzünden güldüren bir film olmuş sonuçta. Örneğin seri katile dönüşen prezervatiflerin öyküsünü anlatan “Katil Prezervatifler” bir yandan olabildiğince ucuz gözükürken, bir yandan senaryosunu ciddimsi tutarak hem komik hem de övülesi orijinallikte bir film olarak çıkmıştı karşımıza. Orgazmo bu denli başarılı değil, esprilerin tahmin edilebilir düzeylere indiği zamanlar oluyor. Yine de konunun çekiciliği yüzünden, hele de fetişlerle yapılan komediler sizi güldürüyorsa (John Waters’ın “A Dirty Shame”i gibi) denemeye değer bir film.

Kusurlarına rağmen sırf vücut göstererek prim yapmaya çalışan komedilerden (üstelik de pornodan bahsetmesine rağmen) , sakar çocuğun dünya güzeli bir kıza aşık olup da her şeyi mahvettiği 5 milyon tane komedi filminden daha çekici bir film Orgazmo. Yine de dediğim gibi meraklısına hitap ediyor sadece. Süper kahramanlara, absürd komedilere veya en temizi South Park’a meraklıysanız sizi tatmin edecek bir film bu (üstelik Orgazmorator kullanmadan, ha ha ha). Trey Parker’ın da tipini görünce inanmak zor bu kadar komik olduğuna. Senelerdir her şeyle dalga geçip hala kendini tüketmediği için tebrik ediyorum adamı.

Not: 2 / 5

Festivale "Belirli Bir Bakış"

2. Bis Aralık Film Festivali'm tam gaz devam ediyor. Dün gece yeni Lynch başyapıtı Inland Empire'ı, bugün ise South Park'ın yaratıcılarından Trey Parker'ın absürd komedisi, süper kahraman fetişi "Orgazmo"yu izledim. Yazıları yakında gelecek ama Inland Empire'dan ele gelir hiçbişi anlamadığım için onunkinin biraz gecikmesi muhtemel. Üç saat süren film kafayı yedirtti bana ama şimdiden gördüğüm en ürkütücü film olmayı başardı bile.

Bunların yanında yakında güzel ülkemize sürpriz yapması muhtemel Kylie Minogue'un "X" albümü ile Take That'in "Beautiful World" albümlerinin kritikleri de yolda. Gözünüz üstümüzde olsun..

Karanlık Ev Hakkında Hatırlatmalar

1- Filmlere verdiğim puanlar gidip SİYAD'ın değerlendirmelerine katılmıyorlar ama vicdanımı rahatlatmak için şunu söylemek zorunda hissettim kendimi. Aynı puanı alan filmler birbirleriyle aynı güzellikteler diye bir genelleme yanlıştır. Bütün filmler onlardan beklentilerim, beğenilerim ve türleri göz önüne alınarak puanlarını alıyorlar. Yaşamın Kıyısında ile Superbad'in aynı puanı alması, birinin çok daha ciddi bir film olduğu gerçeğini değiştirmez. Superbad'in beğenilerimi aşması, Yaşamın Kıyısında'nın ise karşılayamaması sonucunda aynı puanları almışlardır. Ortada test usulü bir sınavın notları yok yani. Bunların hepsi kanaat notları, zaman içinde değişebilirler de.

2- Burası ("Büyüt İstersen" şarkıcısı) Elif Turan'la alakalı, onun tarafından hazırlanan veya ona ulaşan bir site değildir. Lütfen iletişim formu aracılığıyla "şarkınızı nasıl indirebiliriz?" diye sormaktan vazgeçin. İnternet'ten ücretsiz şarkı paylaşımının da kanun dışı olduğunu unutmayalım. Hepimiz az çok yapıyoruz ama gidip de şarkının sahibine danışmak saçma oluyor.

Yazılara gösterdiğiniz ilgi için teşekkür etmeyi unutmayayım. Umarım benim kadar keyif alıyorsunuzdur. :)

18 Aralık 2007 Salı

Yaşamın Kıyısında (2007)



Fatih Akın’ın ödüllü, hem de hatırı sayılır ödüllü filmi “Yaşamın Kıyısında”, “Bis Aralık Film Festivali”mde izlediğim dördüncü film oldu. Cannes Film Festivali’nde baya bir ses getiren, En İyi Senaryo ödülünü de kucaklayan yapım, yapması çok zor olmasa da dünyada her seferinde ilgi uyandıran 3 parçaya bölünmüş, kesişen yollarla ilgili filmlerden. Sanırım hayatımızda fark etmediğimiz ve gerçekleşmeyen tesadüflerden bahsettiği için bu denli çekiciler. Kaç kere izlersek izleyelim bir adamın aradığı bir kadının, aslında kenarından geçip gittiğini iki ayrı kişinin hikayesi dahilinde görmek ilginç oluyor.
Her neyse, Akın’dan bahsederek başlamalı elbette. “Duvara Karşı”da kafayı çekmiş bir “Selvi Boylum Al Yazmalım” versiyonu izletmişti bizlere, çok da başarılı bir filmdi. “Yaşamın Kıyısında”da daha politikleşmiş yönetmen, bence derdi o olduğundan değil de, Nurgül Yeşilçay’ın oynadığı karakter öyle geliştiği için. Üç parça halinde film, bir hayat kadınını can yoldaşı edinen bir ihtiyarı, oğlunu, oğlunun destek olmak için aradığı, bu hayat kadınının da kızı olan Ayten’i, Ayten’in terör örgütü sayılan bir örgütteki macerasını ve düşmesi gereken yolda tanıştığı lezbiyen sevgilisini anlatıyor film. Fatih Akın’ın Türkiye’yi çok sevdiğini her fırsatta duyuyoruz. Ben de en az onun kadar sevdiğimi düşünerek söylüyorum, ben böyle bir senaryo yazamazdım. Cannes tasdikli başarısından söz etmiyorum da, bariz bir beğenmeme var filmde Türkiye’ye karşı (ki diğer filmlerinde apaçık hayranlıklar yakalamak mümkün iken). Daha “Mutluluk” hakkında yazarken bahsettim, film çekerken uluslar arası imajımız, Türkiye’nin nasıl göründüğü değil bazı var olan gerçekleri göz ardı etmemektir önemli olan. Filmde bir manaya denk geldiği sürece her şeyi açığa vurabilirsin, çözüm önerirsin ya da dikkat çekersin ama en önemlisi sanatına yedirirsin. Tabi her ülkenin de sevilmeyesi gerçekleri vardır ve sırf beğenmediğin için, çiğ bir şekilde bütün filmi de bunlarla doldurabilirsin. Kontrast olarak da filmdeki her Alman vatandaşını, ya da oranın kültürüyle büyüyen her insanı aklı başında, olgun insanlar olarak çizebilirsin. Ancak bunun politik bir tavır olduğu gizlenmemeli sonra. Bendeki bir eksiklikten dolayı mı kaynaklanıyor bilmiyorum ama sevgilisi için annesinin itirazlarını dinlemeyip de Türkiye yollarına düşen bir kızın İstanbul’un arka sokaklarında öldürülmesinden daha klişe bir şeyler zor yazılır. Bunlar yok demiyorum, olmaz da demiyorum. Yine de bu memleketten şikayet etmeden uluslar arası başarıya koşan sanat eserlerini özledim ben (Nuri Bilge Ceylan, lütfen geri dön). Fatih Akın’ın her filmindeki güzel İstanbul manzaralarından memnun kalıp da bu filmde eleştirmesiyle çılgına dönen bir iki yüzlü de değilim yanlış anlaşılmasın. Benim şikayet ettiğim bu beğenmemelerin filmde neye yaradığı, ne kadar orijinal işlen(eme)diği ve filme ne kadar yedirildiği.
Nurgül Yeşilçay’ın oynadığı ve benim nefret ettiğim her şeyi (lezbiyenlik hariç) temsil eden Ayten karakterinin evcilleşmesi de bence biraz eksik çizilmiş. Bu pasaklı, sorumsuz, fanatik ve parazit geçinmek zorunda kalan kızın sonuçta geldiği noktayı sevdim. İstediği kadar işlenmiş olsun, birilerini sevmenin, her türlü fanatikliği yenebileceğini görmekten bıkmam ben. Ancak iki dakikaya sıkışınca çok etkileyici olmayabiliyor. Ayten’in, İstanbul’da bok yoluna giden Alman sevgilisi Lotte’nin annesi Suzanne ise her daim sakin, kızının ölümüne sebep olan insanı bile bağrına basabilecek ve elbette Avrupa Birliği sever bi insan. Yani Avrupa Birliği’ne girmemize karşı falan değilim de hakikaten bu karakterleri fabrikalar mı temin ediyor senaryo yazarlarına? Yine de bu karakterin ettiği tek bir lafa hasta olduğumu unutmadan söyleyeyim. Ayten, uğruna savaştığı şeyleri anlatırken, ona “Belki de sadece kavga etmeyi seven birisindir..” deyişi çok açıklayıcı, göz açıcı bir soruydu. Çok değerli meselelerinin yollarında heba olan insanlara zamanında sorulması gereken bir soruydu bence.
Filmin gerçekten takdir edilesi kısmı, ilk kısmı. Trabzon’lu ihtiyar bir adamın, Yeter adlı bir hayat kadınını yanına almasıyla gelişenleri anlatan bu hikaye, çok gerçekçi yazılmış ve bahsettiğim ihtiyar Tuncel Kurtiz tarafından mükemmel şekilde oynanmış. Oğlu ve Yeter de oldukça başarılı. Duygusal olarak da (diğer bölümlerin sıradanlığını göz önünde bulundurunca) en etkileyici kısım burası. Kazım Koyuncu gibi son dönemde gelmiş (ve maalesef geçmiş) en sağlam müzisyenlerimizden birini de tanıtması, dinletmesi güzel bir düşünce bence. Ölümü bile maalesef magazin programlarının sömürdüğü bazı şarkıcıların ölümü gibi duyulmadı ancak böyle esaslı eserlerde anılmaya devam ettikçe insan biraz rahatlıyor.
“Yaşamın Kıyısında” yetenekli olduğu şüphe götürmez bir yönetmeni dünyaya tanıttığı için önemli bir film diyebilirim. Her ne kadar kolay yolu seçip dünyanın sevdiği bir “biçim” ile dünyanın yermeyi sevdiği bir ülkeyi kendi diğer filmlerinde anlattığından bariz şekilde farklı anlatsa da. Fatih Akın kesinlikle takip etmeye değer bir isim. Sadece iyi anlattığı ve yetersiz kaldığı konuları birbirinden ayırabilmesini umuyorum bundan sonra. Almanya’nın Oscar aday adayı olan filmine de başarılar diliyorum

Not: 3 / 5

Türkiye Box Office 14.12.2007 - 16.12.2007

Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Kabadayı

1

267.361

267.361

2

Arı Filmi

1

80.723

80.723

3

Beyaz Melek

5

71.955

1.268.139

4

Altın Pusula

2

54.289

226.465

5

O Kadın

1

36.300

36.300

6

Beowulf

3

24.295

224.987

7

Hitman

2

12.037

47.633

8

Alvin ve Sincaplar

1

11.592

11.592

9

Garfield Geri Dönüyor

5

5.454

245.606

10

Musallat

5

5.128

270.466

Haftanın gişe listesi bu şekilde. “Beyaz Melek”, zirveden hızlı bir düşüş yaptı. “Kabadayı” sağolsun, huzurevi draması geçen haftaki seyircisinin yarısını çekebilmiş sadece. Yüzde 50’lik bir düşüş az değil. “Kabadayı”, Şener Şen ve Yavuz Turgul’un “Gönül Yarası” ile yaşadıkları ticari hayal kırıklığını şimdiden örtbas etmiş gibi. “Beyaz Melek”in ilk haftasından 100.000 daha fazla seyirciyle açılış yaptı film, “Beyaz Melek”in daha sonra seyirci sayısını yükseltse de asla bu rakama ulaşamadığını hatırlatmak gerek. “Kabadayı” ağızdan ağıza ve medyada dolaşan övgülerle toplam gişesini 2.000.000 seyirciye ulaştıracaktır muhtemelen. Bana halen daha pek çekici gözükmedi.

Yurt içinde Cem Yılmaz, yurt dışında ise Jerry Seinfeld destekli “Arı Filmi” ikinci sıraya oturmuş. Ne eleştirileri olumlu, ne de fragmanı pek güzel gözüküyor. Dreamworks’ün de animasyon işinde yavaş yavaş tökezlemeye başladığının kanıtıdır.

Altın Pusula hasılatının büyük çoğunluğunu yurtdışından toplasa da hem ticari hem sanatsal olarak bir hayal kırıklığı olmaya devam ediyor. Yüzde 50’lik bir düşüş yaşayarak 50.000 civarı seyirci toplamış. Haftanın bir diğer yeni filmi “O Kadın” ise çok yanlış bir tercih yaparak “Kabadayı”yla aynı hafta gösterime girdi. Yerli film izleyen kitlenin aksiyon, aşk filmi diye pek tercih yapmadığını unutarak bütün seyircisini “Kabadayı”ya kaptırdı. Bence bu Sezen Aksu şarkılarıyla dolu, çok az diyaloglu filmin zaten büyük bir gişe potansiyeli yok ama 14 Şubat haftası gösterime girseydi, Sevgililer Günü’nün gazıyla da oldukça iş yapabilirdi. Büyük bir aşk filmi olarak tanıtılan filmin pek iyi eleştiriler almadığını ekleyelim.

Son sırada yer alan ve Garfield’ın bir sıra gerisinde kalmaktan gösterime girdiği günden beri kurtulamayan “Musallat” da “ilk 10” koşusunu tamamlamış gibi gözüküyor. 300 bine yaklaşan seyircisiyle bence tatmin edici bir gişe yapmış. Promosyon namına pek bir çaba harcamayan Yeşilçam emektarlarının filmi Hicran Sokağı ise ilk 10da gözükmüyor bu hafta.

17 Aralık 2007 Pazartesi

Türkiye Top 5

1) ...DAN SONRA - SILA FEAT. KENAN DOĞULU
2) E BİLEMEM ARTIK - GÜLŞEN
3) UNUT BENİ - BENGÜ
4) GİTTİN GİDELİ - ASYA
5) MELEK YÜZLÜM – MUSTAFA SANDAL

Tazecik Top 5 listemiz bu şekilde. Sıla, halen zirveyi domine etmeye devam ediyor. Şarkı gitgide sıkmaya başladı, birkaç hafta daha 1 numarada kalırsa Kenan Doğulu’nun rap-imsi bişi yaptığı kısmın ne kadar gereksiz olduğundan, kızın da aslında pek samimi durmadığından bahsetmeye başlayacağım. Ama bu hafta değil.. Sıla hala 1 numarada, oley!

Gülşen’in kürklerle hayvan sevgisini ispat ettiği bir videoya sahip olan talihsiz şarkı “E Bilemem Artık” 2 numaradaki yerini koruyor. Uyduruk bir şarkı olması yetmezmiş gibi bir de dingil bir videoya sahip oldu. Britney’in “I’m A Slave 4 U” konseptini de yandan yedirerek kullanmışlar. Tebrik ediyoruz.

Korkma Kalbim’den sonra ne yaparsa yapsın daha saçma bir şarkı ve klip sunamayacak olan Bengü, Rihanna saçlarıyla koltuklarda yas tutarken çekiverdiği klibi “Unut Beni” ile 3 numaradan girmiş listeye. Şarkı da vasat, klip de vasat, her şey vasat, listedeki yeri de tam ortası olmuş işte. İroni böyle bir şey.

Asya yıllar sonra kaliteli gözüken bir albümle dönüş yaptı. Çok güzel gözüktüğü ve abartmadan takıldığı videosu da, dinlenebilir, kolay şarkısıyla da ilk 5’e girmeyi hak ediyordu zaten. Başka bir şarkıyı çok pis andırıyor “Gittin Gideli” ama hatırlayana kadar laf etmeyeceğim.

5. sırada çığır açan şarkı sözleriyle “Melek Yüzlüm” var. Blogu başlatalı beri dalga geçiyorum bu şarkıyla, bıktım artık. Çıksın listeden, yerine başka zırva Türk Pop şarkıları gelsin. Elini sallasan ellisi çünkü.

Bu değerlendirmemiz de burada son bulurken Türkiye’nin en önemli müzik adamı Erol Köse’ye seslenmek istiyorum buradan. Sağdan soldan okuduğumuz kadarıyla Türkiye’yi sallayan, bomba gibi patlayan, kulislerde yeni pop starımız ilan edilen bir kız vardı Elif Turan diye.. O nerelerde acep?.. Saygılarımla..

Superbad (2007)



2.Bis Aralık Film Festivali’mde üçüncü olarak izlediğim film 2007’nin meşhur komedisi, Amerika’da gişe canavarı olan Superbad’di. Argo ve belden aşağı espriyle dolu olan ve Amerikan Pastası’nın hakkı verilerek çekilmiş bir versiyonuna benzeyen film ülkemiz izleyicisinden pek yüz bulamasa da (beyazperde.com da hayatının en kötü filmi ilan edenlere rastlamak mümkün) beni yaklaşık iki saat boyunca güldürmeyi başardı. “Onun yapımcısı bunun yönetmeniydi” gibi detaylara girmicem ama “The 40 Year Old Virgin” ile “Knocked Up”ı hazırlayan elemanların işi olan film, bu iki film boyunca gelişmiş ve bu filmde tavan yapmış bir mizah anlayışının ürünü bence. “40 Year..” sadece ara sıra güldürürken, “Knocked Up” yarısından sonra tempoyu oldukça düşürüyordu. “Superbad” ise hiç susturmadan güldürebilir sizi. Elbette mizahın çok daha abartılı ve gerçekliği sorgulanabilir durumlara dayanmasının payı var bunda (zira film gençlik komedisi olsa da kara komediye oldukça bulaşıyor) ama diğer filmlerdeki romantik komedi klişeleri de bu filmden eksik durmuş, güzel olmuş.

Yazar ve yapımcılıkla kalmayıp biraz mal bir polis karakterini de başarıyla oynayan Seth Rogen’le (Knocked Up’da başroldeydi) aynı ismi taşıyan bir başkarakterimiz var. Bu şişko, küçükken penis resimleri çizmekten hoşlanan, kız bulamayan ama boyuna muhabbetini yapan karakteri Rogen ne kadar otobiyografik işlemiştir bilemiyorum ancak oyuncunun da etkisiyle (Jonah Hill), South Park’taki Cartman tipli inanılmaz komik bir karakter çıkmış ortaya. Özellikle kız taklidi yapıp kayganlaştırıcısı yüzünden Evan’la dalga geçtiği sahnede kopmanız muhtemel. Evan, Seth’in daha zeki, daha zayıf, daha sevilesi ve aklı başında en iyi arkadaşı. 8 yaşından beri beraber de olsalar kolej günleri yaklaştığı için ayrılmak zorunda oluşlarından etkilenmediklerini iddia ediyorlar. Bir de inanılmaz karakter McLovin var ki göründüğü her sahnede sırf tipine gülseniz yeridir. Her lisede mevcut, biraz avanak, sürekli nezleymiş gibi konuşan, beceriksiz bir tip olan McLovin’in polislerden gördüğü muameleyle cool bi adammış gibi davranışı ama her fırsatta tırsağın teki olduğunu belli etmesi mükemmel bir dinamik kazandırıyor filme. Seth ve Evan’ın kızlara yaranmak için yaşları tutmamalarına rağmen içki almaya çalışırken başlarının polisle, manyak parti insanlarıyla, evsizlerle belaya girdiği tek bir geceyi anlatan film tipler sarhoş oldukça daha da komikleşiyor. Amerikan lise filmlerindeki klasik kız erkek flörtleri ve beceriksizliklerinin hepsini içerse de kaliteli mizah anlayışından ve işlerin sarpa sarışının oldukça gerçekçi tasarlanmasından dolayı tüm o klişeleri affetmek gayet kolay. Yani sonuç olarak 10 yıl önce bile bir çocuğun can havliyle kondom aradığı tek bir geceyi anlatan filmler vardı ama “Superbad” bu kadar komik olduğu sürece kim takar gerisini.

Karakterlerin çenelerinin bir saniye için bile durmayışı, gerçekten umutsuz derecede aptal olan tipler zaman zaman filmi yorucu hale getirebilir belki. Ne gözle bakarak izlediğinize bağlı. Ayrıca belki olması gerektiği gibi olsa da biraz havada olduğu şüphe götürmeyecek bir finali var filmin. Bittiği sabahın önceki gecesinin ise “Y Tu Mama Tambien”i hatırlattığını ekleyeyim. Elbette kara komedilerden de süt liman öyküler beklemek saçma olurdu. Yine de filmin aldığı “çok laf kalabalığı var” tarzı eleştirileri tam olarak göz ardı edemiyorum. Bir de tabi filmde geyiği dönse de Seth Rogen ve yukarda bahsettiğim filmleri yapan ekibin Yahudi oluşlarının lobi faaliyetleriyle gişeyi, eleştirileri ne kadar etkilediği de aklıma takılıyor. Neyse ki Knocked Up’daki kısmen cinsiyet ayrımcısı bakış açısı gitmiş. Kızlara filmde elbette obje gözüyle bakılıyor ama bakanların abazan lise öğrencileri ve beyinsiz Amerikan polisleri olduğunu hatırlayınca mecburiyetten olduğunu görüyorsunuz.

Superbad’in bu sene içinde izlediğim en komik filmlerden biri olması ve komedi filminden fazla bir şey olmaya çalışmaması çok ciddiye almadan izlendiği için hatalarını affettiriyor. Kült olacağı başından belli McLovin gibi karakterlerle de hatırlanır bir film olacak bence. Eğer daha derin okunmak istenirse homoerotik veya Amerikan polislerini eleştiren vasat kalitede alt metinler bulunabilir belki. Benim çok umurumda değil. Festivalim sağolsun senenin en başarılı komedilerinden birini yakaladığım için memnunum.

Not: 3 / 5



pas geçemeyeceğim bir promo resmi

16 Aralık 2007 Pazar

Mutluluk (2007)



2.Bis Aralık Film Festivali'min ikinci gününde 2007'nin en çok ses getiren yerli filmlerinden biri olan “Mutluluk”u izledim. Zülfü Livaneli'nin aynı isimli romanından uyarlanan film, hem hatırı sayılır gişe başarısıyla, hem de eleştirmenlerden aldığı övgülerle hem de her zaman olaylı Altın Portakal Film Festivali'nde topladığı ödüllerle bolca konuşuldu bu yıl. Valla ben de düzenliyorum festivaller gördüğünüz gibi kimse birbirini yemiyor. İsterlerse yardımcı olabilirim Altın Portakal organizatörlerine.


Mutluluk tüm bu takdiri hakeden bir film, bunu söyleyerek başlayalım. Her şeye egemen Hıncal Uluç'un dediği gibi gelmiş geçmiş en iyi Türk filmi değil ama yeni dönem yapıtlar arasında oldukça yüksek bir yerde. Bir de bu yeni dönemin en iyi yapıtları listesini minimalist filmlerin doldurduğunu düşünürsek, popüler potansiyeli olan bir filmin kendine bir yer açabilmesi daha önemli oluyor. Yönetmeni aslında duyunca rahatlıkla tırsabileceğiniz bir isim: Abdullah Oğuz. “Asmalı Konak”ın hayalkırıklıklarıyla dolu sinema macerasının ve vasatın altında “O Şimdi Asker”in yönetmeni her daim övgüyle karşılanan bir adam değil malum. Mutluluk'ta ortalaması alınınca gayet temiz bir yönetmenlik çıkarıyor, hiç sebep yokken yine deneysel takıldığı yerler var tabi, Cemal'in Meryem'i fettan bir kadın olarak gördüğü rüya, gemide tek başına kalıp da diğerlerini ararken yapılan hızlı çekimler bilmem ne filmin genel gidişatına yakışmayan boş işler olmuş ancak bu gibi ufak tefek sahneler haricinde oldukça iyi bir iş çıkarıyor Oğuz. Zaten sırf Özgü Namal'dan aldığı oyun ve diğer başrol Murat Han'ı keşfi bile övülmeye değer.


Özgü Namal bugüne kadar hiç vermediği kadar iyi bir performans göstermiş, burası kesin. Bu genç yaşında Altın Portakal'a ulaşması haksız yere değil. Ancak oynadığı o gariban köylü kızların Özgü gibi bakmadığını biliyorum. Özgü'nün gerçekten o kızlardan biri olmadığını hissediyorsunuz, gerçekten onlardan birini iyi taklit etse de. Televizyondan gelen yüz eskimesine veriyorum biraz ama aslen o dünyayı görmemişliğin, cehaletin getirdiği boşluk yok gözlerinde. Keşke Oğuz ticari olarak riskli bir karar alıp gerçek bir köylü kızına oynatsaymış rolü, Murat Han'ı bizlere tanıtarak yaptığı bütük işten daha büyüğünü başarmış olurmuş. Lafı açılmışken söyleyelim Amerika'daki yıllardır süren bir eğitimden dönüp bu rolü kapan Murat Han bu yeteneğini ve yeniliğini beyaz camda harcamaz umarım. Namal'la birlikte sadece başrolü değil, bu senenin en iyi erkek ve kadın oyuncu ödüllerini de paylaşan yetenekli oyuncu belki yıllardır beklediğimiz gerçek sinema yıldızlarından biri olur.


Diğer başrol Talat Bulut'u yıllardır sevmezdim ama bu, güzel bir oyunculuk sergilediği gerçeğini değiştirmiyor. Her lafın ortasına Çin atasözü gibi bir deyiş sokan tipik profesör rolünde hiç sırıtmamış. Filmin karakterlerinin oldukça gerçekçi olduğunu da ekleyeyim burda. Yıllardır ne televizyon ne sinemada bir tane bile gerçekçi Karadenizli göremiyorduk, çok şükür bu filmde var bir tane. Şivesiyle, laflarıyla Karadeniz'in saf ama içten içe zeki ve gerçekten komik adamını başarıyla çizmişler. Karadenizlinin aslında neden komik olduğu adamın incecik mizahlı laflarında yatıyor. Hemşerimin yazılışını, oynanışını takdir ettim. “Bizimkiler” dizisindeki Sabri Bey'in çatlak eşini canlandırdığı günlerden beri tek bir başarısız oyununu görmediğimiz Meral Çetinkaya da yine ders vermiş. Bu kadını, hele de sinemada izlemek gerçekten çok keyifli. Yönetmenlerin de bunun farkında olduğunu biliyorum.


Livaneli imzalı müzikleriyle, ödüllü makyajıyla ve hepsinden önemlisi dikkat çekmeye çalıştığı “töre”nin saçmalığıyla da başarılı bir film bu. Henüz okumadığım kitabından daha az politik olduğu söyleniyor, üstelik kötü adam diye niteleyebileceğimiz karakter pek de orijinal sayılmaz, ancak süresinin bitmesine çok az kala halen namus temizleme hikayesinin sona ermemiş olması “aniden bir ölüm gelecek ve film bitecek” hissiyatıyla diken üstünde tutuyor insanı. Tecavüze uğrayan Meryem'in, kirlendiği için aile büyükleri tarafından ölüm emri verilmesi ve bu iş başına düşen Cemal'in, kızı öldürmek için çıktıkları yolculukta ona bağlanmasını ve yolda batı dünyasının bütün ışığını emmiş bıkkın bir profesörle karşılaşmalarını anlatıyor. Hikaye aslında resmen bir cümlelik iş: “töre insanları profesörle karşılaşır”.. Elbette Livaneli'nin başarısıdır, çok güzel ilerleyen hoş bir öyküye dönüşüyor bu konu. O zavallı masum köylü kızına da, babasının gelenekleri ve aşkı arasında sıkışmış çocuğa da aşık olmamak elde değil. Masumiyetlerinin, inanmışlıklarının ne kadar kötüye kullanıldığını gözleriniz dolarak izlemezseniz kendinizi bir gözden geçirmenizi öneririm ben.


Son yılların meşhur tartışması, geleneklerimizi ya da İslamiyet'i kötü gösteren filmlerimizin ne kadar rahat ekonomik kaynak bulduğu, “Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü?”den sonra olduğu gibi bu filmden sonra da kısmen alevlendi. Bu gibi bir bakış açısı başına buyruk bölgesel sistemlerin çürümüşlüğünü, nefretini gözler önüne sermemek için bir sebep değildir. Kaldı ki “Mutluluk” geleneksel değerlerin insan hayatına kastettiğinden bahsediyorsa da bir yandan batı dünyasının adamı bir gecede nasıl götürebileceğini de saklamıyor. Belki biraz çiğ ve kabaca da olsa o hayata takılmış kalmış insanların kirli tavırlarını da Lale Mansur'un oynadığı karakterle gösteriyor. “Hacıvat ...”de hemen hemen tüm Müslüman karakterler kötü olabilir, ki ben buna iyi niyetimden dolayı inanmamayı tercih ederim ama ayrımcılığı körüklemediği sürece filmler her türlü sistemin çarpıklıklarını göstermekte özgür olmalıdır. Eğitimsiz kızlarımız da vardır bu ülkede, töre uğruna canları alınanlar da, Cemal gibi aydınlanma yolunda olanlar bile rüyasında kendini tahrik ettiği için bir kadına el kaldırabilir. Bu kör kuyulardan çıkmak sadece doğunun batıyla karşılaşmasıyla son bulmaz, herhangi bir dünyanın herhangi başka bir dünyayla karşılaşmasıyla, onları anlamaya çalışmasıyla son bulur. Bunca yıldır şehir hayatından bunalıp doğaya kaçan insanların nasıl mutlu sonlara ulaştığını izledik, batı insanının Tibet'e, oraya buraya gidip bambaşka insanlar olarak dönüşünü izledik. Töreyle yönetilen insanların da başka dünyalarla kesişmeleri cahilliklerin yenilmesi için bir şanstır. Bunu uluslararası komplo teorilerine dönüştürmek yanlıştır.


Her sosyal konulu filmde uzayan yazılarım, Mutluluk'ta da aynı şekilde oldu. Popüler sinemamıza böyle taze bir kanın gelmesine gerçekten sevindim. “Babam ve Oğlum” gibi insanın içini sızlatırken yine de belli bir ideolojinin propogandasını yapmıyordu üstelik. Her şeyiyle insan için, insanın iyiliği için, insanların birbirini sevmesi, bunu söyleyebilmeleri için, zengin adamın köylüyle arkadaşlık kurabilmesi için, köylünün ikinci sınıftan sonrasını da okuyabilmesi için, bastırılmış cinsel dürtülerle başkalarının hayatlarını karartan insanların paçayı sıyıramaması için, kurbanların, kem talihlerinden dolayı daha da kurban olmaması için bir şeyler söylüyordu Mutluluk.. Ben dinlemekten çok zevk aldım, sinema izleyicimiz de takdir etti belli ki. Umarım salonlarımızı dolduran filmler hep böyle sanatını yapabilrken, doğru laflar edebilenler olur.


Not: 4 / 5

15 Aralık 2007 Cumartesi

Aİ: Yeşim Salkım



"Erkekler eşlerinin mal sahibi olmalarını istemezler ama metreslerinin her şeyi olsun isterler. Türkiye'deki erkekler güçsüz. Bizden anneleri gibi olmamızı beklerler. Bence kadınların esas düşmanı yine kadınlardır"

(Herkesin dostu) Yeşim Salkım

Deniz Seki'den Yeni Albüm



Göğüsleri ve kalçaları büyürken kariyeri hızla küçülen Deniz Seki sonunda aşk ve seks hayatından başka bir şeyle gündeme gelmeyi planlıyor. Yeni albüm çalışmalarını geçtiğimiz hafta bitiren Seki, Sibel Can gibi 5 kilo (ödünç) vermeyi beklemeden albümünü çıkartmayı planladığını açıkladı. Ünlü şarkıcı, "Tüm dünyada kilolu şarkıcılar var ve gayet başarılılar. Bülent Ersoy, Aretha Franklin ve Mariah Carey gibi. Ben de onlar gibi göğüs destekli kıyafetler giyerek müziğimi ön plana çıkartacağım" şeklinde konuştu. Albümün ismi sorulduğunda ise "Müzik hayatım bana özeldir. Lütfen umumi olan özel hayatımla ilgili sorulara geçin" diyerek cevap veren Seki şaşkınlık yarattı. Deniz Seki'nin üstüne kuma geldiği çılgın eş Nazire Şenlendirici geçenlerde boşanma davasında istediği "2 milyon dolar ve eşimin cinsel organları" tazminatıyla gündeme gelmişti.

14 Aralık 2007 Cuma

Shopgirl (2005)


2.Bis Aralık Film Festivali'min açılış filmi olarak izlediğim “Shopgirl” başrollerde Steve Martin, Claire Danes ve Jason Scwartzman'i izlediğimiz bir romantik drama. İlginç yönü komedi filmlerinden tanıdığımız Martin'in kendi yazdığı romandan uyarlanması, hatta yine Martin'in bizzat senaryoyu yazmış olması. Çok fazla lafı dolandırmadan söyleyeyim, gerçekten “temiz” bulduğum film hem izlemesi keyifliydi hem de seyirciyi aptal yerine koymuyordu. Bilindik romansların twist'lerini de dışlayan film, bir sonraki sahnesini tahmin ede ede bitirdiğiniz filmlerden değil anlayacağınız.


Los Angeles'ın kuşbaşı görüntüleriyle açılan film (genelde New York'a yapılıp duran bir muameledir), tezgahtar ve sanatçı ruhlu bir kızın, önce sapşal fakat içten bir adamla tanışmasını sonra da zengin ancak bağlanma sorunları olan daha yaşlı bir adamla bir ilişkiye başlamasını konu alıyor. Karakterler tipik zengin fakat duygusuz, fakir ama gururlu tipler değiller neyse ki. Claire Danes'in karakteri de sürekli başrollerde rastladığımız kadınlara benzemiyor, antideprasanlara bağlı, borç harç içinde ama isyan etmeyen, utangaç bir kadın. Danes'in oyunculuğunu çok geçmeden öveyim, “Stardust”da oldukça kötü oynuyordu ancak bu filmde inanılmaz bir performans göstermiş. Epik filmler pek onun harcı değil galiba. Kendisini meşhur eden “Romeo+Juliet”teki halinden bile daha başarılı buldum ben açıkçası bu filmde. Tepkileri, mimikleri özeldi.


Hem yapımcı hem senarist hem de başrol kadrosunda ismi bulunan Steve Martin ise kendisini fazla görmediğimiz dramatik rolünde oldukça başarılı olmuş. Rol için doğru oluşundan bahsetmeyeceğim bila, hikaye kendi hikayesi çünkü. Genç aşık rolünde Schwartzman ise o kadar gerçekçi bir şekilde “salak” olmuş ki antipati duymamak mümkün değil. Oyunculuğunun başarısına bağlıyorum bunu ama senaryonun da büyük payı var. Tam anlamıyla olması gereken gerizekalı gibi konuşuyordu, Mirabelle ile olan hikayelerinin sonu dünyanın en gerçekçi sonu değildi belki ama karakter yeterince gerçekti.


Yönetmenin sahneleri kamerayı gökyüzüne çevirerek kurgulayışı, filmin başında radyodan sarılma çeşitlerini dinletip sonra yataktaki sarılmalara odaklanışı eski usul ama güzel kullanılmış numaralardı. Kitabı okumadım, ne kadar doğru uyarlandığını bilemem ama yönetmen Anand Tucker'ın bir film olarak eli yüzü düzgün bir iş çıkardığı gerçek. Ancak bir anlatıcının genelde filmlerde daha etkileyici kullanıldığını söylemeliyim.. Ses tonu da pek hoş değildi.


Romantik filmlerdeki klasik yanlış anlaşılmalar ve bunlara yol açan sinir zıplatıcı tesadüfler filmde mevcut değildi. En hoşuma giden kısım da bu oldu. Bir yan öykü olarak kopuk da dursa örneğin, hafifmeşrep kızın yanlış Ray Porter'ı yoldan çıkarmasını izlemek eğlenceliydi. Doğru Ray Porter' yoldan çıkaran kızlar her filmde var çünkü, bu da “Shopgirl”ü kendi çaıpnda orijinal ve izlerken sıradanlığından rahatsız olmadığınız bir film yapıyor. Antidepresanlarla ilgili kısmın da öykünün atmosferi açısından çok başarılı olduğunu söylemeliyim, zira Amerika'da bu ilaçları kullanma yaşı 6'ya kadar düştü ve bunlarla olmanın ya da bunlarsız kalmanın getirdiği ruh hali mütevazı bir şekilde gösterilmiş.


Sonuç olarak Danes'in oyunuyla, klişelere bulaşmadan ilerleyen öyküsü fakat birazcık klişelerden nasibini alan finaliyle, ince ve arada kafasını uzatan mizah anlayışıyla, salya sümük olmadan romantik film izlemek isterseniz doğru seçim olacak bir film “Shopgirl”.Türün gidişatını değiştirecek kadar büyük ve etkileyici olmayabilir, ertesi gün unutabilirsiniz de ama en azından izlerken size bin kere gösterilmiş şeyleri tekrarlamadığını hatırlayıp keyifli bir 100 dakika geçirebilirsiniz.

Not: 3 / 5

2. Bis Aralık Film Festivali - 14-23 Aralık 2007



2006'da başlattığım ve günümüze kadar varlığını sürdüren (hehehe), Mayıs ve Aralık aylarında düzenlenen iki festivalimin ikincisi “Bis Aralık Film Festivali” bugün başladı. Yılın son festivali olma özelliğini kurulduğu günden bu yana sürdüren (hehehehe) “Bis”in amacı yeni yıla girmeden önce kendimi bir film bombardımanına tutmak ve yeni yılın da bu şekilde geçmesini ummak. Mayıs'ta düzenlenen “Fatih Melek Film Festivali”ne oranla daha mütevazi yapımlara yönelen “Bis” biten yılın kaçırılmış filmlerini de yakalamaya çalışıyor. 14 Aralık itibariyle “Shopgirl” adlı filmle başlayan festival önümüzdeki Pazar, yani 23 Aralık'a kadar devam edecek

Blogum açıldığından beri düzenlediğim ilk festival olduğu için izlediğim filmler hakkında daha organize yazılar yazma şansına sahip olacağım, mutluyum bu yüzden. Eğer izlediğim filmler veya önceden haberdar etmeye çalışacağım izlenecek filmler arasında izlediğiniz veya ilginizi çekenler varsa lütfen yorumlarınızı belirtin, festival sonundaki değerlendirmeye de fikir çeşitliliği katmış olalım. Ülkemizde gösterime girmeyen, 2005 tarihli, romantik “Shopgirl”le başlangıcını yaptım. Peşinden 2006 tarihli “Macbeth” ve “What The Bleep: Down The Rabbit Hole” gelme ihtimali yüksek.. Festival sonuna kadar festivalle ilgili yazıları peşpeşe okuyabilmek için de tasarımı değiştireceğim. Umarım ilginizi çeker.

