19 Kasım 2007 Pazartesi

Les Amants Criminels (1999)

Günümüzde ağırbaşlı takılıp “2000'lerde Almodovar” numarası çekse de, Fransızların yaramaz ve öyle kalmasını istediğimiz çocuğu François Ozon'un 1999 tarihli dehşet verici bir filmi “Katil Aşıklar”. İsminin gizlemediği öyküsü iki katil aşık etrafında dönerken, kullandığı diyalogdan daha fazla metafor kullanması asıl ilgi çekici kılıyor filmi.

Luc ('Lük' diye telafuz edilmiyor olsaydı film verdiğinin ancak yarısı kadar dehşet verebilirdi.) okulda alay konusu olmuş, sessiz sedasız çocuklardan biri. Alice ise filmin başından beri sorunlu resmedilen bir kızımız; açılıştaki gözleri bağlı oynaşma sahnesinde de, sınıfta avını izlerken de, sonra azmettirdiği cinayet sahnesinde de, aniden ölen tavşanların arkasından zırıl zırıl ağlamasıyla da.. Sınıftaki, çok da sevilesi bir karakteri olmayan Said'e kafayı takıp, çocuğu öldürmek için Luc'ü kendine suç ortağı ediyor. Daha filmin başlarında yer alan oldukça bu vurucu cinayet sahnesinin peşine elbette firar ediyorlar, cesedi gömmeye çalışırlarken de yeterince gizli kalamıyorlar maalesef. Sonra da ormanda kaybolunca (masalsı bir gerilim hikayesine daha uygun bir ortam yaratılamazdı zaten) tıpış tıpış içine girdikleri bir evde, ne yaptıklarını bilen ayımsı bir yabancı tarafından esir alınıyorlar ve cezalarını çekmeye başlıyorlar.

Film henüz bariz ve hatta bizzat belirttiği bir şekilde “Hansel ve Gratel” moduna girmeden önce de gerçeküstü, hatta mitolojik dokundurmalar yapıyor. Örneğin ormanda kaybolduktan sonra bir sandal bulmaları ve nehirden geçerken uyuyakalmaları (arada ne olduğunu kendileri de bilmiyor seyirci de) zihinde ilk ışığı yakabilir; Yunan mitolojisinde yaşadığımız diyardan ölüler diyarına geçiren sandalcı akla gelirse.. Bu nehri geçtikten sonra cezalandırıldıkları eve gelmeleri de bir nevi cehennem tasviri olarak görülebilir. Daha sonra katilleri esir alan yabancının çocuğu şişmanlatmaya çalışması (yemek için değil, cinsel amaçlı kullanacak olsa da) Hansel ve Gratel'i getiriyor akla.. Luc'ün kabullenemediği cinsel tercihi yüzünden Alice'le bir türlü giremedikleri cinsel ilişkinin evden kaçtıktan sonra bir şelalenin yamacında, doğanın içinde, hayvanların gezişip ötüştüğü bir ortamda gerçekleşmesi de gerçek olamayacak kadar “tablosal”.. Bu nehirden sonrası kısmını topyekün bir semboller toplaması olarak görmek mümkün sonuç olarak..

Hikayenin ise akla ilk getirdiği şey bariz bir kadın düşmanlığı ama yönetmenin buna katılmayışı bizim de böyle okumamızı engelliyor. Alice kesinlike sorunlu bir karakter, hem Luc'a, hem Said'e hem de kendilerini esir alan yabancıya karşı hastalıklı diyebileceğimiz ilgiler duyuyor ancak iş cinsel fanteziye dönüşünce, bunu kadını yermek için değil, sadece onu tahrik eden bir şey olarak görmemizi istemiş olabilir. Filmde gayet baskın olan eşcinselliğe de zamanında çok yanlış ve ayrımcı açılardan bakılmış olması yönetmende çok daha uç bir cinsel eğilime sahip kızı yargılamadan gösterme isteğini doğurmuş olabilir. Tabi üstünde bu kadar düşünmezseniz cani bir kaltak deyip geçebilirsiniz de.. Doğanın göbeğinde geçen pastoral sevişme sahnesinden sonra gelen epik ve vahşi final ise filmin ciddiyetini körüklemek için yapılmış gibi geldi bana. Luc'ün kendilerini kaçıran yabancı ile aralarında oluşan bağı da vurguluyor ama bunu çok daha önceden de farketmek mümkün, hatta farketmemek mümkün değil..

Filmin suç ve ceza üzerine söyledikleri ciddiye alınası şeyler, söylediği simgesel dil de oldukça ilgi çekici. Neden bilmem ama izledikten sonra “iki film birden” yapasanız gelirse peşine Cronenberg'ün “Crash”ini izlemek de hoş olur gibi geliyor, ben diplerde bir benzerlik sezebiliyorum. Yok farklı fikirdeyseniz de en azından iki tane kaliteli, farklı ve yoğun filmi izlemiş olursunuz, fena mı?



Not: 3.5/5

Hiç yorum yok: