29 Kasım 2007 Perşembe

Nina's Heavenly Delights (2006)


Bonus Card'ın sponsor olduğu 5. Uluslararası Komedi Filmleri Festivali 23-29 Kasım 2007 tarihlerinde düzenlendi. Bu festivalden maalesef görebildiğim tek film olan “Nina's Heavenly Delights” beni tatmin etmenin yanından bile geçemese de festivale ilk defa katılmış olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Umarım önümüzdeki senelerde !f gibi, filmekimi gibi beni kendine bağlayan festivallerden biri olur.

Film İskoçya'da yaşayan Hintliler etrafında dönüyor, My Big Fat Greek Wedding'den gelen egzotik dalganın etkileri halen devam ediyor gibi, zira bu filmin de diğer, kökenler üzerine yapılmış romantik komedilerden pek bir farkı yok. Tek farkı içindeki lezbiyenlik unsuru olabilirdi belki, ama onun da güzel işlenmeyince ne faydası var. Baş karakterimiz Nina'nın çocukluğuyla giriş yapıyoruz filme, çok sevdiği babası Hint yemeklerinin sırlarını anlatırken, işin içine kalbini koymasını öğütlüyor (Uygar Şirin, birilerinin de yemek yapmayı sevgiyle, kalple, aşkla ilişkilendirmeyen bir film yapmasını isterken haklıydı demek ki). Sonra baba ölüyor, restoranın ailenin elinde kalması tehlikeye giriyor, kız babanın bir yemek yarışmasını kazanma hayallerini keşfediyor derken olabilecek her türlü klişe karakter üzerinden, olabilecek her türlü romantik komedi gelişmesini izliyoruz. Soğuk ve kalbiyle değil aklıyla düşünen bir anne, küçükken tanıdığım bir teyzeye şiddetle benzeyen “gay en iyi erkek arkadaş”, kızın zamanında düğünde terkettiği rakip restoranın aşçısı, şişko ve gürültülü teyzeler gibi. Film boyunca olup biten tek bir şey bile sizi şaşırtmıyor, eğer benim gibi konusuna göz atmadan girdiyseniz, lezbiyenlik hariç. İlginç bir sürpriz gibi giriyor öyküye ve yine ilginç bir şekilde erkeksi kız ve daha feminen kız ayrımı yapılmamış ama hikaye aktıkça herhangi bir ilişkiden daha tahmin edilebilir oluyor gidişat.

Eski müzikli danslı Hint filmlerinin çekilmezliği yok filmde, zira artık o filmlerden ya üretilmiyor ya da buralara kadar ulaşmıyor. Yine de Hint sinemasının daha doğrudürüst işler yaptığını gördük. O da orijinalliğe çok yaklaşmasa da 2001 tarihli Muson Düğünü bu filmden aradığınız şeyleri daha iyi verir örneğin. Tabi aradığınız şey baştan aşağıya 5 dakikada yazabileceğiniz bir film değilse.

Filmin bana gösterdiği şey, yozlaşmış veya yozlaşmakta olan kültürlerin, özellikle de sinema perdesinde ne kadar acınası durduğuydu. Ülkelerinden uzakta yaşayan bu karakterler nefis mutfaklarını ve kendine has cenaze törenlerini koruyorlardı evet ancak filmin yazarı bu karakterlere herhangi bir Amerikan 'sit-kom'undan kes yapıştır diyaloglar sunmaktan çekinmiyordu. Hele de Hint aksanlı İngilizce ve İskoç aksanı birbirine karışınca ortaya çıkan ucubemsi dil ülkemizde kültürümüzü korumak için yapılan çalışmalara ne kadar saygı duyulması ve bunların desteklenmesinin gerekliliğini tekrar ortaya çıkarıyor. Benzer bir sıkıntı 2003 tarihli Mambo Italiano'da da vardı, onda da Kanada yerleşimli İtalyanlar, diyaloglarını Amerikan terimleriyle doldurup filmin etnikliğini mahvediyorlardı. Eğer popüler sinemamız bir gün dünya çapında ilgi görmeye başlarsa bu tuzaklara düşmeyeceğimizi umuyorum.

Sonuç olarak pek bir şey ifade etmeyen, kurgusunun eli yüzü düzgünlüğü hariç övülecek bir tarafı da olmayan “Nina's Heavenly Delights”, bu festivalde izlediğim tek film olarak dünya çapındaki tek özgün ünvanına kavuştu. Yönetmen Paratibha Parmar'ı bu başarısından dolayı tebrik ediyorum.


Not: 1.5/5


"Melisa Sözen ve Nehir Erdoğan, "Okul"dan sonra tekrar bir arada."


28 Kasım 2007 Çarşamba

Türkiye Box Office 23.11.2007 - 25.11.2007


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Beyaz Melek

2

187.667

459.601

2

Garfield Geri Dönüyor

2

55.026

144.703

3

Musallat

2

51.016

142.949

4

Elizabeth

1

31.582

31.884

5

Michael Clayton

1

26.369

26.369

6

Testere 4

5

18.592

494.282

7

30 Gün Gece

2

16.404

49.629

8

The Heartbreak Kid

3

13.273

94.386

9

Yaşamın Kıyısında

5

10.379

257.575

10

Arslanı Kuzulara

3

5.308

49.623















Haftanın gişe listesi bu şekilde. Bu hafta gösterime giren 6 filmden (Angel, Keman, Saklı Yüzler, Elizabeth: Altın Çağ, Michael Clayton, Suna) sadece ikisi kendine ilk 10da yer bulabilmiş. Geçen hafta gösterime girenlerin tümü listedeydi. Aynı zamanda geçen haftanın ilk üçü sabit kalmışlar bu hafta. Beyaz Melek izleyiciler arasında dilden dile övgüyle dolaşıyor olmalı ki geçen haftasonundan daha iyi bir hasılat yapmış ikinci haftasında. Musallat seyirci sayısının korurken, Garfield’da biraz gerileme var.

4 ve 5. sıralarda haftanın yeni filmleri bulunuyor. Türk filmlerinin baskınlığında Elizabeth de Michael Clayton da şahane bir açılış yapamamışlar. Suna’nın ilk 10’a giremeyişi de benim için şaşırtıcı olmadı. Arslanı Kuzulara’nın dünya çapında yarattığı hayalkırıklığı ülkemize de yansımış. 50.000 barajını henüz aşmak üzere. Testere 4’ün dağıtımcısını memnun ettiği ortada, geçen haftaki yerini koruması 5 haftadır gösterimde olan bir film için etkileyici. Benzer bir başarıyı da yine 5 haftalık Yaşamın Kıyısında göstermiş, tek bir sıra gerileyerek bu hafta 9 numarada.

27 Kasım 2007 Salı

Knocked Up (2007)



Medyanın ve ticari eleştirmenlerin inanılmaz gaz verdiği filmere biraz dikkatli yaklaşmak lazım. Eğer o çılgın övgülere inanarak giderseniz hayalkırıklığıyla dönmeniz olasıdır. Haklı çıktıları zamanlar da vardır ama diğer durum kadar sık olmaz. “Knocked Up” da gelmiş geçmiş en iyi komedi gibi pazarlanan bir filmdi. Bunda hangi lobinin etkisi vardır bilmem ama gerçek olan bir şey var ki o da (elbette) denildiği kadar komik olmadığı. “Gülmekten patlayacaksınız!” yazıyor afişte; gülmekten patlatan film Jim Carrey'in “Ace Ventura 2”sidir, Hababam Sınıfı'nı ilk izleyişinizdir. Nitelik kıyaslaması yapmıyorum, Knocked Up, Ace Venture 2'den elbette daha iyi bir film ama yeterince güldürüp eğlendirirken, neden “O kadar güleceksiniz ki kusacaksınız!” gibi “eleştirmen” alıntılarına ihtiyaç duyuyorlar anlamadım. Bir hayal kırıklığı yaşatıyor seyirciye bu.

Geçen yaz civarı gördüğüm filmi ikinci kez izledim önceki gün. O çok şişirilmiş imajını doldurabilmesi için ikinci bir şans gibi. Ve şaşırtıcıdır ki ilk seferden çok daha fazla güldüm. Esprileri ilk seferde de anlamıştım elbette, salak değilim ama ilk izleyişten önceki beklentiler, izleyiş sonrası “güzeldi de o kadar değil” tarzı bir hayalkırıklığına bırakmıştı yerini.Bu sefer o “idare eder” beklentisiyle izlemeye başlayınca çok daha olumlu bir tepki aldı benden.

Her neyse bu ibret verici öyküden sonra filmden bahsetmeye başlayayım. Film çok şahane güzel bir kızın (Katherine Heigl) bir geceliğine şapşal bir herifle yatmasını sonra hamile kalmasını falan anlatıyor. Komedi için uygundan da öte bir hikaye olsa da işlenmemiş bir şey değil tabii. Ancak “40 Yıllık Bekar”ın ekibi iyi beceriyor bu işi, filmin ortalarına doğru esprilerin dozu düşse de, ilgi çekicilği düşmüyor.

Friends'den tanıyıp çok sevdiğim bir komedi oyuncusu olan Paul Rudd'ın ilk itici rolünde oldukça silik kalması canımı sıkan bir durumdu. Bunun yanında “How I Met Your Mother”dan tanıyıp çok sevdiğim bir komedi oyuncusu olan Jason Segel'in dizideki hallerinden tamamen apayrı, tamamen farklı bir performans sergilemesi takdir edilesiydi. Dizideki şaşkın karakterden sonra filmdeki çapkın, işbilir tavrı o kadar garip geldi ki alışmak için zaman gerekti bile diyebilirim. Kıymeti bilinsin daha fazla projede görünsün de gerisi önemli değil.

Grey's Anatomy'den tanıdığımız taze Emmy ödüllü Katherine Heigl da kendi kadar olmasa da güzel bir oyunculuk sergiliyor. Filmin en değer verilesi kısmı da burda yatıyor sanırım. Televizyondan gelme bir sürü yüzü, ordaki karakterlerinden sıyırıp yeni rollerle karşımıza çıkarabilmesi. TV'nin bu konudaki laneti meşhurdur, 4-5 sene aynı rolde görününce izleyicinin de sizi onla hatırlaması kaçınılmaz olur. Böyle bir sorun yoktu filmde.

Filmin planlanmamış gebeliğe rağmen kürtajdan minimum bahsetmesi, başkarakterdeki dağınık herifin babalık konusunda bu denli sıcak olabilmesi kısmen ütopik sayılabilir. Ben bir romantik komedi için çok doğru bir tavır tutturduklarını savunuyorum. Yani tonla “rom-kom”da bir sürü ütopik aşk hikayesi izledik, bir tanesinin de aşk yerine bu konularda (aşırı) iyimser olması kabul edilebilir, muhafazakar da sayılmaz (Zaten filmin muhafazakar olmadığını görmemek için kör olmak lazım). İyi bir komedi olması, hayatın anlamını çözmesini gerektirmez; ayrıca bebek konusundaki bu iyimserliği “keşke gerçek hayatta da olsa diyeceğim” bir şey benim.. Geceleyin hamile karısının yanında yatan telaşlı kocanın, bir böcek tarafından yendigi hayal sekanslarından da çok daha eğlendirici (evet var böyle sekanslar, hani baba adayı bilmemne tür böceğin doğunca babasını yediğini falan öğrenir, olaylar gelişir).Yine takdir ettik filmi.

Peki neyini takdir etmedik?. Azgın promosyonunu, kadınlara zaman zaman saldırgan ve küçük düşürücü davranışını ve Paul Rudd'ı kullanışını..Filmin içten içe “erkekler için romantik komedi” olması gibi bir durum var. İlla promosyon diye deliriyorlarsa bunu kullansalardı, böylece midemiz çıkana kadar gülmeyi değil kadınlara az buçuk önyargılı bir bakış açısı beklerdik, beklediğimizi bulurduk, dürüstlüğünü takdir ederdik, suçlu suçlu gülerdik falan. Her neyse olan olmuş, siz afişte yazanlara değil benim yazdıklarımı göz önünde bulundurarak izleyin. Eğlenmeniz garantidir.

Not: 3/5

25 Kasım 2007 Pazar

Baise Moi (2000)


Rahatsız ediciliğiyle devleşen filmler vardır. Gerçekten bunaltıcı, iç karartıcı olan bazı filmler, hayatın gerçekliğiyle ilgili inanılmaz saptamalarda bulunurlar. Bazen dünyanın ne kadar pis, vahşi ve bilinçsiz olduğu üzerine çok doğru tasvirler yaparlar. Bu türün belli bir takip edeni de vardır. İnsanoğlunun ruhunun en karanlık köşelerini bu filmlerle keşfetmenin çekici olmadığını ben de iddia edemem. Senesinin olay filmi “Dönüş Yok” bunlardandır mesela. Sadece insan doğası ile ilgili değil, zamanın geri getirilmezliğiyle ilgili de çok ilgi çekici laflar eder. “Requiem For A Dream” de bu türdendir. Alt metninden nefret de etsem hikayesini anlatış tarzı saygı duyulasıdır. Bu bilinenler haricinde bu türden sayılan tonlarca film var ve bunların arasında tarih yazan başyapıtlar da olmuş (Eraserhead gibi). “Baise Moi” de her şeyiyle bu başlıkların arasına dahil edilmesi gereken bir film.. Aynı derecede saygı duyulası mı o tartışılır..
Virginie Despentes’in çektiği kısmen pornografik, kısmen “Thelma ve Louise” varyasyonu olan film olması gerektiği gibi çiğ, pis ve gerçekçi. Porno yıldızlarından umulmadık derecede iyi bir oyun çıkarmış yönetmen (zaten profesyonel oldukları malum sahnelerin haricinden bahsediyorum elbette). Tabi filmin içinde gerçek sevişme (sevişme?) sahnesi var diye filmin bütün kalanı gerçek olmak zorunda değil. Zaten etkisini arttırmak için aynı sahneyi ağır çekimde 3 ayrı plandan vermek bile yeterince yabancılaştırıcı. Üstelik pişman olan bir tarafları, kendilerini sorgulayan bir tarafları olmadığı sürece bu öyküleri izlemek gerçekten ilginç mi? Daha güzel bir dünya adına sormuyorum bunu ama bu kadar ruhsuzlaşmak için en iyi arkadaşının öldürülmesinden veya tecavüze uğramaktan daha fazlası gerekmez mi? 70 küsür dakikalık filmin 1 dakikasını aşmayan bir sürede karakterlerden birinin “Ne kadar boş işler yapıyoruz!” demesi filmi nihilist kılmaya yeter mi? Bence tümünün cevabı hayır. Eğer mesele en gerçek şekilde yansıtmaksa (ki sinemada bunun mümkün olmadığını biliyoruz, tek bir planın hangi açıdan çekildiği bile o plana bir taraflılık katıyor) o zaman “olabildiğince” gerçek tutup hikayenin gerisini de bomboş bırakmamak gerekiyor. Yani Allah aşkına hangi filmde uçuk iki karakterin iç çamaşırlarıyla odalarında gürültülü bir müzikle kendinden geçmişçe dans etmesi ilginç olabilir artık? Filmin en manasız sahnelerinden biriydi bu. Romantik komedilerde yağmurun altında öpüşme sahnesi varsa, aksiyonlarda kalp masajından sonra göğsüne inen bir yumrukla uyanmak varsa "tutunamayanlar" filmlerinde de bu odada dans etme sahnesi oluyor niyeyse ki.. Üstelik “Duvara Karşı”daki gibi “Punk Is Not Dead!” diye de bağırmıyor kimse.. Bunların yanında şaşkınlık yaratmayan bir sürü katliam sahnesi vs. var.. Uygun gözle bakarsanız bir de birbirlerinden hoşlaşma durumları var ki daha klişe bir durum olamayacağı için (erkekler iğrenç ya..) öyle bakmamayı tercih ediyorum. Feministlikten (anlamasa da) dem vuran bir filmin, cinsel sahnelerinin bu kadar erkek zihnine yönelik çekilmesi de ilginç. Hakikaten mesele ölçüsüz bir şekilde (ki ölçüsüzlük bazen tam da uygun ölçüdür) erkek egemen toplumu eleştirmekse muhtemelen kadın özgürlüğünü savunmak için çektiğin sahneleri erkek egemen toplumun kurallarını bozarak çekebilirsin. Açıkçası bu denli üne kavuşmuş bir filmin bu konuda “Sex and the City” dizisinin gerisinde kalması üzücü. Mesele kadınların da erkeklere kullan-at mantığıyla bakabilmesiyse o dizide çok daha doğru ve samimi tespitler mevcut.
Filmi daha fazla yermeyeyim çünkü meraklısına gerçekten vaat ettiği her şeyi ama her şeyi veren bir film. Biraz suçlu zevk olayına dalmak isterseniz izlerken eğlenebileceğiniz bir yapıt hatta (hadi yapmayın, herkes first-person-shooter oynar). Çıplaklık, gerçek cinsellik, intikam, kan, vahşet, kızgın kadınlar, kafanın her daim iyi olması bazen bir filmden bekleyeceğiniz şey olabilir. Bu konuda haklı bir şöhreti olan filmi izlememekle belki ona haksızlık edebilirsiniz. Ancak izleyip de övgüye boğmak bence bir sürü diğer filme haksızlık.

Not: 2.5/5

24 Kasım 2007 Cumartesi

Finding Neverland (2004)


“Johnny Depp Faktörü” diye bir şey var. Siz henüz duymadınız, çünkü “Finding Neverland”i izlerken uydurdum ama artık var. Bu oldukça yetenekli, sinema için elverişli fakat popülerliğine yine de anlam veremediğim aktörün, oynadığı filmlerde fiziksel olarak ne kadar deforme edildiğiyle ilgili. Hemen aklınıza geleceği gibi, “Edward Scissorhands”, “Charlie and the Chocolate Factory” ve “Karayip Korsanları” Johnny Depp Faktörü yüksek filmlerken, “Secret Window”, “From Hell”, “Chocolate” ve “Sleepy Hollow” ise Johnny Depp faktörü düşük filmler kategorisine giriyor. Adamcağızın her filmde ele gelir bir oyun sergilediğini söylemek yalan olmaz ama bu yüksek faktörlü filmlerde daha fazla ilgi çekiyor olması, yeteneğinden biraz şüphe duydurtmuyor mu? Her sene Akademi Ödülleri'nde makyajla çirkinleştirilen, aslında bir içim su olan bayanların ödüllendirilmesinden şikayet edilirken, Johnny Depp'in fiziksel olarak tuhaflaştığı her filmle övgülere boğuması biraz çelişkili değil mi? En azından bir süre sonra kendisi depresyona girmez mi, “Ben çirkinleşmeyince neden beğenilmiyorum?!” diye.. Bunca başarının ortasında girmez tabi ama yine de bu kadar düşüncesiz olmamamız lazım.

Düşük faktörlü bir Johnny Depp filmi olan Finding Neverland çok da yüksek faktörlü ürünlere ihtiyaç duymadığımız Şubat ayında uğramıştı ülkemize 2004 yılında. Daha yeni izlemiş biri olarak söyleyebilirim ki ne çok şahane, ne de kötü bir film. Zamanında Oscar yarışında at koşturmuş, en iyi film ve erkek oyuncu ödüllerini kaçırmıştı (Johnny Depp yeterince makyajlı olmadığından olabilir). Alması da zaten haksızlık olurdu sanırım. Oldukça güzel bir öyküsü,ve sanat yönetimi var (bu iki dalda da adaydı), ayrıca da Kate Winslet'i var, dolayısıyla yeterince ilgi çekici bir film zaten. 1900'lerin başında geçen hikaye, Peter Pan'e ilham veren olaylar zincirini ve karakterleri bizlere anlatıyor. Shakespeare In Love tarzı bir fikir var yani temelde. İşlenişi de oldukça tatmin edici, ancak olması gerektiği kadar orijinal mi derseniz, o konuda biraz şüphe edebilirim. Tim Burton'dan şiddetli bir etkilenme olduğunu görmemek mümkün mü örneğin.. Hele de başrolde Burton'ın fetişşşşş oyuncusu Johnny Depp varken, filmin yönetmeni Marc Forster'ın imzası iyice silikleşiyor. Çıkış yaptığı filmi Monster's Ball'dan sonraki ilk filmi olması da bu durumu daha riskli kılıyor, zira henüz kendini kabul ettirme aşamasındaki bir yönetmen. Bu filmin peşine kimseyi pek etkileyemeyen “Stay”i, onun peşine de milleti etkilese de beni hiç [ama hiç(ama hiç!)] etkilemeyen “Stranger Than Fiction”ı çekti, demek ki ortada çok da umutlanacak bir durum yokmuş.

Filmin bence en büyük eksisi, öyküye dahil edip de işleyemediği ölümcül hastalık hikayesi. Hani filmin etkileyeciliğine hiçbir şey katmadan sadece izleyiciye üzüntü veren bir yan öykü. Filmin sonlarına doğru gelen Peter Pan'in bir evin salonunda sergilenişi sahnesinin şaşırtıcı derecede hissiyatlı olduğu doğru ama peşine gelen final sahneleri epeyce soğuk çekilmiş (Benim Johnny Depp'i suçlayasım geliyor ya neyse. Sanki hayalgücü o denli geniş biri için yeterince duygusal değildi.). Duygu sömürüsüne kaçmaması elbette güzel ama oralara gitmeden önce uğrayabileceği bir sürü duygusallık kademeleri vardı.

Kate Winslet çok da zorlayıcı olmayan rolünde her zaman olduğu gibi çok çekici, çok izlenesi. Hiç şüphe etmeden benim için yeni neslin en heyecan verici aktristi olduğunu söyleyebilirim. James Cameron'un büyüklüğünü anmak için bir fırsat doğmuşken kaçırmayalım, Titanic'le yıldızlaştırmak için daha iyi bir isim seçemezdi.

Sevmediğim yanlardan ve Johnny Depp'ten uzun uzun bahsederek övgüyü hakeden kısımları da atlamayalım. Çok gerçekçi set dizaynları, şahane kostümler, inanılmaz derecede başarılı çocuk oyuncular (ki Peter Pan'e ismini veren Peter'ı “Charlie ve Çikolata Fabrikası” filmindeki Charlie canlandırıyor) içeren, hayal etmeyi ve hayal gücünü yücelten, parlamayan ama aynı zamanda sağı solu sarkmayan bir film bu. Bir yandan da görkemli ama taşımasını biliyor. Peter Pan gibi bir öykünün yaratılışı elbette daha sihirli olabilirdi (bu mudur yani koskoca Neverland?) ama elimizdeki de yeterince iyi bir film.

Son sözüm Johnny Depp fanlarına. Adamı sevecekseniz her haliyle sevin.. Sadece elleri yerine makasları varken, küt saçlı ve cinsiyetsiz gibi görünürken ya da iğrenç dişli ve pis kokulu halleriyle değil, yakışıklı bir romantikken, gizemli ve çekici bir dedektifken de sevin. Biliyorsunuz önemli olan dıştaki çirkinlik değil, içteki yetenektir..


Not: 3/5

23 Kasım 2007 Cuma

Türkiye Top 5

1) ...DAN SONRA - SILA FEAT. KENAN DOĞULU

2) MELEK YÜZLÜM - MUSTAFA SANDAL

3) ACIYI ÇEKEN ANLAR - ÖZGÜN

4) SÜKUT-U HAYAL - NEV

5) BU SABAH GÜNEŞ DOĞMUYOR - FUNDA ARAR


Tazecik Top 5 listesinde Sıla geçen haftaki birinciliğini koruyor. İlginç bir çalışmaydı takdir ediliyor demek ki.

Mustafa Sandal Sokrates'ı kıskandıran şarkı sözleriyle ikinci sırayı kapmış. Bu şarkının kime yazıldığı gümbürtüsü beni gülmekten öldürüyor. Biri bana böyle bişi yazsa çok pis hayal kırıklığına uğrardım heralde, resmen çocuk şarkısı gibi.

Özgün ve Nev'in etkileyicilikten uzak şarkıları birer sıra gerileyip kalmışlar. Özgün'ün her yerde karşıma çıkan diğer şarkısı "Kıvırır" ise tüylerimi diken diken etmeye devam ediyor. Nostaljik "Giz 4 Dakika" pastalarından bile daha çabuk yapılmış bu şarkı, şarkı sözlerinin ne kadar basitleşebileceğine örnek.

Güvenilirliğini yıllar önce kaybeden Funda Arar ise 5. sırada. Şarkıyı dinlemedim, klibi izlemedim, o yüzden yorumu sonraya kalsın.

Musallat (2007)


Çok parlak sayılmayacak bir geçmişi olan Türk korku sineması yavaş yavaş kendini rezil etmeyen filmler üretmeye başladı. 2006’nın “Küçük Kıyamet”inin başarısından sonra onun kadar iyi olmasa da bu sezon da “Musallat” çıktı karşımıza. Fikir olarak “Büyü”den, “Araf”tan pek bir farkı yokmuş gibi görünse de (fragmanı da aynı şekilde görünse de) varmış meğersem. İsmine “Dikkat Şahan Çıkabilir!”in bitiş jeneriğinden aşina olduğumuz Alper Mestçi’nin ilk yönetmenliği, başrol oyuncuları Burak Özçivit ve Biğkem Karavus’un ilk sinema filmleri olan Musallat belli ki samimi bir çabanın ürünü. Rahatsız edecek kadar özenti değil, bir yere kadar tahmin edilebilse de sonrası şaşırtan bir öyküsü var, atmosferiyle etiklemeyi (özellikle ikinci yarıda) başarıyor falan filan.

Tüm bu övgülere girmeden önce aksaklıklardan başlayalım. Filmi iki kısma ayırabiliriz, şehirde ve köyde geçen yarılar olmak üzere. İlk kısım olan şehir kısmı, öykünün sırlarını çözmeden önce, evinden uzakta olan adamın psikolojik sınıtıları üzerine güzel bir sembolizm olarak okunabilir. Ancak bu yarının çekimi o kadar kötü ki bir türlü o kadar iyimser olamıyorsunuz. Evet görüntüler çok net (Danke schön, High Definition), Almanya’yı atomlarına kadar görebiliyorsunuz ama görüntü dokusu 5 dakikada bir değişiyor,hareketli çekimlerde sinematografi yerlerde sürünüyor, hatta bazı diyaloglu sahnelerde sağdan soldan gelmesi gereken ses efektleri duyulmuyor bile. Artık yurtdışında ilk filmini çekmenin getirdiği baskıdan mı bilemiyorum, yönetmen buralarda pek iyi bir iş çıkarmamış. E ilk yarı böyle olunca normal olarak filme girmekte zorlanıyorsunuz, bazı insanlar tasvip etmediğimiz şekilde salondan ayrılıyorlar hatta.

İyimser bir yaklaşımla filmin önce bu yarısının çekildiğini ve ikinci yarıdaki görece olgunluğun o arada bir yerde edinildiğini umuyorum. Kurguda da ufak tefek rahatsız edici kısımlar var, gereksiz kesmeler, sahnelerin tuhaf bitişleri... Ancak öyküde bir sıkıntı yok dediğim gibi, köyünden uzakta çalışmak zorunda kalmış adamın, hiç bilmediği Alman ülkesi ve Alman dili tarafından ezilişi bir çok sahnede hissettirilebilmiş. Hatta yönetmen karakterle özdeşleşmememiz riskini alarak, onun anlamadığı Almanca cümleleri bizim için altyazıda çevirmiş. İlgi çekici oyunlar bunlar.

İkinci kısım ise Türkiye’de, köyde geçiyor ve bir nev’i flashback izliyoruz. Bu kısmın atmosferi ve görüntü yönetimi çok daha sağlam ve tutarlı olmuş, gerilimi de daha yüksek. Sürprizli finale doğru geldikçe ağırlaşan tempo biraz bayabilir ama sonu değiyor. Burda açık vermeyeceğim ancak, kağıt üstünde verilemeyecek o sinemasal etkiye maruz kalıyorsunuz, korku sinemasının da güzelliği burda. Eninde sonunda gülünç olmayan (bu da iltifat oldu maalesef), öyküsünün hakkını veren, ancak nihayetinde zaman zaman kaybolan, orta halli bir ilk film Musallat. Sadece yönetmeni için değil hem de. Başrolde Burak Özçivit’in elinden geleni yaptığı belli oluyor (kendini daha çook geliştirmesi gerektiği de belli oluyor), bunun yanında bence asıl yıldız hoca rolündeki Kurtuluş Şakirağaoğlu.. İzlemesi çok keyifliydi gerçekten.

Musallat hem senaryosu hem de (kısmen) biçimi bu alemden (Türkiye) olan bir film olmuş. Evet, elbette Hollywood korku filmlerinin etkisi altında ama özenti olarak etiketlenecek kadar da değil. Etkilenmeniz, hata korkmanız muhtemel. Daha da muhtemeli azami olarak bu kalitede bir yerli korku için 1 sene daha bekleyeceğiniz. Meraklısına duyurulur.

Not: 2.5/5

Jennifer Lopez - Brave



Amerika’nın bir kültürün müziğine kafayı takıp, 5-10 sene için tüm dünyayı kasıp kavuran bir fırtınaya dönüştürmesine, sonra da bir köşeye itmesine yabancı değiliz. 90ların sonu ve 2000lerin başında estirilmiş Latin fırtınasının (tartışılabilir) kraliçesi Jennifer Lopez’di. Müzik kariyeri son yıllarda tökezlemeye başlayan (film kariyeri ise yıllar önce mojosunu kaybetmiş) bu güzel bayanın 6 albümünden bir tanesini baştan aşağıya dinledim madem, hakkında birşeyler yazmak gerekir dedim. Son albümü “Brave”de Jennifer Lopez, Ricky Martin’i bile kendisiyle götüren Latin müziğini kurtarmaya çalışmıyor, risksiz takılıp RnB ağırlıklı şarkılar söylüyor (İstediğim gibi kısaltırım canlar; rnb, RNB, arenbi). Ancak şimdiye kadar dinlediğim şarkılarına oranla biraz daha pop sayılırlar.

Albümü dinlemeye değer kılan iki faktör var. Birincisi mükemmel şarkı “Mile In These Shoes”. “Desperate Housewives”ın 4.sezon tanıtım reklamında kulanılan şarkı muhtemelen Lopez’in bugüne kadar kaydettiği en iyi iştir (haha filmler dahil, onlar da bir yere kaydoluyor). Evet, çok sattığı günlerde “Hala mahalledeki Jenny’im” diyordu, şimdi kariyeri sallantıdayken “ Benim yerini 10 milyon adam dolduramaz bebeğim” diyor ama şarkı çok güzel olduğundan J.Lo’nun hiç merak etmediğim iç dünyasına ne kadar sadık kaldığı hiç önemli değil. İkinci sebep ise şarkılardaki iyimserlik. Hakikaten RnB’de genellikle sevgi dolu sözler balladlara, intikam dolu sözler ise tempolu şarkılara saklanıyor, burda farklı. O sebeple albümün hem dansettirip hem de bir yandan “ Ayrılmayın, beraber kalın.” “Senin gibisi yok” gibi sözler sarfetmesi iç ferahlatıyor. Gerçekten ticari müzikte iyimserlik trend olsa insanların 1 ayda yüzde yüz daha mutlu olacağına eminim ben.

Bunlar dışında albüm herhangi bir albüm İlk 7 şarkı gerisinden daha güzel. Amerika’da pek satmadı, Lopez’in kariyeri hala kurtarılamadı yani. Bi dahaki albümde de çöken kariyerler üzerine iyimser şarkılar söyler umarım.. O arada da şu an hamile olduğu bebekleriyle (ikizmiş) mutlu günler diliyorum.

Not: 2.5/5

22 Kasım 2007 Perşembe

Aİ: Pınar Aylin








Son yıllardaki en ilgi çekici olayı Buzda Dans'ta Zeynep Tokuş'u kutlamak için koşarken kıç üstü yere çakılması olan Pınar Aylin, Madonna'nın şimdiden kült olan pozlarını vermiş. Aferin ona..

The Heartbreak Kid (2007)


Romantik komediler bittikten sonra ne olur? Hani çiftimiz heyecanla tanışıp, yanlış anlaşılmalarla küsüp sonra barışıp da muhtemelen güneşli bir mekanda evlendikten sonra.. Farrelly kardeşlerin yönetip Ben Stiller'ın başrolde oynadığı “The Heartbreak Kid” bu soruya tam da istediğimiz cevabı veriyor: Kadın manyağın teki çıkar... “Oh be içim rahatladı” dediğinizi duyabiliyorum, zira kimse ilişkisini bir bitiş jeneriği akıtıp, evlendiği günün güzelliğinde baki tutamıyor. Ha böyle oluyor da ne oluyor, bu sefer kahraman yeni birini bulup onunla heyecanla tanışıyor, onunla yanlış anlaşmalardan dolayı küsüyor, sonra güneşli bir yerde onunla beraber oluyor.. Evet filmin sonunu söyledim; ne var, dün mü doğdunuz?

Romantik komedilerin tipik handikapı bu, istediği kadar yan çizsinler kaderlerinden kaçamıyorlar. Geçen senenin “The Break-Up”ını sevme nedenim de tam olarak buydu, bir şekilde kaçmayı başarmıştı. Ancak 100 milyonun üstünde gişe yapsa da bu durumu trend yapamamış gibi duruyor, romantik komediler hala aynı çünkü.. Ne olacak yeterince karamsar film var zaten, varsın bunlar da böyle bitsin..

Şimdi ben yıllardır Ben Stiller'ı ya da Farrelly kardeşleri çok fazla umursamazken (istisnalar kaideyi bozmaz) neden bu filmi heyecanla bekledim? Çünkü Malin Akerman oynuyordu. Lisa Kudrow'un mükemmel dizisi “The Comeback”ten tanıdığım bu cesur, güzel ve yetenekli yüz, sinemaya da aynı kaliteyi taşımayı başarmış.. Hem de klasik dizi laneti olan karakterin üstüne yapışması sorununu yaşamadan (evet sadece 13 bölümlük diziydi ama ben defalarca izledim). Üstelik kızımız öyle uslu sakin romantik komedi kızlarından da değil, içtikleri burnundan çıkan, çalan çırpan, her şarkıya eşlik eden, yatakta havalı matkap pozisyonundan hoşlanan delinin teki.. Sevdiğiniz bir aktristi hangi rolde daha çok görmek isterdiniz ki? Ben Stiller'ın yıllardır oynadığı karakterin 40 yaşına gelmiş ve evlenme konusunda gaza getirilen 2007 versiyonuyla evlenen kızımız balayında gerçek renklerini gösteriyor, adamın ömrünü kabusa çeviriyor, adamcağız da mecburen gidip masum bir kız buluyor filmlik mevzu çıksın diye (ve bu kız elbette sarışın değil). Michelle Monaghan'ın oynadığı sakin ve sevilesi Miranda bana kalırsa hikayenin temposunun canına okuyor, filmin bu kısımlarını geçmişin Yeşilçam'ından akıl alsalar herhangi bir romatik komediden kopyalayıp yapıştırabilirlerdi. Ortalığı karıştıran ergen ikizler bu kısmı biraz toparlıyorlar, hikaye de çözülecek düğümünü atıyor falan. Şu genelde romantik filmlerde ve korku filmlerinde olan tuzağa düşmemişler neyse ki: olayları gereğinden fazla karıştırıp sonra bir türlü toparlayamamak. “The Heartbreak Kid” belli bir yere kadar böyle yüzeysel karmaşıklıklarla giderken bir anda bakıyoruz Meksika'dan Amerika'ya geçmeye çalışan mültecilerin hikayesini izliyoruz. Bu sahneler hakikaten komik çekilmiş ama kafamızı filmden biraz yana çevirince bunun aslında hiç komik olmadığını hatırlıyoruz. Yani sınırda tutuklanan, dövülen göçmenlerden neden komedi yaparsın ki? Allahtan çok uzun bir sekans değil, Meksika'yı deli kızın ağzından da olsa daha önce aşağılamışlardı zaten, bununla da tamamlanıyor. Sonra da malum (hatta son repliğini şak diye tahmin edip bildiğim) finale doğru gidiyoruz işte.. Ekstra olarak Eva Longoria'sı var ki güzel bir sürprizdi.

Sonuç olarak Malin Akerman'ı izlemeye gittim ve beğendim. Temennim para babası stüdyo patronlarının da benimle aynı fikirde olmaları ve bu kızı değerlendirmeleri. Bir filmde soyunması gerekmeyince anlayacağım ki bu kızı yeteneğinden dolayı seçmişler. O zamana kadar maalesef cesur sahnelerde de izleyeceğiz kendisini.. Tüh, tüh..


Not: 2/5

20 Kasım 2007 Salı

Maroon 5 - It Won't Be Soon Before Long

Maroon 5'ın çılgıncasına başarılı olan “Songs About Jane”den sonraki ilk albümü “It Won't Be Soon Before Long” şimdiden ticari beklentilerin üstüne çıkıp grubu tek albümlük grup olmaktan kurtardı. Çok da sempatik gelmeyen ama dile dolanan “This Love”, “She Will Be Loved” ve bunlara oranla çok daha kaliteli “Harder To Breathe” i aratmayan iki bomba gibi single'la da piyasayı dağıtan grup benim beklentilerimin de üstünde bir albüm hazırlamış.

“It Won't Be Soon Before Long” dinleyiciyi yakalayan şarkılarla dolu ancak bu hit potansiyelinin ötesinde klasik olabilecek bir albüm falan değil. Ha, ben ilk albümün (ticari) başarısının altında ezilecek birşeyler bekliyordum, bu durumda değiller ama baştan aşağıya aşktan bahseden ve şaşırtmayan pop-rock şarkıları kaydetmişler sadece. Çok da deneysel sayılmazlar. “I lick my wounds but i can never see them getting better.” gibi kral sözler ve “Makes Me Wonder”, “Wake Up Call”, “Little Of Your Time” gibi coşturan şarkılar var ve bir yere kadar yetiyorlar. Maroon 5'ın yeni Coldplay veya Red Hot Chili Peppers olma durumları yok neyse ki, bu da albümü bir hayalkırıklığı olmaktan kurtarıyor.

Vokalist Adam Levine'in Brad Pitt gibi takılması sizi germezse gruba muhtemelen kıl olmuyorsunuzdur, bu da demek ki albümü en azından bir iki hafta dinleyebilirsiniz. Tabi Levine'in tüm şarkıları ya bizzat ya da maksimum bir kişiyle beraber yazdığını düşünürsek kazandığı özgüvenin haklı olduğunu söyleyebiliriz (Albüm daha ilk haftasında bile yarım milyon sattı). Justin Timberlake için daha şimdiden “Çok büyük müzik adamı, ayrıca da çok seksii, bik bik..” yakıştırmaları yapıldığını düşününce Adam Levine'i göklere yükseltmekte de bir sakınca göremiyorum ben. Arada romantik ilişkilerinden daha önemli bazı şeylerden de bahsederse, yeteneğini görmemiz daha kolaylaşabilir.

Şarkılar kesinlikle bütünlük halinde, albümün de sağlam bir atmosferi mevcut. Grubun da dediği gibi retro havası hakim ve albüm rahatlıkla dans ettirebilir. Başarılı iki hareketli single'ın ardından (Makes Me Wonder, Wake Up Call), daha melankolik “Won't Go Home Without You” da single olarak yayınlandı. Ben albümün en iyi slow'unun bu olduğunu düşünmüyorum. “Back At Your Door”dur muhtemelen bu sıfatın sahibi ama “She Will Be Loved” için deliye dönen kesimi de tatmin etmek lazım. Sonraki single olarak planlanan “If I Never See Your Face Again” adına daha hakeden şarkılar bence ziyan edilecek, özellikle “Little Of Your Time” çok sağlam bir altyapıya ve melodiye sahip. “If I Never..”ın toplamda 30-40 saniyeyi aşmayan bir keman sample'ından öte bir esprisi yok.

Sonuç olarak Maroon 5 heyecanla beklenecek bir kariyeri ve satışlardan sonra en az 3-4 yıllık daha bir medya desteğini (MTV, Billboard vs.) daha garantilemiş durumda. Kendi şablonlarından çıkıp farklı şarkılar yazmaya başlarlarsa da kalıcılıklarını garantilemiş olacaklar bence. O zamana kadar (hadi gerçekçi olalım maksimum 2 ay daha) bu albümle idare edeceğiz.



Not: 3.5/5

Türkiye Box Office 16.11.2007-18.11.2007



Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Beyaz Melek

1

157.785

157.785

2

Garfield Geri Dönüyor

1

71.096

71.096

3

Musallat

1

57.148

57.148

4

Şıpsevdi

2

23.672

72.125

5

30 Gün Gece

1

22.564

22.564

6

Testere 4

4

19.990

465.001

7

Arslanı Kuzulara

2

12.381

39.866

8

Yaşamın Kıyısında

4

12.275

239.464

9

Çok Fena

2

11.690

39.906

10

Jesse James Suikastı

1

8.830

9.532


Haftanın yerli box-office listesi bu şekilde. Beyaz Melek tahmin edildiği gibi ilk sıraya yerleşmiş, ben toplam gişesinin 1.000.000 izleyici civarında olabileceğini düşünüyorum. Bu hafta gösterime giren filmlerin tümü ilk 10 listesinde. Brad Pitt'li “Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikasti” beklenenin altına iş yapmış gibi, son sıradan girmiş listeye. Yaşamın Kıyısında sevindirici bir şekilde iyi seyirci çekmeye devam ediyor. Uluslar arası ödüllü filmlerimiz hakettiği ilgiyi görmeye başlamış gibi. Testere 4 ile beraber listenin en eski filmleri. Musallat orta halli eleştiriler alan ama en azından gülünç olmayan bir korku filmi olarak çıktı karşımıza.. Ben daha iyi bir gişe dilerdim kendisine ancak ailelerin yetişkin seyircilerini Beyaz Melek'e, küçük seyircilerini Garfield'a kaptırmış gibi. Gençler umarım sahip çıkar yabancı forumlarda bile heyecanla beklenen bu filme.

Doktorlar

“Grey's Anatomy”nin fikirde bile komik duran uyarlaması olarak ortaya çıktı “Doktorlar” geçtiğimiz sezon. Şaka gibi bir kadro ve hiç umut vermeyen ilk bölümleriyle Türk TV'si için yeni bir utanç kaynağıydı. Şaşırtmayacak şekilde duygu sömürüsü diyaloglar ve Grey's ile kalmayıp “House M.D.” yi de sömüren bölüm öyküleriyle dolup taşarken, bir gün oturup bütün bir bölümü izleyeceğim ve keyif alacağım aklıma gelmezdi.

2.sezonunun ilk bölümlerinde Doktorlar. Aşırdığı dizilerin arasına Nip/Tuck'ı da katmış durumda ukala plastik cerrah karakteriyle (Bu karakter Grey's'deki Sloan'u andırsa da meşhur Christian Troy'a benzeyen daha fazla yönü var). Ancak uyarlama da olsa diğer Türk dizilerinden farklı bir hava yakalamış (Sürekli Türk dizilerinden şikayet etmem itici gelebilir ancak kabul edelim hakediyorlar). Dizinin en övdüğüm ve devamını beklediğim özelliği cinsel anlamdaki görece cesurluğu. Doğrudürüst yakın plan çekilmiş öpüşme sahneleri, yatakta beraber uzanma sahneleri hatta kızlı erkekli arkadaşların aynı evde yaşaması durumu bile birçok yapım için hala tabu. Sapık gibi gözükmek istemem ancak bu sahnelerin gerçek hayatta yaşandığını ve bunların sansürlenmesinin dizilerde gırla giden romantik öykülerdeki azıcık gerçeklik payını iyice yokedip, uyduruk melodramlara dönüştürdüğünü unutmamak gerek. Aşıklarını bu tip engellere takmadığı için tebrik ettim Doktorlar'ı.

Bir şarkının cover'ının ne kadar başarılı olursa olsun asıl övgüyü asıl yaratıcısına kazandıracağı gibi Doktorlar'ın da ilgi çekici hemen her kısmı şahane dizi Grey's Anatomy'i yüceltiyor. Bunun yanında uyarlanan orijinal kadrodan Izzie ve Alex'in yani Aysun Kayacı ve Mehmet Aslan'ın 2. sezonda kadrodan çıkarılması dizinin “Hiçbiri doktorculuk oynayamıyor ama en azından güzeller” kozunu yok etmiş, en azından etkisini azaltmış. Aysun'un dublajın da etkisiyle izlenebilir bir oyunculuk sergilediğini hatırlamak lazım.Yeni sezonda eskisiyle yenisiyle hiçbir oyuncudan da parlak bir iş çıkaran yok, diyaloglar da oldukça yapay. Buna çekimdeki mecburi özensizliği sebep göstermek mümkün. Örneğin diyaloğun ortasındaki terimden önce 1-2 saniyelik duraklamalar muhtemelen provasızlıktan geliyor. 90-100 dakikalık bölüm süresinden dolayı çekimlerin tekrar edilememesinden, dikkat edilememesinden ve bu kadar uzun bir işi 1 haftada çıkarma stresinden kaynaklandığı açık. 19 Kasım 2007'de yayınlanan bölümünde Zenan'ın doğulu kökeninin işlenişinden tutun, romantik diyalogların ucuzluğuna, zaman geçsin diye yapıldığı fosforlu gibi belli olan müzik üzerine romantik sahneler kolajlarına (Mahallenin Muhtarları?) kadar ele gelmeyecek bir sürü özellik bulmak mümkün. Oyunculukların iyi olanları bile sadece idare eder düzeyde, yönetmenliğin, görüntü ve sanat yönetmenliğinin diğer dizilerden öne çıkan bir yanı yok, hastanede çekiliyor olmasının getirdiği belli bir düzen ve atmosfer dışında.

Bunlara rağmen dediğim gibi Doktorlar'da cesaret kıvılcımları yakalamak mümkün. Bölümleri açan ve kapatan dış ses, bölümlerin bireysel temaları oluşu ekranımızda pek prim verilmeyen epizodik anlatım açısından önemli. Bu anlatım aslında diziyi dizi yapan şeydir ancak bizim dizilerimiz mini dizi misali bölümlerin kendi başına varolmasına değil, upuzun, sezonda 40 bölüm X 90-100 dakikalık, bazen finali bile olmadan bitiveren bütünlere (!) hizmet etmesine izin veriyor. Doktorlar'ın en azından bir yere kadar bunu değiştirmesi hoş. “Ela” olarak uyarlanan Grey's Anatomy'deki “Meredith” karakterinin de amansız umutsuzluğunu yansıtmayı başarmışlar. Bunun yanında bahsettiğim bölümün içinde zeki (ve yerli malı) diyaloglara rastlamak da mümkündü; Ela'nın önüne gelenle yatan biri olduğu dedikodusu çıktıktan sonra sarkıntılık yapan birini reddedince “Bize gelince mi seçici geçirgen oldun?!” diye cevap alması gibi...Yine aynı bölümde öylesine bir kadın gibi gözüken çamaşırhane çalışanının bir anda isyan edip başlı başına bir karaktere dönüşmesi çok keyifli bir sahneydi.

Orijinal bir iş olmasa da, bir türlü sabitleyemediği kadrosu çok şahane işler çıkarmasa da, reklamlarla 2 saat sürse ve ucuz romantik diyaloglar içerse de “Doktorlar” kendi emsalleri arasında başarılı bir dizi. Ne izleyeceği konusunda çok fazla seçici geçirgen olmayan izleyicilere duyurulur.

19 Kasım 2007 Pazartesi

Benimle Dans Eder Misin?

Türk televizyonlarının ilk ciddi ve uzun soluklu dans yarışması “Benimle Dans Eder Misin?” FOX TV'nin hayalkırıklıklarıyla dolu ekranında izleyicisine geri döndü. Günümüzün nadir kaliteli yapımlarından biri olan programa önceki ev sahibi Kanal D'nin ya da en azından kardeş kanalı Star TV'nin sahip çıkmaması üzücü ancak açıldığından beri orijinal Amerikan FOX kanalına yüz karası olmaktan öteye gidemeyen FOX Türkiye için bir can simidi (Formatın asıl sahibi 'So You Think You Can Dance' programının da FOX'ta yayınlandığını hatırlatmakta fayda var). Her ne kadar ülke çapında seçmeleri yayınladıkları haftalar reyting listelerinde 30. sıralarda, canlı yayınlarda ise 14-15 civarlarında gezseler de yarışmacılar dans edebilmeye başladıkça heyecanın ve ilginin artacağı garanti.

Eski jüriden Yonca Evcimik ve Uğurkan Erez görevlerine devam ederken bu yarışmada jüri olmak yerine Buzda Dans'ta yarışmacı olmayı seçen (ve o günden beri kendisinden haber alınamayan) Asena ile Tan Sağtürk bu sezon yoklar. Yerlerine eski balerin (adayı) Çağla Şikel ve Murat Boz gelmiş. Bu 4 kişilik gruptan -eğlenceli oldukları için- şikayet etmek zor ama aralarında doğrudürüst bir dans otoritesi kalmadığı da açık. Bunun yanında sunuculuk konusunda tam bir otorite, bir lider olan Seyfi Dursunoğlu yine yerli yerinde (neyse ki!) ve programın şimdilik gerçekten izlenesi olan tek unsuru. Çok fazla konuşmayan fasulyeden sunucu görevi ise Yiğit Alıcı'dan, geçen sezonların efsane yarışmacısı Eylül Ateşler'e geçmiş. Danstaki başarısını sunuculukta tekrarlamasını beklememek lazım, zira böyle şeyler çok nadir olur. Ayrıca Seyfi Dursunoğlu'nun yanında gölgede kalmamak zor iş. Yine de ben Eylül'ün konuk olarak dans pistine çıkacağı gün sunuculuktaki tüm hatalarını affetmeye söz verebilirim. Hatta Çağla Şikel'le beraber dansederlerse aklımın gitmesi muhtemel.

Yarışmacılar henüz çok acemi, yarısı Türkçe'yi yarım yamalak konuşuyor, yarısından çok daha fazlası nedense moron gibi takılmayı tercih ediyor. Önceki yarışmacıların bir kısmında bulunan yıldız kalitesi yok henüz. Danslar da o kadar başarılı sayılmaz ama daha programın ve eğitimlerinin yeni başladığını unutmamak gerek. Zaman geçtikçe en azından birkaçının bireysel olarak yükselip varolacağını düşünüyorum. Am o vakit gelene kadar izleyiciye belki eski dansçıları konuk alarak veya jürideki genç isimleri kullanarak ufak sürprizler hazırlayabilirler. Halihazırda programın en büyük kozlarından biri olan Huysuz Virjin henüz bu sezonda geri dönmedi, Seyfi Dursunoğlu bu karaktere bürünmeden sunuyor programı. Yine sürükleyici ve çok komik ancak o kostümün içinde olduğu kadar zıpır değil anlaşılabilir bir şekilde. Bu durumda yapımcılara özellikle önümüzdeki 2-3 hafta için büyük iş düşüyor.

Konusu açılmışken söyleyeyim Huysuz Virjin'in programı sunmuyor oluşunun RTÜK'ün sansürüyle alakalı olduğu söylentileri var. Daha geçen çıkan bir haberle beraber yorumlanın dehşet veriyor bu durum. Yeni gösterime giren “Musallat” filminin afişinde üstü çıplak olan Burak Özçivit'e otobüs duraklarına asılacak posterler için dijital olarak atlet giydirilmesi haberinden bahsediyorum. Sansürün başını bu kadar alıp gidebilmesi korkulası, acilen önüne geçilmesi gereken bir durum. İktidarda ve onun da üstündeki makamlarda bulunan kişilerin dünya görüşüyle bir alakası olup olmadığı bir yana zaten yaratıcılıkta ve kalitede bariz sıkıntıları olan sanat ve medya dünyamızın bir de sıkı bir sansürün darbesini yemesi üzücü sonuçlara sebep olacaktır.

Program Türk televizyonunun en büyük ve genel sorunu olan fazla uzun yayın süresinin zararlarını görüyor. 4 saate yaklaşan yayının elbette hızı kesiliyor, zaman zaman sıkıcılaşıyor. Ancak bunların dışında başarılı bir prodüksiyon söz konusu. Yeteneği açığa çıkarmaya ve eğitmeye odaklanmış ve en önemlisi jürinin yarışmacılara verdiği içten destek ve yapıcı eleştiriler bir sürü diğer programdan ayrı kılıyor “Benimle Dans Eder Misin?”i. Bu farklılıklar da gün geçtikçe standartlarını düşüren Türk TV'si için umut verici. Tabi 4 kişilik jüri, 2 kişilik sunucu, 18 kişilik yarışmacı kadrosu ve kalabalık bir teknik ekip içinde işini yüzde yüz başarıyla yapan tek bir kişinin (Seyfi Dursunoğlu) programı yükselttiği seviye, tüm diğer çekilmez, katlanılmaz programlarda işinin hakkını veren kimse mi yok diye sorduruyor maalesef.

Türkiye Top 5

1) ...DAN SONRA - SILA FEAT. KENAN DOĞULU

2) ACIYI CEKEN ANLAR - OZGUN

3) SUKUT-U HAYAL - NEV

4) ELMA DEGIL AYVA - MIRKELAM

5) MELEK YUZLUM - MUSTAFA SANDAL



Bu haftanın radyo ve televizyon yayınlarında en çok dönen parçalar. Hala resmi bir listemiz olmadığı için resmiye en yakın liste olan Nielsen ölçümlerini yazıyorum.

Sıla'nın şarkısı gerçekten ilgi çekici, videosu baya güzel, albümü dinlemedim ama çıkış şarkısıyla pek bir alakasız ayrıca da kötü diyorlar. En azından bu şarkısının sözleri, düzenlemesi cesur olmuş, tebrik ettik.

Özgün'ün neredeyse tüm şarkıları, Nev'in de bu son şarkısı bana pek bir şey ifade etmedi.. 2. ve 3. sırada olmaları şaşırtıcı.

Mirkelam ezelden beri orijinal ve ileri görüşlü pop şarkıları yapıyor (çikolata ve limonata aşkına söylediği parça hariç). Hakettiği satışı yakalayamasa da listelerde görmek güzel. Mustafa Sandal ise böyle uyduruk parçalardan gelmesi gereken faydadan çok çok fazlasını buldu. Melek Yüzlüm bence İndir'den bile daha kötü.. Ama milletin ağzına ve cep telefonu mesajlarına dolandıktan sonra popüler olması kaçınılmaz tabi..

Listede hiç Serdar Ortaç işi yok.. Böyle liste her zaman kabulümüzdür.

Les Amants Criminels (1999)

Günümüzde ağırbaşlı takılıp “2000'lerde Almodovar” numarası çekse de, Fransızların yaramaz ve öyle kalmasını istediğimiz çocuğu François Ozon'un 1999 tarihli dehşet verici bir filmi “Katil Aşıklar”. İsminin gizlemediği öyküsü iki katil aşık etrafında dönerken, kullandığı diyalogdan daha fazla metafor kullanması asıl ilgi çekici kılıyor filmi.

Luc ('Lük' diye telafuz edilmiyor olsaydı film verdiğinin ancak yarısı kadar dehşet verebilirdi.) okulda alay konusu olmuş, sessiz sedasız çocuklardan biri. Alice ise filmin başından beri sorunlu resmedilen bir kızımız; açılıştaki gözleri bağlı oynaşma sahnesinde de, sınıfta avını izlerken de, sonra azmettirdiği cinayet sahnesinde de, aniden ölen tavşanların arkasından zırıl zırıl ağlamasıyla da.. Sınıftaki, çok da sevilesi bir karakteri olmayan Said'e kafayı takıp, çocuğu öldürmek için Luc'ü kendine suç ortağı ediyor. Daha filmin başlarında yer alan oldukça bu vurucu cinayet sahnesinin peşine elbette firar ediyorlar, cesedi gömmeye çalışırlarken de yeterince gizli kalamıyorlar maalesef. Sonra da ormanda kaybolunca (masalsı bir gerilim hikayesine daha uygun bir ortam yaratılamazdı zaten) tıpış tıpış içine girdikleri bir evde, ne yaptıklarını bilen ayımsı bir yabancı tarafından esir alınıyorlar ve cezalarını çekmeye başlıyorlar.

Film henüz bariz ve hatta bizzat belirttiği bir şekilde “Hansel ve Gratel” moduna girmeden önce de gerçeküstü, hatta mitolojik dokundurmalar yapıyor. Örneğin ormanda kaybolduktan sonra bir sandal bulmaları ve nehirden geçerken uyuyakalmaları (arada ne olduğunu kendileri de bilmiyor seyirci de) zihinde ilk ışığı yakabilir; Yunan mitolojisinde yaşadığımız diyardan ölüler diyarına geçiren sandalcı akla gelirse.. Bu nehri geçtikten sonra cezalandırıldıkları eve gelmeleri de bir nevi cehennem tasviri olarak görülebilir. Daha sonra katilleri esir alan yabancının çocuğu şişmanlatmaya çalışması (yemek için değil, cinsel amaçlı kullanacak olsa da) Hansel ve Gratel'i getiriyor akla.. Luc'ün kabullenemediği cinsel tercihi yüzünden Alice'le bir türlü giremedikleri cinsel ilişkinin evden kaçtıktan sonra bir şelalenin yamacında, doğanın içinde, hayvanların gezişip ötüştüğü bir ortamda gerçekleşmesi de gerçek olamayacak kadar “tablosal”.. Bu nehirden sonrası kısmını topyekün bir semboller toplaması olarak görmek mümkün sonuç olarak..

Hikayenin ise akla ilk getirdiği şey bariz bir kadın düşmanlığı ama yönetmenin buna katılmayışı bizim de böyle okumamızı engelliyor. Alice kesinlike sorunlu bir karakter, hem Luc'a, hem Said'e hem de kendilerini esir alan yabancıya karşı hastalıklı diyebileceğimiz ilgiler duyuyor ancak iş cinsel fanteziye dönüşünce, bunu kadını yermek için değil, sadece onu tahrik eden bir şey olarak görmemizi istemiş olabilir. Filmde gayet baskın olan eşcinselliğe de zamanında çok yanlış ve ayrımcı açılardan bakılmış olması yönetmende çok daha uç bir cinsel eğilime sahip kızı yargılamadan gösterme isteğini doğurmuş olabilir. Tabi üstünde bu kadar düşünmezseniz cani bir kaltak deyip geçebilirsiniz de.. Doğanın göbeğinde geçen pastoral sevişme sahnesinden sonra gelen epik ve vahşi final ise filmin ciddiyetini körüklemek için yapılmış gibi geldi bana. Luc'ün kendilerini kaçıran yabancı ile aralarında oluşan bağı da vurguluyor ama bunu çok daha önceden de farketmek mümkün, hatta farketmemek mümkün değil..

Filmin suç ve ceza üzerine söyledikleri ciddiye alınası şeyler, söylediği simgesel dil de oldukça ilgi çekici. Neden bilmem ama izledikten sonra “iki film birden” yapasanız gelirse peşine Cronenberg'ün “Crash”ini izlemek de hoş olur gibi geliyor, ben diplerde bir benzerlik sezebiliyorum. Yok farklı fikirdeyseniz de en azından iki tane kaliteli, farklı ve yoğun filmi izlemiş olursunuz, fena mı?



Not: 3.5/5

Across The Universe (2007)

“Hikayemi dinleyecek kimse var mı?

Hepsi gelip, gitmeyen bir kız hakkında..”


Bir deniz kenarında, puslu bir gökyüzünün altında, genç bir İngiliz çocuğun söylediği bu dizelerle açılıyor “Across The Universe.” Beatles şarkılarından ilham alıp, Beatles şarkılarını kullanarak ilerleyen romantik bir Julie Taymor müzikali bu. Heyecan verici son filmi “Frida”dan 5 yıl sonra gelen bu müzikal, Taymor'un neden takip edilesi kadın yönetmenlerden biri olduğunu hatırlatıyor. Bir de “Moulin Rouge” u hatırlatıyor ama ona sonra değinelim.

Hikaye pek yabancı değil. 1960'lı yıllarda fakir bir İngiliz genci olan Jude (çok başarılı bir şekilde Jim Sturgess tarafından canlandırılıyor) yasadışı yollarla Amerika'ya kapağı atıp, daha edindiği ilk arkadaş olan Max ile tam anlamıyla bohem hayatı yaşamaya başlar.. Max'in çok güzel de bir kızkardeşi vardır: Lucy (Evan Rachel Wood).. Bir banliyö kızı olan Lucy abisinin hayatına, asla dahil olamayacağı bir macera olarak bakmaktadır ancak sevgilisin savaştığı Vietnam'dan gelen acı haber kızın dünyaya bakış açısını değiştirir. Yarasını sarmaya başlarken hem Jude'a, hem de savaş karşıtı harekete aşık olur. Hikayenin bundan sonraki gidişatı konusunda ben açık vermesem de çok ilginç bir şey beklememek gerekiyor. Ancak tabi böyle bir filmde içerikten çok daha önce gelen bir şey var.. Biçim..

Filmde tamamını veya bir kısmını dinlediğimiz 34 Beatles şarkısı var. İsmini veren “Across The Universe”, “Hey Jude”, “All You Need Is Love”, “Let It Be” muhtemelen en çekici gelenlerdendir, zaten en vurucu anlarda da bu şarkıları dinliyoruz. “Frida”yı izleyenlerin şaşırmayacağı bir şekilde, tablo gibi sürreal görüntüler, renkli hayal dünyaları, ışık oyunları bolca mevcut, sabah akşam kafayı çeken bir hippi tayfasını izlerken başka türlüsü beklenemezdi tabi. Filmin en büyük kozları bu şarkıları ve biçimsel oyunları kullanışı, zira dediğim gibi hikayenin pek bir esprisi yok. Evet, Amerika günümüzde de savaşta, aynı acılar günümüzde de çekiliyor ve bu sayede film hem bir dönemi anlatıp hem de güncel olabiliyor ancak “Across The Universe”ün savaş protestosunu övgüye boğmak bir sürü savaş karşıtı filme haksızlık olurdu. Filmin bu artıları ve eksilerini yanyana koyunca insanın aklına çok da uzak olmayan bir geçmişten parçalar geliyor; klişe bir hikaye, mükemmel bir biçim, orijinal bir müzikal ve “All You Need Is Love”.. Ah tabi! Moulin Rouge! Baz Luhrmann'ın her açıdan “kral” filminin etkilerini “Across The Universe”de görmek bence hiç zor değil. Ama bir taklit işine dönüşmediğine ve filmin zaten ağır ve belirli bir misyonu olduğuna göre (Beatles şarkılarından müzikal yapmak) bu kötü bir şey değil. Yine de Julie Taymor'un filminin Moulin Rouge gibi insanın aklını alan bir etki bırakmayacağını da söylemek lazım. Ancak o filmi veya Beatles'ı seviyorsanız, “Across The Universe”ü sevmeniz kuvvetle muhtemel. Film hakkında verilebilecek en yüzeysel bilgilerden biri olan Bono ve Salma Hayek'in konuk oyunculuklarını da unutmayalım.

Ülkemizde önce filmekimi'nde gösterilen, hemen peşine sınırlı sayıda kopyayla gösterime giren bu filmi ya şimdi salonlarda ya birkaç aya DVD formatında yakalamanız muhtemeldir. Eğer sinemada izleyecekseniz “Nerden seçtiniz bu filmi, çok sıkıcıdır, hiç beğenmezsiniz eminim!” diyerek buyur eden hadsiz sinema görevlilerine aldırmamaya çalışın. Gecenin bir yarısında da izleseniz sizi uyutmaya değil içinizdeki isyankar ruhu uyandırmaya yarayacak bir film bu..



Not: 3/5