Emre Altuğ - Kişiye Özel



Türk Pop Müziği'nin en “harcanmış” yeteneklerinden Emre Altuğ son albümünü geçtiğimiz yaz çıkarttı. Çağla Şikel'le ezelden beri gizledikleri ilişkilerini açıklamak için tam bu albümün çıkış zamanını bulması zaten şüphelerimi arttırmıştı ama dinledikten sonra tam olarak ikna oldum: maalesef albümde hiç iş yok. Sinema filmlerinde idare eder performanslar gösterip perdeye yakışsa da, korkunç TV dizileri, berbat repertuar seçimi ve iğrenç kıyafetleriyle kendi kendini bitirdiği için kimseyi de suçalayamaz maalesef. “Gidecek Yerim Mi Var?”dan bu yana güzel şarkı ve klip yapmamak konusunda ısrarcı davranan şarkıcıyı da bugünkü boyumun yarısı kadar olduğum zamanlardaki şarkılarıyla hatırlayamayacağım maalesef.


İlk albümüyle piyasada saygın bir yer edinen Emre Altuğ, yakışıklı tipine rağmen (hehehe) söylediği kaliteli şarkılarla, Erkin Koray cover'larıyla ilgimizi ve takdirimizi kazanmıştı. Böylelikle bağladığı “Gökhan Özen'i beğenmek için fazla kaliteli olan kızlar”ın yanında bir de TV'de “Tatlı Hayat” dizisinde oynayınca kitlesi iyice büyüdü. İkinci albümünün çıkış şarkısı bu yüzden önemliydi. Sadece iyi bir şarkı olmakla kalmayıp, beklentileri yükselten bu çocuğu bir hayalkırıklığı olmaktan rahatlıkla kurtarıyordu. Selma Ergeç'in oynadığı şahanevkalade klibiyle de akıllara kazındı şarkı, Kibariye bile yorumladı sonra.


Peki sonra ne oldu? Bu gelecek vaadeden yıldız adayının neden “Lise Defteri” adlı abuk dizide gerçek hayattaki yaşından 10 yaş küçük ve hatta tekerlekli sandalyedeki birini oynadığını kimse anlayamadı. Ece Erken'le karşılıklı oyunculuk katliamına giriştiler. Peşine korkunç şarkı “Bu Kadar Mı?” geldi. Bu zaman dahilinde bi tane sivrizeka Emre'yi ne kadar “seksi” derse veya sevişmekten bahsederse o kadar seksi olacağına ikna etti. Her şarkıya bi “seksi” lafı düştü mutlaka, iticileşti. Sonradan gelsin “Gülpare” adlı 4-5 bölümden fazla sürmeyeceğini sokaktaki adamın bile bileceği diziler, gitsin birbirinden kötü klipler. Erol Günaydın'ın oynadığı “Aşk-ı Kıyamet” klibinin etrafında kopan fırtınayı da hiç anlamadım. Adam her zamanki gibi süper oynuyordu ama öykü bildiğin ajitasyondu, finalinde de Günaydın yatakta ağlıyor mı, yoksa yatağı trambolin olarak mı kullanıyor anlaşılmıyordu. Şimdi bu korkunç albümle beraber yine reyting faciası, “El Gibi” diye bir dizi yaptı, yayından kalkması yakındır (belki olmuştur bile). Yapsalar dünya güzeli çocukları olacak ilişkisiyle prim topluyor bu aralar.


Gelelim albüme. Akla ziyan çıkış şarkısı “Kapış Kapış” yine geleneği bozmayıp korkunç bir kliple karşımıza çıktı. Emre seksi olma triplerini bırakmamış, br de gitar çalar gibi yapma triplerine girişmişti.. Şarkı da gitar duyulmuyordu, ama olsun. İğrenç sözlere sahip olan şarkının akılda kalıcı bir melodisi vardı ama Emre yine “sevişelim, sevişelim..” diyip durdukça sinirlerimi zıplatıyordu. Peşine (sonunda) iyi bir şarkı geldi. Sözü, müziği de Emre Altuğ'a ait olan “Ortam İnsanı”, “Gidecek Yerim Mi Var?”dan beri şarkıcının en iyi şarkısı ve klibidir rahatlıkla.” Aşk mevzularından azıcık da olsa uzaklaştığı için de ayrılıyor diğer şarkılarından. Bu şarkıdan sonra başka klip henüz gelmedi ama Emre'nin öngörülü davranıp albümdeki diğer iki iyi şarkıdan (“Neyleyim”, “Seni Kaybettim”) birini seçeceğinden emin değilim. “Neyleyim” çok orijinal bir slow olmayabilir ama divan şiirini ciddi ciddi anımsatan sözleri ve duygusal melodisi şarkıyı sevmeye yetiyor. “Seni Kaybettim”de biraz 90'lar Türk Pop'u tınlıyor, yine sözleri hoş, bu yüzden albümün geri kalanını dolduran uyduruk şarkılardan başka bir yerde.


Albüm yayınlanmadan önce dünya müziğinin elektronikleştiğinden bahseden ve Justin Timberlake'in tarzından etkilendiğini (gıcık olmak için bir sebep daha) söyleyen şarkıcının düzenlemelerde bunu göstermeye çalıştığı anlaşılıyor ama elektronik pop namına hiçbir şey beceremiyor albüm. Bilindik birkaç elektronik tınıdan öteye geçmiyor ki bunlara artık hemen her pop albümünde rastlamak mümkün. Bu duruma bir istisna olarak “Ortam İnsanı” verilebilir belki.. Altuğ'un söz yazarlığını ve besteciliğini işin içine katmaya çalıştığı albümü beğenecek olan zaten lay lay lom melodiler için beğenecek, bunu söyleyebilirim. Sözlere gelince oldukça klişe dizelerden ibaretler, ayrıca melodiye de oturmuyorlar çoğu zaman, o da dinlerken büyük bir rahatsızlık veriyor. Zaten bahsettikleri şey hep aynı. Albümün adına da bakınca düşünmeden edemiyorum; kişisel albüm yaptım deyip aşktan başka hiçbir şeyden bahsetmeyen şarkıcıların hayatlarına acımak gerekiyor mu acaba?


Not: 1.5 / 5